Kemal Tahir
Kâmil Bey, Ebuzer Efendi'nin köpoğluluğunu bir zaman sonra öğrendi. Eski gazeteye zarar verir korkusuyla yeni gazete dağıtılmıyor, posta paketleri tezgâhın altında, arkadaki rutubetli aralıkta tutuluyor, sonra basımevi hamaliyle anlaşıp iade yükleri birbirine karıştırılarak aşırılanlar arkadan kesekâğıtçılara satılıyordu.
Hele batıp çıkan edebiyat, fikir, bilim dergilerinin durumu daha berbattı. Bunlar bazı semtlerin bazı köşelerindeki tütüncü dükkânlarına, sahiplerinin gözlerini boyamak için gönderiliyor, üst yanı dergi kapanınca, ucuza alınıp kesekâğıtçılarına devredilmek üzere, dükkânda alıkonuyordu. Ebuzer Efendinin başkâğıtçılıkta önemli bir icadı daha olmuştu.
Bunu keyifli bir günde Kâmil Bey'e şöyle anlattı:
- Baktım herifler aldı yürüdü. Bizim gazete gidiyor tepe aşağı. Uşaklardan iki zıpır çağırdım. "Göreyim sizi köpoğluları." dedim. Plânı söyledim. Anadolu postasını hepimiz erkenden kayıkla karşıya geçiriyoruz. Oğlanlar bir kayığa atladılar, Sarayburnu açıklarında öteki gazeteyi götüren kayığı karşıladılar. Ellerinde birer tabanca. "Davranma! Dur!" Denizin orta yeri bey. Önünde tabanca altında dipsiz doruksuz derya. Öğleye kadar böylece beklettiler. Tren kaçtı bir yandan, Kadıköy dağıtıcısı bile gazeteyi vaktinde alamadı.
- Şikayet?
- Kimden şikayet edecek? Dedik ya. Deniz ortası. Oralara kaptan paşa karışır.
Belki de kâtibine inat, bundan sonra Kâmil Bey'i, her gelişinde kahve içirmeden göndermedi. Karşılıklı oturup cıgaraları yakınca, hemen öğüde girişiyordu:
- atmayı arttıracaksın Bey! Aman çatmayı.
- Kime çatalım Ebuzer Efendi?
- Sözümü dinle gözümün nuru, çatma arttırılacak. Gazete kısmını çatmak sattırır.
- İyi ama kime çatalım?
- Ben bilmem. Çatacaksın. -sesini alçalttı- Hey biz neler gördük bu yokuşta. Padişahlara çatanları gördük, hâşâ huzurdan Padişahlara. Gazete ağzına geleni söylemeli. O zaman telgraf yağar. "Yüz fazla gönder", "Haftaya iki yüz isteriz". Yetiştiremez olursun.
- Bizi de hapse atarlar!
- Kulak verme. Ben kaçın kur'asıyım. Ossaat bilirim. Şimdi eskisi kadar sıkı değil. Sen çatmana bak.
- İngilizlere çatalım öyleyse.
- Yoook. "Vur" dedikse, "öldür" mü dedik? Bu hafta Mustafa Kemal'e çatarsın, öbür hafta Sadrazama. Benim elim kalem tutmalı da, gazeteyi görmeli bu yokuş. Hepinize top attırırdım alimallah! Sizi iadenin altında ezerdim.
- Haydi elin kalem tuttu diyelim, çıkaracağın gazetenin adını ne koyardın?
- Adı kolay! Burada, vaktiyle "Eşek" adında bile gazete çıkarılmış. Hem de gelene gidene "Eşek" diye bağırarak keyifli keyifli koşan çocuklar köprüye varır varmaz gazeteyi tüm satarlarmış. Bizimkinin adı da "Katır" oluverirdi.
- Fena değil. Eşeği kapatmışlar. "Elmalûm" çıkmış. "Katır" ı kapatsalar "Hatır" diye çıkarsın. Onu da kapatsalar "Kıtır" diye.
Hafta sonları hesap görülürken Ebuzer Ağa'nın dükkânında Kâmil Bey, gazeteciliğin belki de en önemli, en de gizli derslerini hamal eskisi dağıtıcıdan böylece alıyor, akla gelmez şeyler öğreniyordu.
Gelen mektuplara da şaşmamak imkânsızdı. Hemen hepsi "Muhterem gazetenizi her hafta dört gözle bekliyorum. Yazılarınızı severek okuyorum." diye başlıyor, derdini yanıp şikayetinin basılmasını rica ederek bitiyordu. Sanki okuyucu denilen "ne idüğü" belirsiz kalabalık, aldığı ya da sürekli olarak aldığını ileri sürdüğü gazeteye, dergiye herhangi bir şikayetini bastırmak için para vermekteydi. Bunun dışında öteki yazıları umurlayan hiç yoktu.
Gazeteciler, memleketi üstünkörü de olsa gezmemişlerdi. Mıntıkaların yerli özelliklerini hiç bilmiyorlardı. Bir çok yazılarda yanlışlar yapıldığı, okuyucuların içinde bunları görenlerin bulunduğu yüzde yüzdü. Öyleyken, kendi kişisel meselelerinden başka şeyleri yalanlamak, doğrulamak adet olmamıştı. Okumuş vatandaşlarının yüzde ölçüsü çok düşük olan memlekette; galiba basılmış yazıya bir çeşit keramet konduruluyor, "hikmetinden sual etmeyi" kimsecikler göze alamıyordu. Gazetecilik bu bakımdan henüz en rahat mesleklerden sayılabilirdi.
Belki de bu sebepten, Kâmil Bey tanıştığı gazetecilerde, genellikle yazarlarda Avrupa'daki örneklerine benzemeyen gariplikler gördü.
Bunlar, babayani kılıklarına, bol keselerinde hiç yaraşmayacak derecede kibirli, insanı kederden mahvedecek kadar kişiliklerine bağlanmış, güzel konuşur, zeki adamcağızlardı. Olaylar karşısında öyle yüksekten atmaları, eleştirilerinde öyle kıyıcılıkları vardı ki, Kâmil Bey, kendisini bir baskın sonucu, hiç beklenmedik sırada iktidarı kaybederek memleketten kaçmak zorunda kalmış yeni politikacıların karşısında sanıyordu.
Kendi eserlerinden başka hiç bir şey güzel, doğru, iyi değildi. Oysa zaman zaman, kendi eserlerinde hatta kendi kendileriyle çelişmeye düştüklerini bile saklamıyorlardı. Fırsat verilse, memleketi, hatta bütün dünyayı birkaç günde düzeltecek fikirleri ileri sürdükleri halde, kravatlarını düzeltmekten güçsüzdürler. İlk tanışmada ilk işleri kirpi gibi dikenlerini uzatmak, atıp tutmak, kişiliklerini daha değerli göstermeye çabalamaktı.
Kâmil Bey bunların birçoğuyla dost olmak şöyle kalsın, şöylece ahbaplık etmenin bile ne kadar zor olduğunu pek kısa zamanda anlamıştı.
Bir şeyden korkuyor gibiydiler. Birisi, ruhlarından, akıllarından, bir büyük parçayı, dostluğu kullanarak sanki çalıverecekti. Onları daha yakından tanıdıkça, kişiliklerine bu kadar gömülüp boğulmak kertelerine gelmiş bu kuşkulu, bahtsız insanların nasıl olup da yazı yazdıklarına, yani, duygularıyla düşüncelerini, kıskançlıklarını yenip nasıl meydana vurduklarına şaşmamak elden gelmiyordu.
Buluttan nem kapıyorlar, yırtıcılar gibi bir saniyede dostluktan düşmanlığa, kıyıcılıktan acımaya inip çıkıyorlardı. Aslına bakılırsa bu da işin dış tarafını, dış tarafının bir küçük parçasını göstermekteydi. Birbirleri için en ağıza alınmaz yazılar yazdıkları, kalplerini en tamir edilmez yerinden, sanatkâr gururlarından kırdıkları oluyordu. Okuyanlar, "bunlar artık imkânı yok yüz yüze gelemezler" kararına henüz varmadan, hangisi erken sarhoş olursa hemen ötekine koşuyor, ağlaya ağlaya boynuna sarılarak af diliyordu.
Kâmil Bey bu cins yazarları, huysuz, şımarık, hastalıklı çocuklara benzetti. İlk zamanlar, bunların arasında kendisini ruhça, bedence sıhhatli bulduğu için bir acayip utanma duydu.
Missisipi ile Amazon nehirlerinden hangisinin daha uzun, hangisinin daha geniş olduğunu belki bilmiyorlardı ama, kendilerine göre de bilgileri şaşırtıcıydı. Sözgelimi içlerinde Mesnevi'yi şairinden daha doğru, daha mantıklı açıklayanalar, Fransızcayı Voltaire'den iyi söyleyip yazanlar, Hegel'den önceki dünyada bütün fikir akımlarını, filozoflarının hayatlarıyla ezberleyenler vardı.
Bunları dinlemek, bilgisizliğin derinliğini gösterdiğinden insanın korku ile başını döndürüyor, fakat sistemsizliklerindeki karışıklık, bilgilerini sindirememişlik de aynı baş dönmesini veriyordu.
En büyük şairlerden birisini bir hafta hastalandırmak için, önünde bir başka şairi övmek, kısa boylu bir romancıyı aylarca çalışamaz hale getirmek için "bücür" kelimesini ağızdan kaçırmak yeterdi.
Kâmil Bey, bıyıklarına rağmen erkek elbisesi giymiş sevimli bir kocakarıya benzeyen Hüseyin Rahmi'yi nâzır olduğu halde, kundurasının bağlarında birkaç düğüm bulunanRıza Tevfik'i, yazdığı anılarındaki çekingen, pısırık çocukla hiç bir ilintisi bulunmayan babacan Ahmet Rasim'i de tanıdı.
Bunlar geniş bilgi bakımından belki ötekilerden biraz üstündüler. Fakat içinde yaşadıkları çökmüş memleketin etkisiyle yenilgiyi değişmez kader olarak kabul etmiş yılgın bir halleri vardı. Millete güvenmeyi hiç bir zaman denememiş, henüz bir milletin varlığından haberleri olamamış bütün aydınlar gibi, her biri kendilerini teker teker vuruşup, teker teker yenilmiş sayıyor, bir daha kalkarak yeniden başlamaya cesaret bulamıyordu.
Çöken imparatorluk, aydınlarını da uçuruma beraber sürüklemekteydi.
Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları, Sayfa: 175-180, Sander Yayınları
Gönderen: Kitap Kurdu
Kitap Kurdu
Ali Türkan
Dört ressam, iki şair adı sayıp okuyucularının senin yanında ne kadar değersiz olduklarını vurgularken, entellektüelliğin olmazsa olmaz koşulu, mazlumun yanında yer almaya böylesine es geçmen de yığınla ayıbından biri olsun emmoğlu.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 148 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart