Fuat Uğur
Haki renkli gömleğinin iki düğmesini daha açtı. Ayağının altına da bir sandalye çektikten sonra, yüzünü tavandaki pervaneye çevirdi. Sonsuz kere tekrarlanarak devinen alete şu anda her şeyden çok ihtiyacı vardı.
İyice kirlenen mendilini çıkarıp alnını, şakaklarını sildi. Her zaman serseri bir kurşuna kurban gitme olasılığı vardı ama bu boğucu sıcak onu gerçekten öldürecekti. Pervaneden gelecek serinliği etkili kılabilmek için masanın üzerindeki şişeden avuçlarına su doldurup, yüzüne ve kulaklarının arkasına bolca sürdü.
Soluk almaya bile korkuyordu. Ufak bir hareketiyle terliyor, sanki litrelerce su kaybediyordu. Akşam olsa da biraz serinlik çökse... Bütün dileği, düşüncesi buydu. Oturduğu yerde kımıldadı. Elini apış arasına götürerek pantolonunu çekti. Terden yapış yapıştı. Bacaklarını havalansın diye iki yana doğru açtı. Meşin sandalyelerin sıcağa uygun türden eşyalar olmadığına iyice kanaat getirmişti.
Oysa salondaki diğer subaylar hiç de kendi gibi sıcaktan şikâyetçi görünmüyordu. Çoğu, ya konuşmaya dalmış ya da gazete okuyordu. Az ilerisinde oturan Yüzbaşı Servet'e takıldı. Eski tarihli bir gazetenin bulmacasına gözünü dikmiş, elindeki kalemi kemirip duruyordu. Kavruk yüzü, etli burnu ve iri elleriyle bir subaydan çok taşocağı madencilerini andırıyordu.
"Oğlum, o gazetenin bulmacaları hep yanlış düzenlenir, boşuna uğraşma!"
Yüzbaşı Servet, başını kaldırıp bakmadı bile. Ellerini "Boş ver" anlamında salladı.
Caner, o sırada Çetin'in salona girdiğini ayrımsadı. Göz ucuyla baktı ve hemen yana döndü. İçinden "Tanrım, bu çenebaz yine burada" diye söylendi. Nedense canı burnundayken dibinde bitiverirdi. Başını arkasındaki duvara yasladı. Birazcık kestirebilse, tüm yorgunluğunu atacaktı...
Gözünün önünde uçsuz bucaksız tarlalar uzanıyordu. Manzaraya, hareket halindeki bir trenin penceresinden baktığını anladı. Hızla geçip giden dünyayı beynine kazıdı. Askılı, beyaz kısa pantolonu leke içindeydi.
Tren Sivas'ta aktarma yapınca çocuk bahçesine gitmişler, bol bol kaydıraktan kaymışlardı. Annesi "Allahım, tertemiz elbiselerin ne hale geldi?" diye dövünmüştü. Annesine baktı; başını babasının omzuna dayamış, uyukluyordu. Dalgalı saçları yüzünün neredeyse yarısını kapatıyordu. Bacaklarını belden kuşaklı, uzun basma eteğinin altına toplamıştı. Öylesine huzurlu soluk alıp veriyordu ki o an uyumak istedi. Ama bu hevesi gözünün önünden akıp giden dünyayı görme arzusuyla derhal kayboldu.
Burnunu ve ağzını camdaki ay-yıldızın üzerine yapıştırıp, yol boyunca dizili ağaçları saymaya çalıştı. Dünyada ne kadar ağaç vardı acaba? Bozkırları hiç sevmezdi. Toprak damlı evler, ağaçsız köyler ve kasabalar ona ölümü çağrıştırıyordu. Dedesinin ölümünü hatırlamaya çalıştı. Babaannesinin ağlayışı, babasının donuk ve solgun yüzü canlandı hafızasında.
Kompartımanın kapısı gürültüyle açılınca boş bulunup korktu. Ağabeyi tuvaletten dönmüştü. Yanına gelerek "Ne bakıyorsun öyle alık alık?" diye fısıldadı kulağına. Onu kızdırmak istiyordu. Cevap vermedi. Kavga ederlerse her ikisi de azar işitecekti nasıl olsa. Tam o sırada höyük benzeri bir tepenin önünden geçtiler. Ağabeyi, kolunu dürttü.
"Bak, bak! Şurayı görüyor musun? Orası Tanrı'nın mezarı..."
Ağzı bir karış açık kalmıştı. Demek, Tanrı'nın mezarı bu kadar büyüktü. İyi ama Tanrı neden mezardaydı ki? Boş bulunup ağabeyine sordu bunu.
"Peki abi, Tanrı yaşamıyor mu? Ne zaman öldü?"
Babasının sert sesiyle irkildiler.
"Taner oğlum, abuk subuk şeylerle kardeşinin kafasını karıştırma. Caner, sen de gel bakayım yanıma. Saatlerdir camdan bakıyorsun, miden bulanacak. Bir de senle uğraşmayalım yol boyunca."
Babasının son zamanlarda sinirli olduğunu söylemişti ağabeyi. Annesiyle konuşurken işitmiş. Terfi edememiş galiba. Başını kaldırarak babasını süzdü. Çok yakışıklıydı. Subay eşlerinin alçak sesle konuşmalarına kulak misafiri olmuştu kaç kez. Gür sakalları yine uzamıştı. Elini uzatıp ne kadar büyüdüklerini kontrol etti. Sonra usulca sokulup gözlerini yumdu...
Caner, kendine geldiğinde rahatlamış olduğunu hissetti. Eskilere doğru yaptığı düşsel yolculuk ona hayli iyi gelmişti. Uyanmıştı ama gözlerini bir süre daha kapalı tuttu. Belki yeniden şekerleme yapabilirdi. Ancak, birinin ona baktığını anladı. Tek gözünü açtı. Çetin tam karşısındaydı ve gülümsüyordu.
Caner, bıkkın "Buyrun Binbaşım" diye toparlanıp yer gösterdi. Çetin heyecanlı gibiydi. Belli ki bir şeyler söylemek istiyordu. Böyle durumlarda sabırsızlanır "Haydi sor" dercesine gözlerinin içine bakardı. Caner de bunu bile bile ve aynı oyunu yineleyerek "Hayrola heyecanlı gibisin, bir şey mi var?" diye sordu. Çetin sorunun bitmesini dahi beklemeden anlatmaya koyuldu.
"Gerillanın bizim taraftaki eylemleri üzerine yeni kararlar alındı. Vatan 98 kod adıyla atışlı tatbikat yapılacak. Bunun için kuzeydeki tüm birlikler güneye kaydırılıyor. Bizim birlik de bu harekatta mobilize ekip olarak koordinasyonu sağlayacak."
Caner belli belirsiz başını salladı. Çetin'in gözlerinden bir öfke bulutu geçti. Adeta tıslayarak "Bunu da mı biliyorsun?" dedi. Yine aynı şey başına gelmişti. Bu yarıştan sıkılmıştı artık. Kendine de kızdı. Biraz daha sahici olabilmek için gerekli çabayı göstermediğini içten içe itiraf etti. Bu yüzden de Çetin'in gönlünü almak istedi.
Tam cevap verecekti ki dışarıdan gelen gürültüleri işitti. Suat Paşa içeriye giriyordu. Herkes ayağa kalktı. Paşa, teker teker subayların hatırını sordu. Caner'e sıra geldiğinde, takdir dolu bakışlarla bir süre sohbet etti.
"Dünkü operasyonda başına gelenleri biliyorum. Daha sonra bana gel de ayrıntılarıyla anlat."
"Emredersiniz komutanım!"
Paşa, kendine ayrılan bölüme geçip telsizini masaya koydu. Keyfi yerindeydi. Çetin, komutana yakın olabilmek için kaşla göz arasında yanından ayrıldı.
Yine kendiyle baş başa kalmıştı işte. Nefretle "Lânetlenmiş topraklar" diye geçirdi aklından. Operasyon filan umurunda değildi. Ama insan avında üstüne yoktu.
Şoföre "Dur bir dakika" diye seslendi. İleride, Aydınlık dağlarının yamaçları görünüyordu. İstikametini o yana doğru çevirdi. İki saat sonra Bulat tepesinin eteklerine ulaştılar. Alabalıklı Yanarsu deresinin sesini işitince jipten indi. Onu gören ekip elemanları da durdu.
Caner, hızlı adımlarla suya doğru yürüdü. Dere, ipincecik yatağında gelin gibi süzülüyordu. Boylu boyunca, bir köprü gibi suyun üzerine uzandı. Ansızın, kimliklerini hatırladı. Portföyünü aceleyle çıkarıp yakın bir yere fırlatıp attı. Neşeyle akan suların boş vermişliğiyle kendinden geçti. Gözlerini hafifçe kapattı. Yanmış ormanların kararttığı dağ yamaçlarını görmek istemiyordu. Çevresindeki doyumsuz güzelliğe asık bir çehre veriyordu. Güneşin keskin ışıklarını gelincik şerbeti içer gibi içine çekti ve dudaklarıyla doyasıya emdi.
"Komutanım, komutanım! Sizi arıyorlar, mesaj var..."
Selahattin'in sesiydi bu; ürkek ve tedirgin. Hiç oralı olmadı. Kollarını geriye atıp toprağı eşeledi. Parmakları kaşındı. Ellerini gözünün hizasına getirip baktığında kırmızı bir karınca, telâşla kollarındaki tüylerin arasına doğru yol alıyordu. Gerinerek derin bir soluk aldı. Teşhisi doğruydu. Selahattin yeniden başına gelmeye cesaret edememişti.
Gökyüzünde birkaç parça bulut asılıydı. Pamuk yığınları gibi. Annesi zaman zaman hallaç çağırırdı evlerine. Tüm yataklar açılıp yerlere yayılırdı. Kadın, elindeki uzun sopayla pamukları saatlerce döverdi. Kainatın sonsuzluğunu hayal ederdi. Her sopa vuruluşunda pamuk parçacıkları bir tüy gibi gökyüzüne savrulurdu. Ufak adımlarla yürüyen, küçük bir Çocuk geçti önünden. O kendiydi. Dokunaklı bir acemilikle atıyordu adımlarını.
Hafif bir esinti, yüzünü ve bedenini yalayıp okşadı. Buram buram kekik kokusu geliyordu. Birden kulağının dibindeki sesle irkildi.
"Seyithan! Esteran Seyithan'ı arıyor. Seyithan, duyuyor musun?"
Üstü başı sırılsıklam yerinden fırlayıp avaz avaz bağırmaya başladı Caner.
"Ulan adi herifler! Hangi puşt koydu lan bu ibne telsizi kulağımın dibine?"
Selahattin yoktu. Böyle zamanlarda ustaca ortadan kaybolur, sırra kadem basardı. Öfkeyle telsizi eline aldı. Derin derin soluklandıktan sonra mandalına bastı.
"Evet Esteran! Seni dinliyorum."
"Dilektepe'deki Zoran mezrasına gidin. İhbar var."
"Tamam, anlaşıldı!"
"Tamam!"
Telsizi yerine bıraktı. Ekip, endişeli gözlerle birkaç metre geriden olanları izliyordu. Bağı çözülmüş botlarından, Selahattin'in jipin arkasında olduğunu fark etti. Caner hepsini teker teker süzdükten sonra "Arkanızı dönün" diye bağırdı. Soyunmaya başladı. Gömleğini, pantolonunu çıkardı. Sonra da iç çamaşırlarını.
Ne kadar olmuştu dağlara vuralı? Hesapladı; tam altı gün. Tevekkeli değil, külotu sapsarıydı. Çırılçıplak, derenin başına çömelip yıkamaya koyuldu.
Selahattin, jipin öte yanından gizlice Caner'i izliyordu. Bir an, komutanının bu kadar zayıf ve çelimsiz oluşuna şaştı. Ekiptekilerin çoğu uzun boylu ve iri yapılıydı. Oysa, Caner'in boynundan kuyruk sokumuna kadar tüm omurgalarını teker teker saymak mümkündü.
Külotunu yıkadıktan sonra iyice sıktı. Sonra da mor bir kenger dikeninin üstüne astı. Pantolonuyla gömleğini de aynı işlemden geçirerek yan taraftaki taşların üzerine serdi.
"Bana bakın, bir saat süreyle beni kimse rahatsız etmesin. Siz de serbestsiniz ama sakın buradan uzaklaşmayın."
Yeniden eski yerine uzandı. Zoran'a akşam olunca gitmeleri daha uygun olurdu. Bu kez çırılçıplaktı. Artık derenin sularını bedeninin tüm kıvrımlarında hissediyordu. Elini vücudunda gezdirdi. Zevkle gözlerini kapattı. O an düşündüklerini hızla aklından uzaklaştırdı. En iyisi operasyon için ne yapılacağını planlamaktı. Köye vardıklarında apışıp kalabilirlerdi.
Babası, pencereyi açmış onu çağırıyordu. Elindeki tüm bilyeleri bırakıp eve doğru koştu. Kunduralarını paspasa iyice sildikten sonra zili çaldı. Kapıyı ağabeyi açmıştı. annesi mutfaktan başını uzatarak "Oğlum, neredesin Allahaşkına? Akşam yemeğine oturacağız, hâlâ yoksun!" diye azarladı. Babasına görünmemeye çalışarak aceleyle tuvalete sıvıştı. Ellerini, ayaklarını ve yüzünü yıkadı. Islanan saçlarını geriye doğru taradıktan sonra minik adımlarıyla yemek salonuna girdi. Masada onu bekleyen babasıyla göz göze gelmemeye gayret etti ama nafile. Bakışları kilitlenmiş gibiydi. O heyecanla halıya takılıp tökezledi. Tüm cesareti çözülmüştü. Utanıyordu. Ağabeyinin yüzündeki hınzırca gülümsemeyi görmezden geldi. Sessizce sandalyesini çekip,oturdu ve önündeki çorbasını içmeye koyuldu. Üçüncü kaşığı da ağzına götürdüğünde anlamıştı hatasını. Kaşığı hemen elinden bıraktı ama iş işten geçmişti.
"Biz seni yarım saattir bekliyoruz, sen iki dakika anneni beklemeye gerek duymadın Caner."
Babası yine de sakindi. Demek ki bağırmak yerine söylev çekecekti. Bazen fırtına gibi eserdi. O zaman kaçacak delik ararlardı. Ağabeyi çok hoşnuttu olan bitenden. Babası başlamıştı bile.
"Eğer asker olacaksan, bazı şeylere dikkat etmelisin. Tut ki kuşkulu kişilerle yemek yiyorsun. Hemen kaşıklaman mı gerekir? Yoksa onları gözleyip, yemeğin içinde herhangi bir şey olup olmadığını kontrol etmen mi? Ya içinde zehir varsa?"
Dudaklarından "Haklısın baba" sözleri döküldü. Bu kadarla kurtulduğuna şükretti. Daha da kötüsü olabilirdi. Söylevin nedenini de hemen hatırladı. Babasına, onun gibi asker olmak istediğini söylemişti bir keresinde. Oysa, amacı onu sevindirmekti yalnızca.
Askerliği sevmiyordu. Aslında karşı sokaktaki Kerami amca gibi tüccar olmayı arzu ediyordu. Oğlu Adnan'a geçen yıl bisiklet almışlardı. Üstelik kendisi gibi teşekkür bile getirmemişti. Annesi "Bak oğlum, babanın geliri bizi ancak geçindirebiliyor. Sakın ondan böyle şeyler isteme" diye onu uyarmıştı. Bisiklet olmasa da mutluydu Adapazarı'nda. Babasının tayini çıktığında öyle üzülmüştü ki. En sevdiği arkadaşını terk edecekti.
Trene bindiğinde gözleri Berna'yı aradı. Onu yeniden görememe ihtimali ne kadar acıydı. Ayrılırken annesine, okuldaki öğretmenlerini özleyeceği için ağladığını söyledi.
İstasyonları teker teker geçiyorlardı. Rayların kenarında dizili kavaklar iki yana açılıp yol veriyordu vagonlara. Uzaklarda, firavun incirleri ve zeytin ağaçları arasına serpiştirilmiş köy evleri görünüyordu. Güneş, toprak damların arkasında can çekişir gibi batıyordu. Kızıla kesmişti her yan. Tren, dağları ve tepeleri aştı, tünellere girip çıktı sayısız kere. Gecenin karanlığında, istasyon şeflerini, kondüktörleri seçmeye çalıştı. "Manisa'da inecekleer!" Babasının, kolunu hafifçe dürttüğünü ayrımsadı. Gelmişlerdi. Gözlerini açtı.
Selahattin, endişeli bir yüz ifadesiyle karşısındaydı ve onu izliyordu. "Komutanım, neredeyse bir saat oldu, hastalanacaksınız."
"0 kadar oldu mu yahu? Resmen uyumuşum ha! Haydi, herkes hazırlansın. Benim çamaşırlar kurudu mu acaba? Şunları git getir bana."
Caner, yattığı yerden doğruldu. Suda kalmaktan derisi kabarmıştı. Biraz da üşümüştü doğrusu. Tek eliyle edep yerini kapatarak kalktı. Selahattin'in getirdiği üniformasını alıp yokladı. Hafifçe nemliydi ama idare ederdi köye kadar.
Güneş batmıştı. Ekibi yeniden uyardı. Zoran'a doğru yola çıktılar. Jipin meşin koltuklarına oturunca giysilerindeki nemi daha çok hissetti. Aşağıya doğru inmeye başladılar. Kayalıkların arasında uzanan vadilere yıldız kümeleri gibi köy evleri serpiştirilmişti. Toprak damlı, tezek kokulu evler. Uyumayı, sıcak bir yatağı düşledi. Sabahtan beri de yemek yemiyorlardı. Ah Zekine! Ona yakın olmayı ne çok isterdi. Kara kaşlı, kömür gözlü Zekine...
"Çok istirsen gel komiten!"
İliklerine kadar titredi Caner. Sevişmeyi onun kadar iyi bilen başka bir kadın var mıydı acaba? Selahattin, "Zoran göründü komutanım" dedi. Caner güçlükle seçilebilen köy evlerine baktı. Suyla toprağın birleştiği yerde, sonsuzluğa uzanan bir leke gibiydi.
Saat, gece yansına yaklaşıyordu. Yalnızca iki evin ışığı yanıyordu. İçi ürperdi. Yeniden uyku vurdu başına. Şuradaki evlerde bile olsa, bir köşeye kıvrılıp sızabilirdi. Köylülerin, o kendilerine has kokusunu duyumsadı. Çok seyrek yıkadıkları bedenlerine geçirdikleri temiz giysileriyle oluşan o tuhaf kokuyu. Zekine de böyle kokardı. Köyün tüm evlerine hakim, yüksekçe bir yerde durdular.
Araçların gürültüsü üzerine birkaç evin ışığı daha yandı. Caner, geride tertibat aldıktan sonra ekipten iki kişiyi ışık yanan evin kapısını çalmak üzere gönderdi. Selahattin "Pek gelen giden olmamış gibi" diye fikir yürüttü. Cevap vermedi. Görevlendirdiği iki timi uzaktan izleyebiliyordu. Önce kapı açılmış, bir süre sonra da içeriye girmişlerdi. Arkalarından Selahattin'i de gönderdi. Epey bekledikten sonra merak etmeye başladı. İçeride gerekenden de uzun süre kalmışlardı.
Tam, ekibin kalanına kontrol emri verecekti ki adamlarından ikisi yeniden kapıda göründü. Onlara el sallıyorlardı. Ağır hareketlerle yaklaştılar. Seslerini duyabilecekleri kadar bir mesafeden yanlarına çağırdı. Korktuğu başına gelmemişti. Görevliler son derece sakindi.
"Komutanım bir şey yok. Muhtar bir şeyler ikram etti zorla, onu atıştırdık. Arkadaşlar da gelsin. Herkes çok aç nasıl olsa."
Caner "iyi, peki!" dedi. Jipe geçip oturdu. Bir sigara yakarak üzerinden kara bulutların geçtiği dağları seyre koyuldu. Muhtar ortada yoktu. Bir "Hoşgeldin" bile dememişti. Neredeydi bu adam? Kendisinin de acıktığını anladı. Şimdi annesinin yemekleri olacaktı ki!
"Güya asker olacaksın. Tut ki şüpheli kişilerle yemektesin. Hemen kaşıklaman mı gerekir."
Yerinden fırladı. Otomatik silahını alıp muhtarın evine doğru koşarken, bir yandan da gücü yettiğince haykırıyordu. "Selahattiiin! Receep! Güngööör! Hasaaan!" Köy evlerinin ışıkları teker teker yandı. Soluk soluğa kalmıştı. Selahattin, Caner'in sesini duyup kapıya çıkmıştı. Heyecanla "Hayrola komutanım, ne oldu?" diye sordu.
"Ne yediniz içeride, ne verdiler size? Çabuk söyleyin!"
"Komutanım, pişmiş yumurta, bir şey değil."
"Ulan,me zaman pişti bu yumurtalar? Ulan manyaklar, ölecek miydiniz biraz daha aç dursaydınız. Hasan nerede?"
Selahattin ve Recep birbirine baktı. "Valla o da buradaydı, bir yerde atıştırıyordur."
Caner, kapının dibinde ezilip büzülen adamın muhtar olduğunu anladı. Ona da sordu aynı şeyi. Muhtar, öylece bakıyordu. Cevap vermek yerine gözlerini kısarak başını öne eğdi. Korkuyor gibiydi. Caner yeniden, "Sana söylüyorum be adam. Buradaki asker nerede?" diye bağırdı. Muhtar, güçlükle anlaşılabilen bir sesle fısıldadı. " Arka bahçedeki kenefe gitmiştir komiten."
Caner, evin içine girdiği sırada Recep öğürerek yere yuvarlandı. Anlamıştı. Böyle bir şeyi yaşayacağını biliyordu. Hep düşünmüştü. Nasıl olmuştu da en başında akıl edememişti. Aptallar, pisboğaz herifler. Yeniden muhtara dönüp yakasına yapıştı. "Ulan puşt herif, ulan bu çocukların başına bir şey gelsin, topunuzu domaltıp düzmezsem bana da Seyithan demesinler!"
Hırsından kıpkırmızı kesilmişti. "Selahattin, kaç kişi yedi lan bu yumurtadan? Sen de yedin mi yoksa?"
"Yok komutanım, tam yiyecektim ki sesinizi duyup kapıya çıktım."
"Tamam öyleyse. Şimdi sen bu muhtar pezevengine göz kulak ol, bir yere kımıldatma..."
Caner hızla eve girip arka kapıdan bahçeye geçti. Hasan helânın önünde boylu boyunca yatıyordu. Ağzından köpükler gelmişti.
Gerisin geriye döndü. "Selo, sen diğerlerini de al, bütün köylüleri uyandır ve meydanda topla" diye emir verdi. Muhtarın yakasına yapışarak "Muhtar, ya şimdi söylersin ya da şuracıkta seni gebertirim. Ne vardı o yumurtaların içinde?" diye yaşlı adamı sarstı. Muhtar iki büklüm olmuştu. Titriyor, çenesi kuvvetle birbirine vuruyordu. Üzerine iğreti biçimde geçirdiği ceketinin altından pijamaları sarkmıştı. Avurtları korkudan daha da içeriye göçmüştü sanki. Başını hafifçe kaldırıp karşı odaya baktı. Gözleriyle bir şeyleri işaret eder gibiydi.
Caner anladı. Adamın yakasını yavaşca bırakarak kapıya yöneldi ve bir tekmede açıp içeriye girdi. Odayı hızla taradı. Yerlerde kilimler, yan tarafta, teneke bir soba duruyordu. Seçebildiği bunlardı. Gözleri karanlığa alışınca diğer eşyaları da gördü; bir sandık üzerine yığılı yatak ve yorganlar. Uzaktan ekibin sesi geliyordu. Bunun dışında çıt yoktu.
Caner, kımıldamadan çevresine baktı. Bir kapı sesi, havadaki ölümcül sessizliği bozdu. Başını çevirip muhtarı kontrol etti. Bıraktığı yerde duruyordu. Daha da büzülmüştü. Bu ses nereden gelmişti o halde? Ani bir kararla sandığın üstündeki yatak ve yorganları indirdi. Arkada bir dolap vardı. Kapağını açtı, içi boştu. Bir kapı kolu daha gördü. Eliyle şöyle bir ittiğinde ise kendini evin dışında buldu.
Hızla geçmeye devam eden kara bulutlar, ay ışığını ortaya çıkardı birden. Köy, aydınlanmıştı. Üzerine beklenmedik şekilde canlılık gelen muhtar Caner'in yanına seyirterek onu dürttü: "Komiten kaçiiler!"
Caner, yamaçlara doğru baktığında iki karaltının hızla uzaklaştığını gördü. Hemen koşmaya başladı peşlerinden. Yetişeceğinden emindi. Çok yaklaşmıştı. Durdu ve "Teslim olun!" diye bağırdı. Onlar kaçmaya devam ettiler. Silahını kavradı ve taradı. Yere yuvarlandılar. Bir süre bekledi olduğu yerde.
Sonra, ağır hareketlerle yanlarına gitti. Silahını indirmemişti. İki beden cansız yatıyordu. Başlarında puşuları ve şalvarlarıyla bile genç oldukları seçiliyordu. Ayağıyla her ikisini de kendine doğru çevirdi. Ay ışığı yüzlerine vurdu. Hayretle sol tarafta yatanın kadın olduğunu fark etti. Güzel yüzlü bir kadındı. Eşarbın altından, günlerdir yıkanmadığı belli olan saçları fırlamıştı. Kumraldı. Teni bozkır güneşinde matlaşmıştı. Dudaklarının kenarından kan akıyordu. Zekine'yi hatırladı. Ona ne kadar benziyordu. Rüzgâr gibi savrulurdu saçları Zekine'nin. Bu ikisi belki sevgiliydi. Belki de yalnızca yoldaş olarak kaldılar şu kısacık ömürleri boyunca.
Kendi hayatı çok mu anlamlıydı? Her an ölümle burun buruna yaşamak ve insanları yok etmek. Dudaklarını kemirdi. Gözlerini ayıramadığı kadının bir ara hafifçe kımıldadığını hissetti. Eğilip yüzüne yakından baktı. Kadın gözlerini açıp baktı ona. Konuşturmak için ona cesaret vermeye çalıştı ama ne diyeceğini bir türlü toparlayamadı. Yalnızca o ana pek de uygun düşmeyen kelimeler döküldü dudaklarından.
"Kendini nasıl hissediyorsun?"
Kadın hafifçe gülümsedi.
"Senin..." dedi ve bir an durup nefes almaya çalıştı. Son bir hamleyle elini kaldırdı. "Senin çocukların var mı?"
Caner tam cevap vermeye hazırlanıyordu ki genç kadının başı yana düştü.
Selahattin'in sesini duyduğunda, uzunca zamandır, iki cesedin başında dalıp gittiğini hatırladı. "Komutanım, bir şey yok değil mi? Çok merak ettik. Bunlar mı?"
Caner başını salladı. Mırıldanarak "Alın götürün şunları" dedi.
Ağır adımlarla köyün meydanına geldi. Köylüler toplanmış, onu bekliyorlardı. Kadın-erkek, çoluk-çocuk; hepsi. Gözlerinde korku vardı ama yine de başlarına gelebilecek her şeye hazırdılar. Kolay mı, muhtarın evinden iki gerilla çıkmıştı. Üstelik, askerlere, içine DDT katılmış yumurta yedirmişlerdi.
Muhtar çekinerek yanına geldi. "Komiten, bu sabi sübyanın günahi yoktir. Onları bu gece yansı burada tutmayasın kurban olam."
Caner, muhtarın sözlerini işitmezden geldi. Selahattin'e dönerek "Zehirlenen arkadaşlar iyileşecek gibi görünüyor mu?" diye sordu.
Selahattin gözünü kaçırdı. Sonra geriye bakıp "Hasan'ın durumu ağır" dedi.
Ay ışığı kayboldu nedensiz. Caner, meydandaki kalabalığa "Herkes evini boşaltsın!" diye talimat verdi. Hemen arkasından "Muhtar, sen ve ihtiyar heyeti burada kalsın" dedi.
Çocuklar ve kadınlar evlerine döndüler. Köyün erkekleri daha ağırdan alıyordu. Caner, ekibe seslendi. "Tutuklayın bunları!"
Aslında ucuz kurtulmuşlardı. Biraz sonra evlerinin yakılacak olması umurlarında bile değildi. Başlarına her türlü belânın gelmesine öyle alışmışlardı ki muhtar ve ihtiyar heyetinin tutuklanması dahi onları etkilemiş görünmüyordu. Söylenecek söz zaten belliydi. "Bizi tehdit ettiler gurban. Mecburen sakladık. Zaten siz yokken onlar hep buradadır."
Köylüler kendi aralarında konuşmaya başlamıştı. Önce mırıltıyla, sonra daha yüksek sesle. Artık, semaya doğru yükselen korkunç bir uğultu vardı.
Caner kendini tutamadı. "Susun ulaaan!"
Salondakiler şaşkınlıkla dönüp ona baktı. Subaylar sus pus olmuştu. Çevrede servis için dolaşan emir erleri de kımıldamadan duruyordu. Hayat donmuştu bir anda.
Caner, yine uykusunda bağırdığını anladı. Şu beş dakikalık şekerlemesi bile nelere mal olmuştu? Gözleri salonun diğer köşesinde Suat Paşa'ya ilişti. Rezilliğin bini bir paraydı. Bir şey söylemeliydi. Özür dilese gülünç kaçar mıydı acaba?
Cazırdamaya başlayan telsiz, tam o sırada imdadına yetişti. Sevinçle yerinde doğruldu. Hele şükür, biri onu arıyordu. Hiç değilse bu dikkati dağıtabilirdi.
"Akrep Seyithan'ı arıyor! Akrep Seyithan'ı arıyor! Seyithan beni duyuyor musun?"
Suat Paşa ve Caner, aynı anda telsizlerini alarak "Duyuyorum Akrep, ben Seyithan" diye cevap verdi. Sonra da hayretle birbirlerine baktılar. Suat Paşa'nın tombul yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bir kadınınki kadar düzgün olan kaşlarını havaya kaldırdı. İnce dudakları öylesine sıkı kenetlenmişti ki adeta tek bir çizgi haline gelmişti. Subaylar, yay gibi gerilen havada fırtına belirtileri sezdi. Suat Paşa'nın gür ve askere bağırmaktan kalınlaşmış sesi, bu gergin sükûneti bozdu.
"Caner, sen de Seyithan kodunu mu kullanıyorsun?"
"Evet komutanım!"
"Değiştir."
Suat Paşa için bu kadarını söylemek yeterliydi. Caner'in de teamüle uygun olarak "Emredersiniz komutanım" demesi gerekirdi. Başlar, sanki bir oyunun son perdesindeki final repliğini almak istercesine Caner'e doğru çevrildi.
"Mümkün değil komutanım."
Artık, olacakları kestirmek de mümkün değildi. Caner,meredeyse bir saattir oturduğu iskemleden kalkıp, yan masadan bir kül tablası aldı. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Belki, üzerindeki şaşkın bakışlara aldırmadığını kanıtlamak istiyordu. Aslında, kendini çıkacak bir savaşa hazırlar gibiydi. Terden sırılsıklam olmuş saçlarını arkaya doğru itti. Zaten esmer olan yüzü, güneşte, dağda ve bayırda dolaşmaktan gön gibi olmuştu. Suat Paşa, verdiği cevabın altında kalmayacak ve büyük bir ihtimalle de onu haşlayacaktı. Adı gibi biliyordu. Bunu düşünürken beklediği tepki geldi.
"Sersem heriif! Sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun? Ne demek ulan "Mümkün değil", Ne demek? Ne biçim askersin sen geri zekâlı? Komutanınla konuştuğunun farkında değil misin ulan salak?"
"Komutanım biliyorsunuz farklı durumlar var..."
Suat Paşa iyice çileden çıktı. Caner'in "farklılık"tan söz etmesine tahammül edemedi. "Başlarım senin farklılığından" diyecek oldu, Caner, Suat Paşa'nın sözünü kesti.
"Komutanım, ben, sizin de çok iyi bildiğiniz makamlara karşı sorumluyum. Beni burada Seyithan diye bilirler ve öyle bilmeye devam edecekler."
Bu sözler Suat Paşa için yenilir yutulur cinsten değildi. Herkes, onun yeniden bağırıp çağırmaya devam edeceğini boş yere umdu. Suat Paşa, gözlerini bir noktaya dikmiş bakıyordu. Karşısındaki pervasızlık basiretini bağlamıştı. Caner, tam bu sırada Paşa'ya hafifçe sırtını döndü ve pencereden dışarıyı seyretmeye koyuldu. Paşa, Caner'in daha fazla konuşmayacağını, son sözü söylemesi için ona fırsat tanıdığını hemen anladı.
"Bunun hesabını vereceksin kuş beyinli herif!"
Ve gitti. Kapıyı gürültülü bir şekilde çarparak dışarı çıktı. Emireri ve şoförü de peşinden koştu. Garnizonun merdivenlerini inerken uzun süredir spor yapmayan vücudu her yana savruluyordu. Kısa boylu sayılırdı Suat Paşa. Bu yüzden de potinlerinin altına özel müdahaleyle birkaç santimetrelik topuk ilave ettirmişti. Jipine atladığı gibi gözden kayboldu.
Paşa'nın salondan çıkmasıyla uğultu iyice arttı. Caner geriye dönüp bakmıyordu. Sigarasından derin nefesler çekti. Birinin geldiğini hissetmişti. Başını çevirmeden konuştu.
"Çetin, sen istersen benim yanımda daha fazla görünme. Bana bir şey olmaz, sen yanarsın."
etin itiraz etmedi. Yavaşca iskemlesini yerine koydu. "Sen bilirsin" diye fısıldayarak ağır ağır uzaklaştı.
Arkasından salondaki gergin ve çekilmesi güç atmosfere dayanamayarak kendisi de kalktı ve odasına çıktı. Yatağına uzanıp gözlerini tavana dikti. Sonra, yerinden fırlayıp dolabından daktilosunu çıkardı.
Ertesi gün, erkenden yola çıkıp Meşindağı geçidine varacaktı. Derbendin iki yanına 20 kişilik pusu kurmalıydı. Daktilosuna kâğıt takıp bir süre başını iki elinin arasına alıp düşündü. Suat Paşa için üzülür gibi oldu bir an. Ani bir hareketle ellerini yüzünün üzerinde gezdirdi ve arkasına yaslandı gerinerek. Babasına kimse acımamıştı. Daktilosunun tuşlarına dokundu.
"Özel Güvenlik Birimi Daire Başkanlığı'na..."
Fuat Uğur, Kutsal Tiber'e Yolculuk, iviyazıları/Litera, sayfa 75-9l

Ali Türkan
Onu "her seferinde Türk düşmanı olarak meşhur" eden medya, şimdi de tersini anlatır bizlere ve taşlar gene yerine oturur. Ta ki bir dahaki kurban veya kahraman yaratılana dek. Çünkü milliyetçilik, en "masum" şekliyle bile, ancak düşmanlarıyla vardır. Düşman yoksa, yaratılır. Sonra da öldürülür. Bakalım, en güzel bayrak yarışmaları düzenleyenler, üç çocuk babası bir adamın tabutu üstündeki bayrağı da beğenecekler mi? Toprağı bol olsun! Yazar
Hasan Saka, Sokak hayvanları için dedi ki: Sokak hayvanları sağlığımız için tehlike yaratıyor. İtlâf edilsinler diyemeyeceğim ama hiç değilse... (Devam)
Battal Takoz, Buyurun Çadır Tiyatrosuna! için dedi ki: 90'lı yıllardaki "Kanal Market" deneyimini hatırlayan var mı? Efe Özal'ındı sanırım... (Devam)
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.
Kâmuran Kızlak
Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı. Yazar
Necdettin Efendi
Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.