Kemal Tahir
- Eve bir iki satır yazabilir miyim?
- İstemez. Arayan soran olursa yukarıdan öğrenir! Haydi!
Kâmil Bey üstelemedi, yıllarca Avrupa otellerinde yatıp kalkmış, zengin paşa oğlu alışkanlığıyle bavulunu almayı düşünmeden yürüdü.
Galatasaray'dan sınıf arkadaşı "Dö san diz nöf"İhsan'a kavuşmak sevinci yüreğini kaplamıştı. "Ne iyi ettim de, İhsan'ın yanına gönderilmek işini Nermin'e açtım. Ne kadar da çabuk yaptırdılar. Hay Allah sizden razı olsun Enişte Bey!"
Yukarıda, dış kapının ağzını, Haziran ikindisinin sert güneşi tutmuştu. Kâmil Bey, gözlerini keyifle kırpıştırarak aydınlığa doğru hızlı hızlı yürüyordu.
- Heeey! Dur bakalım! Elini kolunu sallayarak nereye? -Kanun çavuşunun sesi hem sertti, hem alaycı.- Şöyle gel! Sokul! Uzat ellerini. Oldu mu ya? Sen hiç kelepçe vurunmadın mı?
- Kelepçe mi, hayır.
- Vurunmadınsa acemisin demek. Meraklanma, öğrenirsin de, usta bile olursun. Bilekler üst üste. namaza durur gibi.
Kâmil Bey, ellerin namazda nasıl kavuşturulduğunu, bir türlü aklına getiremiyordu.
Kelepçe pas içindeydi. Görünüşünün iğrençliği Kâmil Bey'in duyduğu dehşeti birkaç kat artırmıştı. Gardiyan asker İbrahim, bavulla paltoyu yere bıraktı, sakatlara yardım ederken gösterilen koruyucu telaşla bilekleri kelepçelenecek biçime getirdi.
Kanun çavuşu kelepçeyi taktı, vidasını çevirdi. Arada bir çekiştirip, gevşekliğine bakıyordu. Küçük asma kilidi deliklerine geçirip kapattı.
- Haydi bakalım, düş önüme!
- Rica ederim Başefendi.
- Neymiş?
- Ben. Ben böyle gidemem.
- Gidemez misin? Allah Allah! Öyle gidersin ki, oynaya oynamaya. Haydi yürü! Bütün antikalar bizi mi bulur, mübarek gün?
Kâmil Bey'in boğazı kurumuştu. Yalvardığının farkında olmadan yalvardı:
- Ben böyle gidemem Başefendi. Yürüyemem. Lütfen Müdür Bey'i görelim. Savcı'yı. Reis Paşa'yı.
- Ne Reis Paşa'sı? Arife günü Reis Paşa mı kaldı? Kâtipler bile savuşmuş. Haydi uzatma! Seninle uğraşmayalım.
- Rica ederim. Ben böyle kelepçeli. İnsanların içine. Hayır. Ben kaçacak adam değilim Başefendi. İnanmazsanız İbrahim Efendi'ye sorun!
- Uzattın ama. "Yürü" diyorum, herkesin işi gücü var. Kaçmazmış! Biz neler gördük! Koskoca vali, utanmadan savuştu da, az kalsın yerine bizim arkadaşları asacaklardı. Düş önüme! -Kolundaki şeritleri gösterdi:- Bak bunlar keskin atıcı nişanları. Yolda savuşmaya kalkarsan kurşunu kıçına yersin. Haydi marş!
Kâmil Bey'in kulaklarında uğuldayan dehşet, bütün gücünü tüketen bir titreme olmuştu. Dizlerine iniyordu. "Hayır gidemem. Bacaklarım götürmez. Yolda yıkılırım." Kendisini kalabalık bir caddenin kaldırımında, kelepçeli bilekleriyle sırtüstü yatıyor, gördü. Merdivenin son basamağında sendeledi, boğuk boğuk yalvardı:
- Aman bir araba İbrahim Efendi. Aman bir araba getirin!
Bunu nasıl akıl edebildiğine şaşarak sustu. Çareyi bulduğuna iyice inandığı için biraz ferahlamıştı. Kulaklarındaki uğultunun ötesinden, sıcakta koşmuş av köpekleri gibi soluduğunu duyuyordu.
- Buluruz Beyim, kolay.
- Biz burada bekleyelim. Sen al gel.
Kanun çavuşu bu sefer, parmaklarının ucuyla sırtını dürttü:
- Yürü be adam! Çattık belaya.
Kulaklarındaki uğultu yeniden başlamıştı. Bacaklarına tahtalar bağlanmış gibi adımlarını zorla atıyor, her zorlayışta, sertelmiş sinirleri sızlıyordu. "Beni hırsız sanacaklar. Hırsız."
Kelepçeyi önce, üstü başı, yüzü gözü kapkara bir bakırcı gördü. Gözlerindeki usanmışlık birden değişti. Uzun burunlu, kırçıl bıyıklıydı. Şaşırmayışını yiğitliğine verip biraz kibirlendiği kaşlarının çatılmasından belliydi.
Çocuklar yanısıra yürümeye başlamışlardı. Kelepçeli adamın yüzünü görebilmek için başları geride hızlanıyorlar, telaşları ile kalabalığın dikkatini çekiyorlardı.
Orta yaşlı bir kadın ürkerek kaldırımdan indi. Kendisini korkuttuğu için kelepçeli herife öfkelenmişti.
- Boyun posun devrilsin inşallah!
Kanun çavuşundan çekindiği için koşup araba getiremediğine üzülen gardiyan İbrahim homurdandı:
- Bre kahpe! Ayıyı bilmezsin, kurdu bilmezsin. Senin boyun posun devrile! Karı başınla sokakta ne işin var alçak?
Ak sakallı bir hoca: "Allah ıslah etsin!" diye içini çekmişti ama, hiç acımadığını da saklamamıştı.
Kâmil Bey, elinde olmayarak gene yalvardı:
- Bir araba çevirin İbrahim Efendi! Lütfen bir araba. Rica ederim.
Paytoncu Osman Ağa ortaya dert yanıyordu:
- Bu bizim eşşek milletimize hiç acımayacaksın! "Ay başında toplanmasın da bayramda toplansın. Elleri bollanır," dedik. Neyine gerek senin? Topla! Nerden bulurlarsa bulsunlar. Ulan hergeleler! Ortalığı yıkatıyoruz, süpürtüyoruz, fazladan cebindekini göz göre göre almasınlar diye, mahalle bekçiliği yapıyoruz. Yokmuş! İtoğlu it! Burası babanın evi mi?
Kâmil Bey, ağzı mumla kapalı bir şişenin içindeymiş gibi bunaldı. Buraya alışıp yerleşemeyeceğini, bir daha anlamış, ağır bir yılgınlık gene yüreğini sarmıştı. Belki, gözünde biraz büyütüyordu, belki de, duyduğu bu yılgınlığın, bu adamlarla hiç bir ilgisi yoktu. "Bu adamları kendi yaşama şartları içinde ölçüp biçmeli. Kıstırılmış yoksul adamların davranışları elbet biraz başka türlü olur. Şu Osman Ağa'yı anlamaya çalışırken, içinde debelendiği korkunç mahpushane kanunları hesaba katılmazsa, hiç tanımadığı birini, üç gün üç gece sofrasına oturttuğu gerçeği gözden uzak tutulursa, doğru bir yargıya nasıl varılır? Bunların hepsi, göründükleri gibi olan halk adamları."
Görüşmeye gittikleri günlerden birinde, İhsan, cezaevleri için "Burası çıplak adamlar ülkesi" demişti. "Buradaki çıplaklık, üstle başla ilgili değil, insanların iç yüzleriyle ilgili. Dışardayken insanı insandan saklayan çeşitli perdeler, peçeler, maskeler, burada birkaç güne varmadan sıyrılıp düşüyor. Bir araya kapatılmış olmak hiçbirimizde, olduğumuzdan başka türlü görünebilmek gücü bırakmıyor. Kendilerini olduklarından başka türlü göstermeye çabalayanlar, ancak bir iki hafta dayanabiliyorlar. Dışarda da bu böyle ama, ne sizin beni araştırmaya vaktiniz var, ne de benim sizi."
Kemal Tahir, Esir Şehrin Mahpusu, sayfa: 11-13, 119, Adam Yayınları (Beşinci Basım) Ocak 2004
Kitap Kurdu
Ahiret'e işleyen araba
Ali Türkan
Tüm taframıza, dünyayı anlama gayretimize, okumuşluğumuza ve sol çakmamıza rağmen, bugün yakındığımız her şeyin üstünde kuluçkaya yatarak, dünyanın kirinde önemli bir paya sahip olduk. Devam
Araştırmacı Gazeteci nedir?
Necdet Şen
Araştırmacı Gazeteci halkın arasına karışıp bunları araştıracak durumda değil; etrafı zırhlı arabalar, koruma polisleri, dikenli teller, yüksek duvarlar, kurşun geçirmez camlar, yüksek devlet bürokrasisi, karanlık ilişkiler, bizans oyunları ve suikast korkusu tarafından çepeçevre kuşatılmış durumda. Devam
Web Gezgini - 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan... Geberteceksin hepsini!
Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü
Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?
Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Sonuçta hepsi de 'vatansever' olan bu gençler, en büyük engellemeyi, Mustafa Reşit Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa gibi bürokratlardan gördükleri için, Padişah'tan çok Tanzimat bürokrasisine düşman oldular.
İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Kâmuran Kızlak
Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir. Devam
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Tedavisi mümkün olmayan bir hastalık: Poşet Açlığı
Erdem Abaka
"Poşet" günlük hayatımızın içinde yer alan, genel müşteri davranışlarıyla ilişkili ve çoklukla sinir bozucu bir kavram. Ama siz elinizi korkak alıştırmayın. Alın. İhtiyacınız olsun olmasın, daha fazla alın. Depo yapın, biriktirin, buruşturup sokağa atın. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. »