Kanat Güner
Elimde enjektör, öylece kalakaldım. Çok klasikti, ama ben de arkamda bir şeyler bırakmalıydım. En azından ölümü tercih ettiğimi bilmeliler, diye düşündüm.
Aslında hiç kimseye hiç bir şey borçlu değilim; alışverişi keseli çok oldu. Ama son kez bir iletişim denemesi yapabilirim. Uzaya gönderilen, hedefi yüz yıllarca ışık yılı uzakta olan sinyaller gibi.
Ne yazacağımı düşünürken yaşlanıp ecelimle ölmek istemiyorum, ama nasıl başlayacağımı da bilmiyorum. Şöyle başlasam mı mesela:
"Hey millet, ben ölmeye karar verdim, niye biliyor musunuz, çünkü yaşım 27'ye geldi dayandı, benim gibiler daha fazla yaşamamalı. Allah korusun, ya ölmeye değil de üremeye karar verseydim! Neyse ki aklım hâlâ başımda, sahneye girmem gereken yeri ayarlayamadım ama çıkmam gereken yeri biliyorum. Kendinize iyi bakın, kötü alışkanlıklardan uzak durun." (sayfa 5)
En azından aileme (benden nefret etsinler diye) bir şeyler açıklamalıyım. Benim yüzümden mahvoldular, çöktüler. Benden beklenmeyen her şeyi yaptım, onları çok utandırdım. Çünkü onlar beni, çevredekiler aman ne iyi çocuk yetiştirmişsiniz desinler diye büyüttüler. Hele annem...
Beni çok geç farketti 0. 17 yaşıma kadar karnımı doyurduğu, öğrenimimle ilgilendiği için kendini yeterli buldu. Kendine göre en büyük fedakârlığı yapıyordu çünkü: Babama katlanıyordu. (...)
Genelde annemi pek görmezdim; o çalışan bir anneydi. Diğer çocukların anneleri gibi evde oturup yemek yapamıyor, örgü öremiyordu. Çalışmak zorundaydı. Hep şikâyet ediyor ama aslında işini çok seviyordu. Bacaklarında varis vardı. Sabahın köründe gider, akşamın karanlığında gelirdi.
Bizi hep Türkçe bilmeyen, kötü kokan, köylü bakıcılar büyüttü. Hiç birini sevmedim. Onlarla dalga geçer, kandırır, sokağa kaçar, oyun oynardım. Sokağı hep eve tercih ettim.
10 yaşındayken hem ülkede hem evde darbe kafamı bayağı karıştırdı. Sokağa çıkma yasağı, askerler, polisler vardı ve annemle babam boşanıyorlardı: O sene annemle babamın doğup büyüdükleri, anneannemlerin, babaannemlerin yaşadıkları o lânet olası küçük Anadolu şehrine taşınmıştık. Artık annemle babam kavga ettiklerinde şehrin yarısı kavgaya karışıyordu. Anormal bir dedikodu ağı vardı. Çürük dişli, kıllı çeneler habire çalışıyor, habire skandal üretiyorlardı. (sayfa 6)
Ergenlik çağım tam anlamıyla dengesiz geçti. Dedikoducu memleketimizin gözünden hiç bir şey kaçmıyordu. hiç bir ayıp affedilmiyordu. Göğüslerim epeyce irileşmiş oldukları için bisiklete binme zevkinden mahrum bırakılmıştım. Hiç unutamıyorum; bakkalda mahallenin piçleriyle atışırken dedeme yakalanmış; banyoda annemden dayak yemiştim. Ciyak ciyak bağırıyordu: "O...pu mu olacaksın?" Yoo, orospu olmak gibi bir niyetim yoktu. Ama bütün sülâle bunun paniğini yaşıyordu ve ben onları bir anda şaşkına uğrattım. Ne mi yaptım? Namaz kılmaya başladım! Yırtık kotlarla, posterlerin ortasında kılıyordum ama, beş vakit kusursuz kılıyordum. Çok sıkılıyordum o lânet şehirden. Bir an önce üniversiteye kaçmalıydım.
Annemle babam da bir yandan kültürlü ebeveyn takılıp, öte yandan habire "millet ne der?" paranoyası yapıp beni allak bullak ediyordu.
Sigaraya 15 yaşında başladım. İçkiyle tanışmam çok çok önce olmuştu, babam sağolsun! "İstanbul'a git" dediği için de, "bak burası Taksim, şurası Kadıköy, burda karşıya geçmek için arabaların durmasını bekleme; sen geç onlar dururlar" deyip bırakıp gittiği için de sağolsun.
17 yaşındaydım, İstanbul'da yapayalnızdım.
NİHAYET ÖZGÜRDÜM! Fakülteye başlar başlamaz tokat, tokat, tokat... (sayfa 8)
Ya Allah yoksa?
Devlet, hükümet olmasa?
Para?
Bütün yaşayacağım bu dünyada olacaksa?
Karşı olma hakkım varsa?
Ya ben beni yönetenlerden daha zekiysem?
Niye bazı şeylere anlamasam da uymak zorundayım?
Şu kocaman dünyada bana niye bu kadar küçük bir rol verilmiş?
Ya seks?
Burnumu her deliğe sokmaya başladım. İlk delik, bütün fakültelerin marjinallerinin sığındığı sosyal etkinlik kulüpleri, yani tiyatro kulübü oldu. İnsanlar böyle yerlerde ya çiftleşiyor ya da masturbasyon yapıyorlardı. İlk sevgilimi orada buldum, uzun zaman da ona katlandım. (sayfa 9)
İstanbul'da özgürmüşüm, pöh! Dışarı çıkıyorsun, dolaşmak tek amacın ama itin biri anında keyfini kaçırıveriyor. Okula gidiyorsun; küçümseyip kaçıyorsun. Derslerden şimdiden tüymeye başladın. Bu özgürlük mü? Yok kızım yok! Sen özgür falan değilsin. Dört duvar arasında yıllanmış bir zavallının bile düşüncesinde, senin aciz fikirlerinden daha ileri bir özgürlük var. Tekrar okuldaki küçüklerin yanına da dönemezsin. İçmek istiyorum! Düşüncelerimden yorgun düşmek istemiyorum, yaşadıklarımdan mutlu olmak istiyorum. (sayfa 10)
Yeni yıla da arkadaşım olan Pakistan vatandaşı Hatol'un kardeşim dediği Gürcan adında bir çocuğun evinde girdim. Bir de, niyeyse bu Gürcan adındaki çocukla çıkmaya başladım. Hep ama hep aynı şeyi yaptım, sevgi aradım, sevgi istedim. Tatminsiz, doyumsuz, isterik bir şekilde, en çok sevgiye ihtiyaç duydum. Çalışan annenin yol açtığı, özellikle prensiplerine sonuna kadar bağlı bir cumhuriyet öğretmeninin aşırı soğukluğunun neden olduğu, oral veya anal veya buluğ çağında takılmışlık olabilir durumum. Freudyen de bakabiliriz, cinsel tatminsizlik diye de kestirip atabiliriz. (sayfa 17)
Bazen düşünüyorum da, ben annemle babamdan nefret ediyorum galiba. Onları en fazla üzen şeyin benim başıma gelen kötü şeyler olduğunu farkettiğimden beri, kendime zarar vererek onlardan intikam alıyorum. Evet, öylesine nefret ediyorum o gereksiz ikiliden. Kendime baktıkça o ikisinin biraraya gelmiş olmasına daha fazla sinirleniyorum. (...)
Çetin'le evlenmem de bu planın bir parçası olabilir ama o cinnet aşkları için geçerli midir ki? Evet cinneti de dibine kadar yaşıyorduk, aşkı da (seks hariç). (sayfa 29)
Normalde kocalar işten veya evden aranır değil mi? Biz birbirimizi kaybettik mi köprüaltına, Gitarcı'ya (sanırım Kemancı'yı kastediyor) gidip oturuyorduk. Diğeri muhakkak oraya geliyordu. Bu arada Gitarcı epeyce kalabalıklaşmış, rockerların yeri haline gelmişti. Yani alkoliklerin, yani uyuşturucu bağımlılarının, hapçıların; yani toplumla barışık olmamayı tercih eden, sert görünerek hassaslıklarını gizlemeye çalışan, biçimciliği yırtık kotlarla yıkmaya uğraşan, çoğunluğun kaka serseri deyip görmezden geldiği veya peşine takılıp dalga geçtiği bitli serserileriz ve hepimiz Gitarcı'dayız.
Demek ki sürü ruhu bizde de varmış. Bu yarı meyhane, yarı bar, kafeden bozma mekânda bir arada olmaya çalışıyoruz. Sorun bit'se, nasıl olsa bit hepimizde var. Daha iyisi, birbirimize hiç bir şey açıklamak zorunda değildik. Soner de öyle yaptı, hiç bir açıklamada bulunmadan gitti. (sayfa 31)
Bazen onun ailesinden, bazen bizimkilerden bir miktar para geliyor; bazen de Çınaraltı'na gidip kitap satıyorduk. Ben bir ara dublaj yapmaya çalıştım; sanatçı zannedilen soytarılarımızın kıçını yalamayınca pek sevilmedim. Bir gün işe yırtık kotumla gitmiştim, saygıdeğer aktristlerimizden biri beni görünce önce şuh bir kahkaha attı, sonra "ah canım, ne bu halin, gelirken tecavüz mü ettiler?" dedi. Ben de "evet, ilk tecavüzümdü, çok korktum" dedim ve ekledim,"siz ilkinde ne hissetmiştiniz?" O günden sonra bana pek rol vermediler.
Ben yine arada okula, tiyatro kulübüne falan gidiyordum. Çetin hiç bir şey yapmıyordu. Arıza kişiliklerimiz yüzünden periyodik olarak korkunç kavgalar yaşıyorduk. (sayfa 34)
Ben kriz geçiriyordum, onlar muhabbet ediyorlardı. Dokuzuncu kattan yan dairenin balkonuna geçmeye kalkınca kapıyı açtılar. Gecenin dördünde Güneşli'den Cerrahpaşa'ya parasız pulsuz nasıl gittim, bilmiyorum. Psikiyatrideki nöbetçi doktoru hatırlıyorum: "Peki sana ne yapalım, ne istiyorsun? İlaç istemiyorsun, uyumak istemiyorsun, ne istiyorsun?" diyordu. "Altı sene sen okudun fakültede. Ben mi söyliycem sana ne yapacağını?" deyip çıktım. Geriye nasıl döndüğümü gene hatırlamıyorum. Kafayı yediğime eminim artık. (sayfa 35)
Oyuncudan çok devrimci insanlarla, ajite bir oyunda ne işim vardı bilemiyordum. Ama güzel bir oyun çıkarabilmek için elimden ne gelirse yapıyordum. Para yoktu, her şeyi yoktan var ediyorduk. Grubun içinde "Yalan Rüzgârı" nı ikiye katlayacak kadar adi entrikalar dönüyordu. Yönetmen karısının yanında oyuncusuyla aşk yaşıyor, kulis dedikodularla karışıp duruyordu. Zaten hemen iki ayrı taraf oluştu. İkili, üçlü kavgalar başladı.
Savundukları şeylere karşı değildim; ben de düzenden şikâyetçiydim. Deniz'in resmine bakıp "Aşkolsun çocuk, aşkolsun" derken benim de gözlerim doluyor, marş söylerken benim de yüreğim kabarıyordu. Ama daha kendi kişilikleriyle sorunları olan, kompleksleriyle başa çıkamayan bu insanların emek, halk, devrim derken süphanekeyi okuyan yedi yaşındaki bir veletten pek farkları kalmıyor, birbirlerinden özeleştiri falan istedikleri o ciddi tartışmalarda "benim babam-senin baban" kavgası yapan çocukları andırıyorlardı.
Ne kadar pembe bakmaya çalışırsam çalışayım, ne kadar görmemezlikten gelirsem geleyim onlar masturbasyon yapıyorlardı. Dişe dokunur bir şeyler yapamıyor, daha önemlisi yıkamıyorlardı. En çirkin durum ise onların da paraya tapması, onların da birbirlerini sömürmesiydi. (sayfa 58)
Sürekli pis pis kokarak terliyor, ilaçlarla uyutuluyordum. Serumlar sayesinde yüzüm kendine gelmişti. Krizi atlatmıştım, artık çıkmam gerektiğini düşünüyordum. Doktorum iki ay kalmam gerektiğini, daha tedaviye başlamadıklarını söyledi. Orada değil iki ay, bir gün bile kalamazdım.
Demirli pencereler ve deliler beni bunaltıyorlardı artık. Babamı çağırıp burdan çıkmalıydım. Evime gitmek, içki içmek, müzik dinlemek istiyordum. "H"den uzak durmaya kararlıydım. Uslu uslu Çetin'i bekleyecek, o döndüğünde ise sessiz sakin evimde oturacaktım. Doktorluk yapmayacak olsam da okulu bitirecek, ailemi sevindirecektim.
Babam geldi, ona her şeyi anlattım. Her zamanki gibi anlayışlı, sıcak, sevecendi. Hemen çıkış işlemlerimi halledip beni eve götürdü. Evimi çok özlemiştim, babam gidene kadar evden hiç çıkmadım. Ama babam gidince... (sayfa 67)
Bu arada "H" sınır tanımıyor, bütün barlara, kafelere, okullara girebiliyordu. İlk iğnemden bu yana kim bilir kaç paket "H", kaç paket limon tuzu ve enjektör harcamışımdır hesaplayamam. Üstelik bunların pek çoğu "son paket, son iğne" adını aldılar. Şu anda daktilomun yanıda duranın da adı son! Halbuki son sevgilinizi bilemeyeceğiniz gibi son iğnenizi de hiç bir zaman bilemiyorsunuz. (sayfa 82)
Artık Hakan'la birlikteyken olduğu gibi para bulamıyordum. Ya tanıdıkların beşbin, onbinlerini alıyordum ya da tanımadıklarıma sinyal çekiyordum: "Afedersiniz efendim, acaba on bin liranız var mı? Benim yol param kalmamış da." Küfreden de oluyordu, "utanmıyor musun?" diyen de. Utanıyordum ama utanmak hastalıktan, krizden daha katlanılır bir şeydir demek istiyordum, o karın ağrılarını, kemik ağrılarını siz bilmezsiniz demek istiyordum, tamam bir dahaki sefere çantanızı alır kaçarım demek istiyordum!
Ama cevap vermeye hakkım yoktu, çünkü dileniyordum. Ve aslında onbin onbin yüzlerce insandan para istemek, aşağılanmayı kabul etmek dünyanın en zor işidir. Meslek olarak dilenciliği seçmemişseniz, yapamazsınız. Ama eroinmansanız, eroine para yetiştirmenin (topluma veya kendinize en az zarar veren) tek yoludur bu. Çünkü çalışamazsınız, çalışsanız bile paranız hiç bir zaman eroine yetecek kadar olmaz.
Her geçen gün bir gün öncesinden daha fazla maddeye ihtiyaç duyarsınız. Çılgın bir girdaptır bu ve işin en kötü yanı, sanıldığı gibi iğneyi çakınca dünya toz pembe olmaz. Her şeyi unutup hülyalara dalamazsınız; aksine her şeyi olabildiğince çıplak, bütün çirkinliğiyle farkedersiniz ama kendinizi dışarıda, olayları bir camın ardında seyrediyor sanırsınız. Sizi pek fazla rahatsız etmez olup bitenler. Direkt size sataşan olmadıkça kimseyle alışverişiniz olmaz. Ailenize, sevgilinize, hiç kimseye ihtiyacınız kalmaz.
Sanırım beni yanıltan, kandıran yönü buydu. "H"'den önce hep birilerine, birilerinin sevgisine ihtiyaç duydum, yalnızlıktan korktum, kaçtım. Ama "H" ile yalnızlık hiç ama hiç koymuyordu. Beni sevdiğini söyleyen, beni sever görünen insanlar vücuduma o kadar zarar verdiler ki, yüzümdeki façaların yanında iğne izleri o kadar masum kalıyordu ki, "H"'i bırakıp tekrar o sevgi kaosuna dönemiyordum. (sayfa 90)
Kısaca şöyle diyebilirim: Bu sonuç, benim için uygun görülen beyaz gömlekli, paralı, çoluklu çocuklu senaryodan daha çekiciydi. En azından bu senaryoyu ben yazdım, ben oynadım. Başkalarının senaryolarında figüran olmadım. İs-te-di-ği-mi yaptım. Sürünün dümen suyunda şekillenmeyen kişisel istenç hangi yönde olursa olsun hakiki bir şeydir. Şu anda bir zavallıyım ama kendini bir şey zanneden, aslında koyuna dönüşmüş, aciz bir doktor olmadığım için de memnunum.
Sizin hâlâ yanına bile yaklaşamadığınız bir dolu duyguyu dibine kadar yaşadığım için de memnunum. Aptal olmadığım için eroinman olduğumun farkındayım; sizin farkında olduğunuz şeyleri ne çok merak ediyorum, bir bilseniz!
Senelerce aralarında olmak, onları çok iyi tanıyor olmak, beyaz gömleklilerin bana yaklaşmasını, yardımını imkânsızlaştırıyor, karşılıklı sinirlenip duruyorduk. Benden bir sürü şey anlatmamı istiyorlar, ben anlatırken onlar kendi işlerine gelen kısmını dinleyip, gerisini duymamazlıktan geliyorlardı. Muhabbetlerine çok fazla katlanamadım.
Diğer hastalar, yani diğer cankiler ise o kadar tanıdıktı ki, konuşmamıza gerek kalmıyordu. Yaşadıklarımız, anılarımız, tanıdıklarımız, ağrılarımız, sancılarımız aynıydı, sonumuz da...
Belli bir kültür ve terbiye ile büyütülmüş, maddi sıkıntı çekmemiş ama hep en çalışkan, en olgun, en terbiyeli olmak zorunda kalmış çocuklardık. Çoğumuzun ailesi ya boşanmış ya da çocukları yani bizler yüzünden ayrılamadıkları için senelerce kavga gürültü birbirlerine katlanan ebeveynlerdi. Birkaç gurbetçi dışında hep doktor, mühendis, öğretmen vb. mesleklere sahipti anne babalarımız. Bize pahalı oyuncaklar alıp güzel okullarda okutmuşlardı. Bizler de bir zamanların en iyi öğrencileri olmuş, zekâmızı, yeteneklerimizi ispatlamış, onların deyimiyle bir noktadan sonra kötü arkadaşlar falan yüzünden sapıtmıştık. Hiç bir anne baba kendinde kusur aramıyor, hep aynı tekerlemeyi söylüyordu: "Çalıştım, çabaladım, yemedim yedirdim, okusun, adam olsun diye elden geleni yaptım, bir dediğini iki etmedim ama şimdi onun bize yaptığına bak, vallahi yaşlandım, çöktüm, ölümüm bu çocuk yüzünden olacak, doktor, hastane her şeyi denedik gene başlıyor, gene kullanıyor..."
Evet, gene kullanıyorduk! Krizi kafamızı duvara vura vura atlatıyor, sonra kendimizi onca çirkinliğin ortasında çırılçıplak buluyorduk. Biz de toplumdan herhangi biri olabilmek, onların ihtiyaçlarına ihtiyaç duymak, onların yaptıklarını yapmak, onların güldüklerine gülmek, ağlamak istiyorduk belki ama...
Yine aynı senaryo... Temizlenmiş, evime dönmüştüm. Her şeye yeniden başlayacak, geçmişi unutacaktım. Çetin'i, sıradışı evliliğimi, Akinetonu, esrarı, Hakan'ı, yaşanan o deli dolu günleri ve eroini unutacaktım. (sayfa 113)
Ali Kemal'in gözlerindeki kararlılığı hatırlıyorum...
Gülay, Soner, Kayhan, Ali Kemal, Garbis... Hepsi beni bekliyor...
Ne yapmam gerektiğini biliyorum...
Evde yine hiç kimse yok. Hiç olmadılar ki! Küçükken, aslında bir prenses olduğumu, kral babamın iyi yetişmem için bana kocaman bir oyun oynadığını, çevremdeki herkesin oyuncu, her şeyin dekor olduğunu, sıradan bir insan gibi yetişirsem daha akıllı bir prenses olacağımı düşündükleri için bu saçma sapan şeyleri bana yaşattıklarını hayâl ederdim. Değilmiş, hâlâ kimse gelip beni sarayıma götürmedi.
Hayâl kurmak, çamaşır suyu içmek kadar zor!
Yazacak bir şeyim de kalmadığına göre... Evet, artık bitti, perde!
Eroin Güncesi, Kanat Güner, Era Yayıncılık
Ek: Kanat Güner'in kardeşi Sonat ile söyleşi
su an 27 yasindayim. ve yanlis hatirlamiyorsam bu kitabi 18 imde iken okumustum. en cok etkilendigim kitapti. her gencin okuyup ders almasini tavsiye ederim!
berna - 7 Mayıs 2007
bir daha okumaya cesaret edemedim...: (
derya - 8 Mayıs 2007
Hayatımda uyusturucu ile ilgili nekadar kitap varsa hepsini okumusuumdur ve her hafta bir kitap bitiririm ama bu bambaşka...
Bu kitaba o kadar cok ağladım ki anlatamam... Herkes yaşamak istediğini mi yaşıyor yaşamak istemediğini mi?
Seni seviyorum Güner...
Özcan Turnalı - 20 Haziran 2007 (8:55)
Ben bu kitapla 16 yaşımda tanıştım, hayatımda bazı şeyleri değiştirmeme yardımcı oldu, teşekkür ederim Kanat Güner hayatıma yeni anlamlar kattığın için...
Cansu - 22 Haziran 2007 (17:35)
ben bu kitabı okuduğumda 14-15 yaşları arasındaydım. çok etkileyici bir kitap. insan okurken sıkılmıyo. aynı kitabı 3 kere okudum ve kanat güner'in kitaplarını okumaya devam ediyorum ve tavsiye de ediyorum. şu an 18 yaşındayım:)
Barlas - 29 Haziran 2007 (23:57)
Evet kitap gerçekten çok etkileyici. Aslında bu güne kadar eroinle alakalı çok kitap okudum. Nedense bu konu hep ilgimi çekmiştir. Çoğunda merakla başlıyor. Ama Kanat Güner inki başka değil mi? Yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum? Zaten Kanat öldü. Ölümü tercih etti. Ve umut olmayınca yaşamanın pek anlamı kalmıyor. Mutsuz umutsuz hiç bir amacı olmayan bir insansanız bu kitap size bir çıkış yolu gösteriyor. Yani benim gibi insanlara. Ben etkilenmekten çok özendim onun yaşadıklarına. İnsan hem mutsuz üstüne de karamsar olunca tek çıkışının ölüm olduğunu düşünüyor. Bunun için yollar arıyordum ki karşıma bu kitap çıktı.
Biliyorum eroine filan başlamayacağım ama nedense bunu yazmak istedim. Onun yaşadıklarını yaşayıp ölmek isterdim. Zaten içinde bulunduğumuz dünya yaşanılacak gibi değil. Ama önemli olan mutluluğu yakalayabilmek. Bense mutluluğu aramaktan yoruldum. Bulacağımı da sanmıyorum. Bu yazdıklarımı belki kimse okumayacak ama yine de yazmak istiyorum. Kimisi uzunmuş deyip geçecek. Ama yine de yazıyorum. Belki bir gün ben de yazarım bir kitap hehe. İçinde bulunduğum ruh halini.
Her neyse burada hayat hikayemi yazmayacağım. Kitabımı bekleyin yeni bir oyun başlayacak sanırım. =)
Belen - 30 Haziran 2007 (00:00)
Bu kitabın çok etkileyici olduğu bir gerçek. İnsan okurken elinde olmadan kendi yaşamına son verip vermeme konusunu ve bunun doğru olup olmadığını sorguluyor.
Ama her sağlıklı düşünen kafa, okuduğu ya da işittiği şeylere belli bir sağduyu mesafesinden bakar. Kitabın yazarının intihar etmiş olması ve bunu gayet akıcı bir dille yazmış olması, kişiyi "intihar sükse yapan bir şeydir" diye bir sonuca götürüyorsa, bu olsa olsa böyle düşünenin hamlığını gösterir. Ham bir insan "ben öleyim de annem babam acı çeksin, intikamımı almış olayım" diye düşünebilir.
Anne babalar bencil ve kör olabilir -ki bana kalırsa çoğu öyledir- ama yine de olgun kişi, bütün bunların üzerine çıkabilen kişidir. İntiharsa bir kaçış. Kolayı seçme yolu. Uyuşturucunun her çeşidi de bence bir "kolay yola sapma" biçimidir zaten.
Tuğser Yalım - 1 Temmuz 2007 (10:56)
iyi gibi görünen ama asla iyi olamamış bir aile, yitik ve yılgın bir yaşam süren bir kız, yalnızlıktan bunalımlarını kimseye anlatamadan saçma sapan kişilerle vakit kaybeden, herşeyden önce ilgi bekleyen sevilmek isteyen ve daha nicelerini düşünen bir kız! ne söylenebilir bilmem ki... eroinle ilgili her kitabı okumama rağmen yanlışlıkla atladığım bir kitap olsa gerek eroin güncesi... kanat güner aslında bu kitabı ölümünün bir kanıtı nedeni olarak bizlere sunmamış, bir insanlık ayıbını tekrar tekrar yüzümüze vurmuş... 20 yaşındayım henüz. benim ve benim gibi diğer her gencin ders alması gereken bir durum ve OKUMASI GEREKEN BİR KİTAP!
Chelsa - 5 Temmuz 2007 (17:06)
Bu kitaptan kalan bir anahtar var bende. Bazen sıkışmış kimi kapıları açmaya yarıyor, bazen de can sıkıntısı perdelerini kaldıran bir parolaya dönüşüyor. Fındık'la birlikte doldurdukları defterde yazılı bu şifre.
"Hindistan'da kül olmak istiyorum, Pizzanın üzerinde mantar, Kapılarda zil olmak istiyorum, İstiyorum da istiyorum..."
Zil ne kadar canlıysa diğerleri o kadar ölü. Kapılarda zil olmayı isteme düşüncesi yolunda gitmeyen şeylere tepkiyi simgeliyor benim için. Aynı zamanda gaflet uykusundakileri dürtme, silkeleme, uyandırma anlamına da geliyor. Bir tür 'Zııııııııııııırrrrrr. Kalk, uyan hadi, bilinç kapılarını aç' diye bağırma hali.
Ayrıca ben de "kapılarda zil olmak istiyorum". Yeterince zırladıktan sonra cansız herhangi bir şey olunabilir.
Bu kitabı zamanında çok kurcaladım. Şu sıralar Derkenar okurları sayesinde hem bunu hem de ölümünden sonra yayınlanan kitabını (Ada 4-4910) tekrar kurcalamaya başladım.
Ölümünün kesinlikle bir kaza olduğuna inanıyorum. "Sahneden çıkacağı zaman" bana sorarsanız henüz gelmemişti. Hiçbir can ki aşırı doza karar verdiğinde 'yarın' için mal bırakmaz, oysa üzerinde vardı. Yarın yaşarken vardır, cansızken yoktur, ki bunu en iyi o bilirdi.
Sözü epey uzattım, diyeceğim o ki; Kanat Güner yaşasaydı son derece usta işi yazılar, öyküler ve romanlarını okuyacaktık bence. Yazdıklarının tamamı son derece çarpıcı bir yazı yolcuğunu teyit ediyor çünkü.
Ilkuş - 7 Temmuz 2007 (22:10)
ben kanat'ı henüz bu sene tanıdım. kitabına o kadar bağlandım ki sanki kaçacakmış gibi her an yanımda taşıyorum! şimdi 18 yaşındayım. hayatımın dönüm noktasında öss denilen canavarla cebelleşiyorum! beni anlıyordu sanki kanat. benim sorduklarımı sorup cevabını da benim için bulmuş sanki! keşke bırakıp gitmeseydi, onu özlüyorum. tanımasam da yaşamda eksik olması ağırıma gidiyo.
seni seviyorum kanat. umarım şimdi mutlusundur bi yerlerde...
Özge Çiftci - 16 Temmuz 2007 (22:39)
ben hayatmda pek çok kitab okudum ama beni böle etkileyen başka hiç bişe olmadı! bira içerken lütfen kanat için şisenin üzerindeki kağıtı yırtın ve kanatı anın olur mu!
Emre - 20 Ağustos 2007 (19:18)
uyuşturucu madde bağımlılığını anlatan gerçek bi hikaye. onu tanıyanlardan biri olan ben onun ne şartlarda yaşadığını en iyi bilenlerdenim. bu kitapta yazılmayan daha ne olaylar var. kanat eğer yaşasaydı kendini uyuşturucu maddelere vermeseydi çok iyi bi yazar olurduu
Tanık - 24 Ağustos 2007 (10:41)
Canim Kanat´im, sen keske gitmeseydin. Keske senin o güzel ruhun bize biraz daha ders verebilseydi. Yukarida olsan da seninleyim! Eroin Güncesi okunmasi gereken bir kitap.
Bit - 25 Eylül 2007 (12:07)
Bu kitabı 14 yaşımdayken okudum şu anda da 16 yaşındayım, liseye gidiyorum, etrafımda iyi kötü bi sürü insan var, bu kitap sayesinde dünyaya farklı bi açıdan bakmayı öğrendim, biraz korktuğumu itiraf edicem ama gerçeklerden kaçmamak lazım, kanat günerin yiğeni benim müzik öğretmenimdi, o da aynı kanat abla gibi içinden geldiği gibi konuşurdu, o önermişti bu kitabı sınıfımıza ve sadece ben merak edip almıştım, iyi ki de almışım, teşekkür ederim kanat bu kitap için, farkında olmadan işlediğin günahlar yüzünden cehennemlik te olsan yetişrilme tarzından dolayı hiç kimsenin ve hiç birşeyin seni kınayamıcanı biliyorum...
Tuba - 27 Ekim 2007 (20:59)
Yaşım 27. Bu gece hiç uyumadan bu kitabı okudum ve hayatımda bir şeylerin eksik olduğunu anladım. Eğer bu kitabı Kanat Güner ilk çıkardığında okusaydım belki de çok farklı bir hayatın içinde olmaktaydım. Ama hiçbirşey için geç değil. Kanat Güner'i rahmetle anıyorum, biliyorumki o şimdi arkadaşı Hakan'la gittiği o deniz kenarı kasabasındaki güzel evde şu anda potakal suyunu içerek denizi seyrediyor...
Sinan Çiftçi - 13 Aralık 2007 (07:37)
Eroin Güncesini 2 gün önce tiyatro olarak seyrettim... Korktum ve kendimi suçladım, biraz da utandım. Benim hayatım meğer ne kadar kusursuzmuş...
Seda Sipahi - 13 Aralık 2007 (17:20)
Eroin öyle bir maddedir ki verdiği o hazzın karşılığını en ağır şekilde alır. İnsanda kendisinden başka hiç bir değeri bırakmaz. Gururmuş şanmış şöhretmiş şerefmiş hepsi bir yalan olur. Güner kendisini Eroinin o korkunç girdapına bıraktığında sonunun ne olacağını bilmiyordu. Öğrendiğinde iş işten çoktan geçmişti. Yattığın yer nur olsun. Bu aşşağılık dünyanın asi kızı.
Serdar Fettah - 14 Aralık 2007 (16:00)
Selam kanat benım cewremde esrar eroın ex we benzerı kullanan arkadaslar war ne yaptıysam olmadı ne yapabılırım bu konuda bu arada ben hıc kullanmadım kullanmayıda dusunmuyorum
İsmet Turgut - 16 Aralık 2007 (03:13)
Selam İsmet. Bence ilk yapman gereken şey kendi anadilini hiç değilse asgari düzeyde okuyup yazmayı öğrenmek ve içinde bulunduğun bu hafif saloz görüntüden kurtulmak olabilir.
Mesela işe nokta ve virgülden ve bunların kullanıldığı yerlerden başlayabilirsin. Müteakiben üstüne nokta konulduğunda i olan ı harfi ve bizim dilimizde olmayan w ve x harfleri konusunda etrafından yardım alabilirsin. Daha sonraki aşamada "de" ve "da" eklerinin nerede ayrı nerede bitişik yazıldığı konusunda yüksek lisans eğitimi almanı önerebilirim.
Benim sana toprağın altından yapabileceğim yardım şimdilik bu kadar. Sevgiler.
Kanat Güner - 16 Aralık 2007 (08:22)
İsmet kardeşimiz altına yorum yazdığı bu yazıyı okumuş mu okumamış mı ben pek çözemedim.
Dumurcan - 18 Aralık 2007 (16:44)
Belki de Kanat'ın hayatta olmasını arzu ettiğini anlatmak istemiştir.
Celal Atasoy - 18 Aralık 2007 (20:00)
Biz hala ölmedik Kanat, seni çok özledik. Senden sonra Tango Caner de öldü.
Ben bıraktım, temizim artık. Geçen gün mezarının başında da anlattım sana, yine gelicem sana dular okuyacağım. Ölüm kötü bişey değil, sadece soğuk bişey, sen hep böyle derdin.
Deniz Akın - 17 Ocak 2008 (01:26)
Okudum kitabı. Sanki bi yerlerde beni izledi Kanat. Ağladım... O da ağladı... Keşke yaşasaydın, seni tanımadım ama bağlandım... Dönüm noktamsın. Hayata farklı bakmayı öğrettin. Sadece öss den ibaret diilmiş.
Ayca Kozan - 31 Ocak 2008 (22:18)
Sen öle bi kitap yazmışsın ki hala okunuyo. Ruhunu katmışsın. Her sayfasında ağladım, nedense bu konu canımı acıttı, senin canın yandı diye herhalde.
Violet - 6 Şubat 2008 (23:11)
Keşke yine o kilimlerin önüne kurulsak... Bu arada Tango Caner'i niye vurmuşlardı? İyi birisiydi, çok kötü bir şekilde öldü, orada rahat eder umarım.
Fatih - 7 Şubat 2008 (12:13)
Seni tanıdığımda sen çoktan gitmiştin...
Facebookta Kanat Güner'in grubu var, onu seven, onu anlayabilen, benim gibi keşkeyle başlayan cümleler kuran arkadaşlara duyurulur.
Spetsna - 8 Şubat 2008 (20:22)
Ne harikulade parlayarak söndün sen kanat. Sen söndün, parıltın hâlâ göz kamaştırıyor.
Kuzgun - 12 Mart 2008 (09:16)
Malesef herkes mezarını doldurur, giden kurtulur geride kalan da gideni takmaz, ders falan da almaz. Siz dışarıdakiler içerıdekini zaten fark edemez göremezsiniz. O yüzden yani gidene ah vah hikaye. Emin olun insanlar çok tehlikelidir. Rahmetli orda bi ufak çıtlatmış (tamam bi dahikine çantanı alır kaçarım), işte bu yalnızlığın ve çaresizliğin en net ifadesi. Emin olun herkes herkese masal gelir bi yerden sonra. Dedim ya herkes mezarını doldurur. O yüzden başı ne olursa olsun bu hikayelerin, sonu hep aynı finalle biter.
UNUTMAYIN, ŞEYTANIN DA Bİ VAZİFESİ VAR... Ve o hep mesaide... Haa şeytan mı kim? Belki ben belki sen belki o. Ama emin olun o sizin tanıdığınız biri...
Muhakkakki bi dostunuz. Asla uzakta aramayın. Bu yorum da küçük bi terazi kefesi olsun size tartın, bakalım ayıkabilecek misiniz.
Kımas - 17 Mart 2008 (00:55)
Aslında bir yorum yapmak gerekmiycek kadar açık ve net her şey. Görerek şahit olarak hatta içine girerek öğreniyoruz... Sadece bir an için en büyük güç herkesin yapmaya cesaret edemediğine balıklama dalmak istemektir... En gereksiz bilgelik de asıl olanı tüm pisliği daldıktan sonra görmektir... Yapılanların ardından aslaların önemi kalmadığı için hiçbir zaman söz veremez verseniz de tutamazsınız... Şeytanın en büyüğü insan, insanın da tek yapabildiği bahanelerdir (aile, arkadaş, çevre, v.s)... Aklınıza sığanlar fazlalaştıkça, gördükleriniz herkesten farklıysa, ufkunuzu genişletmek istersiniz, sonra tüm tahammüller sizi terk eder... Sadece kalem ve kağıt kalır baş ucunuzda. Evet gidilicek ama fark ettirilerek ibret verilerek gidilecek. Sonuçta her koyun kendi bacağından... Örnek aldıklarımıza dikkat edelim... Deneyerek ögrenmekten her zaman iyi sonuçlar elde edilmiyor...
Ahsen - 22 Mart 2008 (01:02)
Bu kitabı 1 saatte bitirdim. Ama bitmesini hiç istemedim. Sonunda ölüm olacağını biliyordum ama kabullenmek istemeden ağlayarak okudum. 19 yaşındayım ve üniversitedeyim. Kendimi şanslı hissediyorum böyle bataklara bulaşmadığım için. İnşallah bu kitaptan ders alır gençler ve başka kanatlar ölmez...
Yıldız - 1 Mayıs 2008 (10:31)
Tesadüfen karşıma çıkan bulduğumda çok geç olduğunu anladığım okunası dizelere imza atmış derin ama umut veren bilgi ve tecrübelerinden yararlanabilicek (anlayana) bi o kadar da okursan can yakan insanı kaçmaya iten harika yazar çılgın insan...
Aylarca arayıp bulamadığım kitabını burnumun dibinde bulabiliceğimi aklımn ucundan geçmesken bi okul çıkışı yan kitapcıda bulduğum kitabını eve gelene kadar otobüste yarılamıs, gozlerımn ağrıdığını bitirdiğimde anladığım yaklasık 1 2 saatimi alan beni bittiğinde ellerimle başımı sıkıştırıp düşünmeye iten saatlerce "nerdeyim, kimim, bu isyan niye, kime, neye, vb....." gibi soruları sorduran satırların içinde bulunduğu kitap... Her evde olması okunması gereken bi ailelerin de hataların yüzde 50sine neden olduğunu idrak etmeyi sağlayan ansiklopedi niteliğindeki cep kitabı...
Bağımlılığın kişisel bi sorun olmadığını belirten başedebilmenin kişisel olmadığının üstüne basan bi kadın, güzeldi zekiydi de üstelik... Toplumun akıl almaz kurallarına inattı yaptığı herşey.
Seviyorum, keşke yaşıyo olsaydıda karşılıklı birer bira içip dertleşseydik, bu defa masadaki konu uyuşturucu olmasaydı ama...
Peri ~ 4 Kasım 2008 (13:37)
Kitabı okumadım ama yirmi beş yıl eroinman bir ebeveynle yaşamak anlamamı sağlar mı Kanat Güner'i -ya da öfkelendirir mi yaşadığım acılara istinaden? Doğal olararak ürememe kararını tebrik ediyorum. Ya da tam tersi üreyip sevilmek arzusuna sevmekle başlamayı bir denese miydi acep?
Bunlar fikir jimnastikleri malûm olaya aldığım hiza bence nazik.
Ama kimse beni benim istediğim gibi sevmeyecek onu biliyorum ve kabullendim. Ve kimseden bunu istemeye hakkım olmadığını da.
Selin Yılmaz ~ 5 Kasım 2008 (12:58)
Yukarıdaki yorumların çoğunda "ah sen ne efsanevi bir kişiliktin Kanat" türünden bir mitleştirme eğilimi var. Aynı fikirde değilim.
Bahse konu kitabı ben de okudum ve rahmetli Kanat Güner'in zeki ama marazî bir kişiliği olduğunu düşündüm. Seçtiği yanlış yolun suçunu anne babasına, kocasına, arkadaşlarına atma eğilimi ve kendi sorumluluğunu es geçme eğilimi gördüm.
Kendine zarar vererek anneden ve babadan intikam almak çocukların sıklıkla başvurduğu bir davranış biçimidir, bir parça buna benziyor Kanat'ın inadı.
Gene de onu tüm yanlışlarıyla yüzleşmiş ve uyuşturucudan temizlenmiş biri olarak aramızda görmeyi isterdim. Keskin zekasıyla muhakkak ki aynı yolu izleyecek diğer insanlara söyleyeceği başka anlamlı sözleri de olurdu.
Selim Atak ~ 5 Kasım 2008 (14:14)
Kitabı okuyunca üzülmemek elde değil, umarım Kanat Güner okuyucularına iyi bir ders verir, ama ne olursa olsun mücadelesine devam etmeli ve ölümü seçmemeliydi.
Adem Akbıyık ~ 12 Kasım 2008 (03:48)
Şu an ben de 27 yaşındayım. Bu kitabı 20 yaşlarımda üniversite zamanımda okumuştum. Hiç bi zaman uyuşturucu kullanmadım. Ama bu kitap beni çok etkilemişti. Ve bana göre uyuşturucu benim o zamanlardaki psikopat sevgilimdi.
Breeze - 27 Nisan 2009 (12:39)
Şuan 15 yaşımdayım bi arkadaşımın tavsiyesi üzerine bu kitabı okuyacağım onun öncesinde fikir edinmek istedim çevremde birçok madde bağımlısı insan var ve onlara yaklaşmadan onları daha yakından tanımak istiyorum yarın bu ilk işim bu kitabı almak olucak teşekkürler
Büşra Bölen - 12 Temmuz 2009 (23:48)
Bu kitap bir tesadüf eseri elime geçti. Adı ve kapağı hoşuma gitti. Okuduğum ilk bi kaç sayfa sonrası bir madde bağımlısı gibi bağlandım kitaba bir kaç günde bitti. Her okuduğumda ressamın olduğu bölümler etkiledi özelliklede o son resim.
Kitabı tanıdığım herkese tavsiye ettim okumayan varsa kesinlikle şiddetle tavsiye ediyorum okuyun ve okutun.
Yusuf Tuncer - 18 Eylül 2009 (05:59)
Kitabı 4 gün önce sonunda aldım, 2 gün önce bitti, eroinle henüz tanışmadım belki ama tanışan arkadaşlarım sürekli bizi tanıştırmak istiyor... İrademle isteklerim arasında sürekli gelgitler yaşıyorum, umarım iradem baskın gelir de tanışmam o hayalî kahramanımla... Kanat Güner'in yaşaması son günlerde en çok istediğim şey... Eğer ki yaşasaydı onunla yaşadığım bu gelgitleri konuşma fırsatım olurdu ama ne yazık ki yaşamıyor... Uzun lâfın kısası, çevremde bulunan diğer Kanat Günerler umarım beni aralarına alamazlar...
Büşra Bölen - 29 Kasım 2009 (19:02)
Kanat yaşasaydı ve tekrar tekrar ölmesine rağmen devam etseydi keşke. Ama o küllerini de yaktıı... Bence orda çok uzaklardan bu satırları okurken bize önereceği yol ne kadar zor, acı ve yıkıcı olursa olsun gene bu yoldur...Yani hayatta kalmak...
Kendisini kınayamıyorum anlayabilen kimsenin de kınayacağını düşünmüyorum... Hayatta kalmama tercihini eleştiriyorum ama. Üremeyi istememe düşüncesine kapıları kapatmış olmasını da... Benim de böyle ideallerim yok ama "bir çocuğum olsun" fikrine kapıları sonuna kadar kapatmış değilim. Kendisi şimdi bir anne olsaydı onun da düşünceleri değişecekti ve böyle sonlanmayacaktıı belki de...Yarım kalan bir şeyler vardır çünkü her zaman.
Baran - 21 Aralık 2009 (02:57)
Her insan hayatında çoğu hatalar yapabilir ama önemli olan hatalarını fark edip kabullenmektir. Benim etrafımda da eroin kullanan insanlar oldu fakat hatalarını zor da olsa düzelttiler. Keşke kitabında yazdığın gibi Türkiye'de de araştırmalar yapılsaydı çoğu genç yanlışını düzeltebilirdi. Bu kitabı yazdığı için teşekkürler...;(
Tuba Kader - 22 Aralık 2009 (08:56)
Şu dünyaya kaç kere isyan ettik, kaç kere küfrettik, lânet yağdırdık... Ama güzel günlerimiz her zaman oldu. Tebessüm ettiğimiz her anın hatırına, hayat her şeye rağmen yaşamaya değer. İyi ki yaşadın Kanat, keşke daha fazla gülebilseydin...
Onur Yücal - 24 Mart 2010 (01:56)
Herkes hayatının belli dönemlerinde birçok sıkıntıyla karşılaşır.zorluklarla mücadele etmenin yolu beynini uyuşturmak degildir çünkü bu kendimizden verdigimiz ödündür. Anne babamızı biz seçmiyoruz ama hayatımızı seçebiliriz. Böyle olmak zorunda degil, o lânet maddeyi kullanmak sadece kendini sürünerek ölüme mahkûm etmektir, buna kimsenin hakkı yok bi insan bunları kendine yapmamalı, o zıkkımı bulamayınca nasıl acı çekiyolar hemen arayış içine giriyolar bulmak için çırpınıyolar, madem öle neden kendi hayatımız için böle çırpınmıyoruz, ne kadar hırpalarsa hırpalsın bu zalim hayat yıkılmadan onurumuzu yitirmeden ayakta durmaya direnmeliyiz, kimse madde kullanmaya özenmesin, bahane üretmek sebeb bulmak çok basit, arkasına gizlendigimiz bu sahte kişilik nereye kadar herkes kendi yolunun kurbanıdır, en büyük suçu kendimizde aramalıyız, çünkü yarın biz de anne baba olacağız, karamsar güçsüz kendini kaybetmiş bir insan olmak basittir, çünkü etrafta bu tip insanlar çok, onlardan biri olmamak için ne yaptığın önemlidir, altın çamura düşmeyle değerini yitirmez, çok zor zamanlarımız olsa da ayakta dimdik durmayı başarmak maharettir, yeter ki beynini ruhunu uyuşturma...
Ve asla kendininden vazgeçme...
Buse Özkan - 28 Temmuz 2010 (19:06)
Bir damla imandan yoksun bir gencin hayatından şah eser bir yapıt... İnşallah kimse bu yollara girmez.
İsyankar Bitlis - 15 Ocak 2011 (14:26)
Kanat hatalarının farkındaydı, yaptıklarının farkındaydı ve bu yolu (bu kadar kötü olabileceğini tahmin edemese de) bilerek seçti. Ve siz, mutlu ailelerde güllük gülistanlık, şımarık, el bebek gül bebek büyütülenler, Kanat'ın ailesini neden suçladığını, onlardan neden intikam almak istediğini asla anlayamazsınız! Suçlamayı bırakın artık. O öyle yaptı, böyle yaptı, şöyle iyiydi, böyle kötüydü... Kanat bu kitabı "Ben buyum!" demek için yazmadı mı? Eğer kitabı okudunuz da sadece onun suçlu olduğunu anladıysanız vay halinize! Yazık, çok yazık.
Ve tanıyanlara rica ediyorum eğer mesajımı görürlerse cevaplasınlar, bana Kanat'ı anlatsınlar, yaşadıklarını anlatsınlar...
Ceren - 24 Mart 2011 (10:45)
Çok çok mükemmel bir kitap 16 yaşında okudum hayatımı tamamen değiştirdi yalnız ikinci kitabı ben bulamıyorum almayı çok isterim bulan varsa.
Tuğçe Ece - 19 Ocak 2012 (01:47)
Kitap Kurdu
Sahibinden, Kullanılmamış Vicdan
Kâmuran Kızlak
Çalışanlar Kapitalizm tarafından daha iyi pozisyonda, daha bilerek ve daha profesyonelce düdükleniyorlar, işyerinde kendilerini sanki partonmuş gibi algılıyorlar, şirketin kârlılığı için gecelerini gündüzlerine katıyorlar, şirket yıllık kârını açıkladığında sevinçten taklalar atıyorlar, ait oldukları sınıfı unutuyorlar ve hatta hakir görüyorlar.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bilge Bozkurt
Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.
Beraber ve solo şarkılar; beğen, yorum yap, paylaş.
Erdem Abaka
Yanı başınızdayken hayatınızda olmasından şikâyet ettiğiniz bu köylü çocukları, Kürt meselesi ortadan kalktıktan sonra ait oldukları kastlarına gönderilmek üzere şimdilik yine sizlerin çıkarlarına hizmet ediyor. Yaşarken de kurtulamıyorlar sizden ölünce de.
Sevdikçe beni, sen kendini tanıdın
Deniz Türkoğlu
Bunca mutsuzluğun sebebi, "sahiciliğin" ağır faturasından kaçmakla ilgili olabilir mi? Şimdi biz, -bazılarımız, herhalde- vıcık vıcık sahte ve bir o kadar da samimiyetsiz miyiz yani?
Erdem Abaka
Terörle mücadele adına 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetler toplumsal hafızada izlerini hâlâ korumaktadır. Dönemin Başbakanlarından Tansu Çiller'in "Devlet için kurşun atan da şereflidir, kurşun yiyen de…" sözleri de öyle.
Deniz Türkoğlu
Susanların sabrına, tahammülüne, affediciliğine, yüzümü döndüğüm her yerde bir savaş narasının atıldığı bu memlekette, bugün, bu günlerde, her zamankinden çok inanmayı, en azından Adem'in bana öğrettiğinden daha da çok inanmayı, ne kadar istediğimi anlatamam.
Necdet Şen
Bir insan türü var oralarda, ki günahkâr Lût kavmi gibi hep birlikte gezip hep birlikte yiyip içip düzüşürler. Öyle bir kördüğümdür ki, hangi ipin ucunu tutsan pek çoğuna teğet geçebileceğin bir "akrabalık" ve "düşmanlık" haritası çıkar ortaya.
Deniz Türkoğlu
Okul mu, ne okulu? O olaydan sonra okulu bıraktım. Altın… Eskiden Altın'ı görmek için harcadığım özel çabanın aynını, bu kez onu görmemek için harcadım. Başardım da.
Ebru Gürsoy
Bir ara tuvalete gitti, döndüğünde pantalonundaki ıslaklık dikkatimi çekti. "Ne kadar sallarsan salla, dona düşer son damla!" deyişinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anladım.
Başka Bir Canlı'nın hakkını arayabilmek kendi hakkının bilincinde olmaktan geçer
Hülya Yalçın
Her şeyden ve bütün teknik ayrıntılardan önce bu hakkı insan olarak vatandaş olarak herkesin içine sindirmesi ve kullanmaya başlaması gereklidir. Kendi haklarını arayamayan, korkan, sinen çekinen bir insanın kedi, köpek, kuş, balık için bir şeyler yapabilme ihtimali azdır.
Zeynep Bozboğa
Bildiğiniz gibi değil, hakikatli biçimde bilmiyorum. Çoğu zaman bilmediğimi de bilemiyorum. Zira bilmemenin alâmeti susmak olmalı iken ben her bulduğum alanda bilmiş bilmiş cümleler kurabiliyorum.
Necdet Şen
Kanım dondu. Zaten karışmadığım bu lâkırdının dinleyicisi olmak bile battı o an. Kalkıp sessizce terkettim cenaze evini. O günlük bir tane ölü yeterdi, üstüne on milyon Kürt cenazesini daha eklemek kaldırabileceğim bir yük değildi.
Ne olacak memleketin hali Necdet?
Yücel Yaman
Necdet'in yazısı da benim de böylece bu konularda söylemek ve anlatmak istediğim acı gerçeklerden beslenen tezlerimin ne kadar gerçek olduğunu açıklamaya yetti. Necdet bile çağı anlamamış birisi gibi davrandı, çünkü yazıma "salata" dedi…
Deniz Türkoğlu
Eşitlik olmadığı andan itibaren, sözleşmeler suya düşer ve ondan sonrası zorla ele geçirmedir. Güvenemezsin. Velâkin: İnsana sonuna kadar güvenebilirsin. Çünkü o asil ve asli olandır.
Solcuyum, ruhuma hicranımı sardım da yine
Deniz Türkoğlu
Senin bu satır aralarından psikoloji çözen Allah vergisi mi desem, yoksa çilekeş hayatın getirisi mi, bu insanı ağlatan hallerin yok mu, Erdem'in "gönül solculuğu" lafına olduğu kadar işte buna da hastayım.
Betebe ve Çocukluk Hatıralarında Gezinti
Ahmet Faruk Yağcı
Karagümrük'e doğru yenilenen binaları ve harap evleri gördüm. Altında eskiden Stad sineması olan mozaik kaplı binanın ne korkunç bir estetiğe sahip olduğunu görüp ürperdim.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 201 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart