22 Ağustos 2008 Cuma
Cihan Demirci - 2006
Dam üstünde gözüm dalıyor... Daha doğrusu biraz buğulanıyor... Hafiften göz nezlesi mi oldum ne? Yooo... Epey eskilere gidiyorum da ondanmış... Gözlerimizin biraz nemleneceği o günlere...
1970'li yıllar. Yaşanan karambolün pek farkında olmayan, henüz o kelimeye dili bile dönmeyen bir halkın söyleşiyle; "Anarşit" durumlar yaşanıyor ülkede. Siyasi ve karanlık cinayetler, katliamlar, bombalamalar, eylemler, grevler, lokavtlar. Sokaklarda bitmek bilmeyen çatışmalar. Kardeş kardeşi vuruyor ama silah satıcısı hep aynı adam!
Adam kurnaz hem sağa, hem sola silahını satıyor ve o silahlarla sağ-sol birbirini vuruyor. Ülke karanlık bir kıskacın içinde ama bir yandan da bugünle kıyaslanmayacak kadar dinamik, cesur ve en önemlisi her şeye rağmen ülkesinden hâlâ umutlu. Eğer Bir darbe olmasa o karanlığın içinden yolunu belki çok sağlıklı bir şekilde bulacak. Evet, biraz daha acı çekecek ama sonrasında yırtacak o karanlığı. Neden derseniz, çünkü insanlarımız bugünkü kadar "kirli" değil o zamanlar...
Ama bu karanlığı halkın kendi gücüyle aşmasına bir kez daha izin vermediler... 12 Eylül 1980 sabahı insanlar, sabah 05'te sokağa çıkma yasağıyla uyandı. Bedelini koskoca bir halkın ödeyeceği karanlık bir "darbe" daha olmuştu... 13 Eylül günü devlet başkanlığı görevini üstlenen Orgeneral Kenan Evren ülkeyi "kurtarmıştı!"
Nasıl olduysa sağ-sol çatışması bir gecede bıçak gibi kesilmişti! Demek ki bu çatışmaları pompalayanların asıl amacı bu darbenin gerçekleşmesiydi. Darbeyle birlikte içine kapanan bir ülke resmi çıktı karşımıza. 5 generalin elindeydi artık koca bir ülke... O vakitler 18'e yeni adım atmış, üniversiteye tam darbe günlerinde girmiş taze bir üniversiteli olarak karşımıza 1982'de "YÖK" denilen ucube çıkarıldı. Ortalık sahte "Atatürkçü" ve sahte olmayan "gerici" kaynamaya başladı. İşte böyle bir zamanda 1981 yılının Ocak ayında İstanbul Kadıköy'de bir çizer meslektaşla açtığım karikatür sergisi ortalığı kaplayan bu "sahte Atatürkçü ve gericilerle" ağır şekilde dalga geçen karikatürlerden oluşuyordu...
8 Kasım 1982 tarihi de gene bu toplumun yakın tarihindeki karanlık günlerden biridir. Çünkü Türk halkı o gün, bu darbenin, özgürlükleri tamamen yok edip, 25 yıllık karanlık süreci başlatacak olan bir "Anayasa"ya tam yüzde 90 oyla "evet" demişti...
Bir kez daha "asker" tarafından kurtarıldığını zanneden bu asker toplum, bu Anayasaya yüzde 90'lık bir oranda evet derken kendini bitirmişti aslında. "Asmayıp da besleyelim mi" günlerinin ve postal endişesinin içinde kendine has güzellikleri bir bir yitiren bir toplum tam çeyrek asrı geride bıraktı.
Darbelenmişti gençliğimiz... Postacı değildi gelen, postalcıydı ve son yirmi yılda kapıyı üçüncü kez çalmıştı o postalcı! Birdenbire sipsivri kalakaldık o zamanlar henüz globalleşmemiş dünyanın ortasında... Moğolların o güzelim ezgisi; ıssızlığın ortasında gibiydik. Paşa paşa içip çaylarımızı bir güzel de konseylendik! Bol konseyli günlerden geçtik.Konseptimiz konseydi!
Sonra o darbenin ekmeğini bir tontona ihale ettiler. O tonton ki, belleği zayıf olanlar için bir kez daha anımsatılır; ya da hiç bilmeyen bir kuşak için ilk kez vizyona sokulur; tıpkı şimdilerdeki bir muhterem gibi İMF'nin önünde taklalar atarak, parendeler çevirerek para dilenirken aradan üç yıl geçmedi ki, tez vakitte iktidarda buluverdi kendini... 12 Eylül'ün omuzları kalabalık o yıkıcı rüzgarını da arkasına alarak yıkıp da geçiverdi ne kadar ilke ve ne kadar değer varsa... Usame Bin Ladin halt etmişti yanında...Onun memuru işini bilirdi artık, rüşvetini yer, en paşasından köşesini dönerdi... Dört eğilim dediler o vakitler, bu belleği gaydırı guppak topluma en bolundan bir elbiseyi dört bir tarafından bir güzel giydirdiler! O elbise ki, o topluma bol geldi, içinde kaybetti insandan yana olan tüm değerlerini. O toplum ki o bol elbisenin içinde yitip gitti. Kumdan kulelerimizi, kumdan kalelerimizi yıktılar bizim...
Ülkeye el koyup ülkeyi kurtardığını söyleyen zat-ı muhterem bir süre sonra sadece ve sadece kendini kurtarıp güneye palet açtı... Ülkenin robot resmini yapacak zannettik önce ama o insanları robot yapacak bir düzeni tercih etti sadece... Postal darbesinin üzerine fırça darbeleri çekerek kapatmaya çalıştı bir beyaz tuvalin üzerindeki o yırtık resmi. Ama resim o kadar resmiydi ki, onun fırça darbeleri asla kapatamadı o karanlık ve yırtık resmi. Beyaz boyaları boca etse de üstüne nafileydi, o emrindeki beyazları sürdükçe tuval daha da kirlendi. Ülke daha da yağlı bir boya kokar oldu! Kurtarmaya çalıştığı bir tuval onca fazla boyayı kaldıramayıp tam orta yerinden delindi! Adam gibi bir ülkede olsaydı o tuvali ortasından delen kişi, bu yaptıklarının karşılığını elbette "ressam" olarak almayacaktı... Ama bizler onun resmindeki yüzlerce yanlışı bırakıp, gazete bulmacalarındaki resimlerin dokuz yanlışını bulmakla avunduk her Pazar günü...
Oysa "postal" konmasaydı ülkenin gelecek günlerine, bu ülke bulacaktı kendi yolunu. Oysa aynı silah tüccarıydı sağına da, soluna da aynı silahı satan, aynı kişiyi zengin ederek birbirini vuran genç yürekler elbet farkına varacaktı o pis kumpasın. O tüccar ki, 12'den vurup Eylül'ü silahtan uyuşturucuya terfi etti 12 Eylül sonrasına düşen bir karanlık gecede... Peki ne oldu? Aranan kan bulundu mu? Kan durdu mu? Şehirdeki kanı, şehirden alıp da güneydoğuya yığmak mıydı bu 12 Eylül'ün harcı...
Aradan çeyrek asırdan fazla zaman geçti... Bu toplum başlangıçta kendisi kurtardığını sandığı bu darbenin aslında onu çok daha "gerilere" fırlattığını çok geç anladı... Ya da kaçta kaçı anlayabildi? Her zamanki gibi geç şarj oldu beyinlerimiz! Aradan geçen onca yılda neredeyse bize ait olan her türlü "güzelliği" bir bir yitirdik. Geçmiş darbelerden alınan derslerle, 12 Eylül darbesi çok daha sistemli ve planlı bir şekilde yok etti bir koca toplumu... Oysa özgürlüğünün bilincinde olan, birey olmanın anlamını kavramış toplumlarda, halk darbeye her daim karşıdır ve karşı olmak zorundadır. Darbe dediğin domates değildir seçerek iyisini bulamazsınız... Ama siz ümmet toplumu olmaktan kurtulamamışsanız, hala aşiret düzeniyle yaşıyorsa halkınızın çoğunluğu, hala feodal ağanın eline bakıyorsanız ve dinsel nedenler yüzünden fazlasıyla muhafazakarsanız darbeye karşı olmak gibi bir bilinç size göre değildir... Çünkü birey olamamış bir sürüsünüzdür tıpkı bizim durumumuz gibi. Çeyrek asrı deviren bir süreçte; kendinden hatta gölgesinden korkan, ürkek, tırsak, muhbir vatandaşlar ürettik bu topraklarda. Şimdilerde etnik bir kaşımayla çok daha tehlikeli günler bekliyor kendi benliğini yitirmiş bu ülkeyi...
Kendine yabancılaşmış, ülkesinin sorunlarına yabancılaşmış savruk ve kayık bir gençliğe sahip olmasına rağmen genç nüfusuyla övünen bir ülke burası... 12 eylül öncesinin sabahlara dek okuyan, tartışan, kafa yoran gençliğinden iz bile yok... Gerici güçlerin "Alaturka" bir şeriat düzenine sürüklediği, ırkçı bir milliyetçiliğin her kesimde patladığı bu ülke aslında isteksizce yapılan, sadece göstermelik olan sahte bir AB yolculuğundan da kopma noktasında. O kopuş, bu ülkeyi daha da gerici, daha da kişiliksiz bir uydu yapacak...
Çeyrek asrı geçen bir süre önce geleceğimiz çalındı bu ülkede beyler, bayanlar! Ve bu darbe yargılanamadı! Bu darbenin acıları, yarattıkları sorgulanamadı. Oysa darbesiyle hesaplaşamayan toplumlar döner döner malum yerini avuçlar!
Ülkeyi çeyrek asır önce fena halde "kurtaran" paşamız bakın geçenlerde çıktığı bir televizyon kanalında şöyle diyordu:"Artık askerden medet ummasınlar, askere gelmesinler. Sokaklara dökülsünler, sivil toplum örgütleri var, çözüm artık onlarda."
Paşamız Bodrum'daki villasından bunca yıl sonra bizimle dalgasını mı geçiyordu dersiniz? Bu coğrafyada sivil toplumu yok eden kimdi diye sormazlar mı adama? Sokaklara dökülsünler diyen bu muhteremin yarattığı düzen değil miydi, sokağa dökülen gencin, memurun, işçinin ensesinde biber gazıyla ve copuyla biten... (Şeriatçılar hariç tabii, onlara gül suyu sıkacaklar ellerinden gelse!)
Beyler, bayanlar! Benim bu ülkede çeyrek asır önce geleceğim çalındı, hükümsüz bir hayat yaşıyorum o günden beri, üstelik o vakitler bu ülkenin sokaklarında kapkaççı filan da yoktu anımsadığım kadar...
Dam üstünde dönüyorum yeniden bugüne... Aşağıda çoğunluğu 70'li yılların sonrasında, 80'li yılların ortasında doğmuş gençlerimiz... Sam Amcalarına açık bıraktıkları göbeklerinden bağlı bir miladın çok çıtır genç kızları, pek parlak delikanlıları... Kendi miladlarını 11 Eylül 2001 sanan USA tişörtlü 'gnc' insanlar. Global yurttan fizik ve beden sesleri korosu!
Seslenmek istiyorum onlara; Arkadaşlar, heeeey meeen, heeeey girls, hiiiii boys! Çocuklar sizi birileri fena halde kandırıyor yaaaa! Bu ülkenin medyasında artık pek bulamazsınız benim gibi farklı günde çıkan sesleri ama şunu bilin ki; çeyrek asır bile geçse bizim buralarda milad hala; "12 EYLÜL" arkadaşlar!
Arkadaşlar; içinizde hiç duymamış olanlar olabilir, mümkündür ama en azından şu tarihi bir kenara, bir köşeye yazın, eğer belleği olan hala kaldıysa onun belleğinin derin dondurucusunda bir süre de olsa saklayın. O tarih ki: 12 Eylül 1980'di... Bu ülkede artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, olmadı da...
Cihan Demirci, Türkün Türkten başka Düşmanı Yoktur, Bulut Yayınevi, 2006
~ 1 Şubat 2007 tarihinde Bulut Yayınevi tarafından siteye eklendi ~
Cihan Demirci'nin kitabini daha önce okumamistim, okudugum bölümlerin cok iyi oldugunu ve özellikle iki kusak arasinda miladi cok iyi tahlil edip (kendi de yasadigi icin tabii ki) düzgün bir yazim diliyle anlatmis... Yazar arkadasi tebrik ediyorum, ellerine saglik diyor ve calismalarinda basarilar diliyorum...
Birol Koldas - 28 Haziran 2008 (21:39)
Kitap Kurdu

Ali Türkan
Valla, sonrası iyilik sağlık işte. Bi güzel döktüm kurtlarımı. Hüzünleri yağladım; artık hiç gıcırdamıyorlar. Kemalpaşalılar, ne duruyisunuz ya! Adeyin döktürün biraz! Eeeeep beraber! sıvgana bilkaya varacaaaam garıma da kızanıma bakacam masaları, sofraları guracaaaam kimseye muhtaç galmayacaaamaaade güzel emine'm kalksanaaalevent'e göbekleri atsanaaalevent paraları kazaaanıııırayilenin çileleriii azalır Yazar
En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri
Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu
Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu
Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Çocuk sağlıklı doğmaz. Hayatı boyunca sağlıklı olmaz. “Ben ona kiviyle ıstakozu püre yapıp yedirdim,” değil. Senin karnında dokuz buçuk ay boyunca beslenmesi doğru dürüst ŞART! ŞART! ŞART! Ve hiç bir şeyle bunun: bu sürenin/anne karnı koşullarının telafisi mümkün değil.
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Alper Uzun
Erken teşhis, bu hastalıkta en büyük umut olacaktır. Risk faktörlerine bakınca yaş büyük öneme sahip. 65 yaş yaşlılık sınırı yazmıştım. Hastalık "çoğunlukla" bundan sonrasında belirginleşmekte. Gelişimi ise 50'li yaşlarda başlamakta. O plak oluşumları usul usul. Yavaş yavaş üst üste yığılmakta. Bazı bireylerde çok daha erken hastalık belirginleşmeye başlamış olabiliyor tabii ki. Yazar
Necdet Şen
Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım. Necdet Şen
Ali Sedat Çetinkoz
Sınırlamayan, ahlaki kural koymayan, ibadete zorlamayan; 'yurtta aşk dünyada aşk', 'sevelim sevilelim abartalım', 'Marduk gelecek dertler bitecek' ayarında, kendin pişir kendin ye tanrılar nemize yetmiyor? Piyasa tarzı bilim dünyası nasıl olsa her sezon, paranızı ve aklınızı nereye, nasıl harcayacağınızı gösterecek yeni bir kapitalizm tanrısı da yaratır. Seç seç beğen; jandarma biz laikiz. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.