Kanat Güner
Elimde enjektör, öylece kalakaldım. Çok klasikti, ama ben de arkamda bir şeyler bırakmalıydım. En azından ölümü tercih ettiğimi bilmeliler, diye düşündüm.
Aslında hiç kimseye hiç bir şey borçlu değilim; alışverişi keseli çok oldu. Ama son kez bir iletişim denemesi yapabilirim. Uzaya gönderilen, hedefi yüz yıllarca ışık yılı uzakta olan sinyaller gibi.
Ne yazacağımı düşünürken yaşlanıp ecelimle ölmek istemiyorum, ama nasıl başlayacağımı da bilmiyorum. Şöyle başlasam mı mesela:
"Hey millet, ben ölmeye karar verdim, niye biliyor musunuz, çünkü yaşım 27'ye geldi dayandı, benim gibiler daha fazla yaşamamalı. Allah korusun, ya ölmeye değil de üremeye karar verseydim! Neyse ki aklım hâlâ başımda, sahneye girmem gereken yeri ayarlayamadım ama çıkmam gereken yeri biliyorum. Kendinize iyi bakın, kötü alışkanlıklardan uzak durun." (sayfa 5)
En azından aileme (benden nefret etsinler diye) bir şeyler açıklamalıyım. Benim yüzümden mahvoldular, çöktüler. Benden beklenmeyen her şeyi yaptım, onları çok utandırdım. Çünkü onlar beni, çevredekiler aman ne iyi çocuk yetiştirmişsiniz desinler diye büyüttüler. Hele annem...
Beni çok geç farketti 0. 17 yaşıma kadar karnımı doyurduğu, öğrenimimle ilgilendiği için kendini yeterli buldu. Kendine göre en büyük fedakârlığı yapıyordu çünkü: Babama katlanıyordu. (...)
Genelde annemi pek görmezdim; o çalışan bir anneydi. Diğer çocukların anneleri gibi evde oturup yemek yapamıyor, örgü öremiyordu. Çalışmak zorundaydı. Hep şikâyet ediyor ama aslında işini çok seviyordu. Bacaklarında varis vardı. Sabahın köründe gider, akşamın karanlığında gelirdi.
Bizi hep Türkçe bilmeyen, kötü kokan, köylü bakıcılar büyüttü. Hiç birini sevmedim. Onlarla dalga geçer, kandırır, sokağa kaçar, oyun oynardım. Sokağı hep eve tercih ettim.
10 yaşındayken hem ülkede hem evde darbe kafamı bayağı karıştırdı. Sokağa çıkma yasağı, askerler, polisler vardı ve annemle babam boşanıyorlardı: O sene annemle babamın doğup büyüdükleri, anneannemlerin, babaannemlerin yaşadıkları o lânet olası küçük Anadolu şehrine taşınmıştık. Artık annemle babam kavga ettiklerinde şehrin yarısı kavgaya karışıyordu. Anormal bir dedikodu ağı vardı. Çürük dişli, kıllı çeneler habire çalışıyor, habire skandal üretiyorlardı. (sayfa 6)
Ergenlik çağım tam anlamıyla dengesiz geçti. Dedikoducu memleketimizin gözünden hiç bir şey kaçmıyordu. hiç bir ayıp affedilmiyordu. Göğüslerim epeyce irileşmiş oldukları için bisiklete binme zevkinden mahrum bırakılmıştım. Hiç unutamıyorum; bakkalda mahallenin piçleriyle atışırken dedeme yakalanmış; banyoda annemden dayak yemiştim. Ciyak ciyak bağırıyordu: "O...pu mu olacaksın?" Yoo, orospu olmak gibi bir niyetim yoktu. Ama bütün sülâle bunun paniğini yaşıyordu ve ben onları bir anda şaşkına uğrattım. Ne mi yaptım? Namaz kılmaya başladım! Yırtık kotlarla, posterlerin ortasında kılıyordum ama, beş vakit kusursuz kılıyordum. Çok sıkılıyordum o lânet şehirden. Bir an önce üniversiteye kaçmalıydım.
Annemle babam da bir yandan kültürlü ebeveyn takılıp, öte yandan habire "millet ne der?" paranoyası yapıp beni allak bullak ediyordu.
Sigaraya 15 yaşında başladım. İçkiyle tanışmam çok çok önce olmuştu, babam sağolsun! "İstanbul'a git" dediği için de, "bak burası Taksim, şurası Kadıköy, burda karşıya geçmek için arabaların durmasını bekleme; sen geç onlar dururlar" deyip bırakıp gittiği için de sağolsun.
17 yaşındaydım, İstanbul'da yapayalnızdım.
NİHAYET ÖZGÜRDÜM! Fakülteye başlar başlamaz tokat, tokat, tokat... (sayfa 8)
Ya Allah yoksa?
Devlet, hükümet olmasa?
Para?
Bütün yaşayacağım bu dünyada olacaksa?
Karşı olma hakkım varsa?
Ya ben beni yönetenlerden daha zekiysem?
Niye bazı şeylere anlamasam da uymak zorundayım?
Şu kocaman dünyada bana niye bu kadar küçük bir rol verilmiş?
Ya seks?
Burnumu her deliğe sokmaya başladım. İlk delik, bütün fakültelerin marjinallerinin sığındığı sosyal etkinlik kulüpleri, yani tiyatro kulübü oldu. İnsanlar böyle yerlerde ya çiftleşiyor ya da masturbasyon yapıyorlardı. İlk sevgilimi orada buldum, uzun zaman da ona katlandım. (sayfa 9)
İstanbul'da özgürmüşüm, pöh! Dışarı çıkıyorsun, dolaşmak tek amacın ama itin biri anında keyfini kaçırıveriyor. Okula gidiyorsun; küçümseyip kaçıyorsun. Derslerden şimdiden tüymeye başladın. Bu özgürlük mü? Yok kızım yok! Sen özgür falan değilsin. Dört duvar arasında yıllanmış bir zavallının bile düşüncesinde, senin aciz fikirlerinden daha ileri bir özgürlük var. Tekrar okuldaki küçüklerin yanına da dönemezsin. İçmek istiyorum! Düşüncelerimden yorgun düşmek istemiyorum, yaşadıklarımdan mutlu olmak istiyorum. (sayfa 10)
Yeni yıla da arkadaşım olan Pakistan vatandaşı Hatol'un kardeşim dediği Gürcan adında bir çocuğun evinde girdim. Bir de, niyeyse bu Gürcan adındaki çocukla çıkmaya başladım. Hep ama hep aynı şeyi yaptım, sevgi aradım, sevgi istedim. Tatminsiz, doyumsuz, isterik bir şekilde, en çok sevgiye ihtiyaç duydum. Çalışan annenin yol açtığı, özellikle prensiplerine sonuna kadar bağlı bir cumhuriyet öğretmeninin aşırı soğukluğunun neden olduğu, oral veya anal veya buluğ çağında takılmışlık olabilir durumum. Freudyen de bakabiliriz, cinsel tatminsizlik diye de kestirip atabiliriz. (sayfa 17)
Bazen düşünüyorum da, ben annemle babamdan nefret ediyorum galiba. Onları en fazla üzen şeyin benim başıma gelen kötü şeyler olduğunu farkettiğimden beri, kendime zarar vererek onlardan intikam alıyorum. Evet, öylesine nefret ediyorum o gereksiz ikiliden. Kendime baktıkça o ikisinin biraraya gelmiş olmasına daha fazla sinirleniyorum. (...)
Çetin'le evlenmem de bu planın bir parçası olabilir ama o cinnet aşkları için geçerli midir ki? Evet cinneti de dibine kadar yaşıyorduk, aşkı da (seks hariç). (sayfa 29)
Normalde kocalar işten veya evden aranır değil mi? Biz birbirimizi kaybettik mi köprüaltına ,Gitarcı'ya (sanırım Kemancı'yı kastediyor) gidip oturuyorduk. Diğeri muhakkak oraya geliyordu. Bu arada Gitarcı epeyce kalabalıklaşmış, rockerların yeri haline gelmişti. Yani alkoliklerin, yani uyuşturucu bağımlılarının, hapçıların; yani toplumla barışık olmamayı tercih eden, sert görünerek hassaslıklarını gizlemeye çalışan, biçimciliği yırtık kotlarla yıkmaya uğraşan, çoğunluğun kaka serseri deyip görmezden geldiği veya peşine takılıp dalga geçtiği bitli serserileriz ve hepimiz Gitarcı'dayız.
Demek ki sürü ruhu bizde de varmış. Bu yarı meyhane, yarı bar, kafeden bozma mekânda bir arada olmaya çalışıyoruz. Sorun bit'se, nasıl olsa bit hepimizde var. Daha iyisi, birbirimize hiç bir şey açıklamak zorunda değildik. Soner de öyle yaptı, hiç bir açıklamada bulunmadan gitti. (sayfa 31)
Bazen onun ailesinden, bazen bizimkilerden bir miktar para geliyor; bazen de Çınaraltı'na gidip kitap satıyorduk. Ben bir ara dublaj yapmaya çalıştım; sanatçı zannedilen soytarılarımızın kıçını yalamayınca pek sevilmedim. Bir gün işe yırtık kotumla gitmiştim, saygıdeğer aktristlerimizden biri beni görünce önce şuh bir kahkaha attı, sonra "ah canım, ne bu halin, gelirken tecavüz mü ettiler?" dedi. Ben de "evet, ilk tecavüzümdü, çok korktum" dedim ve ekledim,"siz ilkinde ne hissetmiştiniz?" O günden sonra bana pek rol vermediler.
Ben yine arada okula, tiyatro kulübüne falan gidiyordum. Çetin hiç bir şey yapmıyordu. Arıza kişiliklerimiz yüzünden periyodik olarak korkunç kavgalar yaşıyorduk. (sayfa 34)
Ben kriz geçiriyordum, onlar muhabbet ediyorlardı. Dokuzuncu kattan yan dairenin balkonuna geçmeye kalkınca kapıyı açtılar. Gecenin dördünde Güneşli'den Cerrahpaşa'ya parasız pulsuz nasıl gittim, bilmiyorum. Psikiyatrideki nöbetçi doktoru hatırlıyorum: "Peki sana ne yapalım, ne istiyorsun? İlaç istemiyorsun, uyumak istemiyorsun, ne istiyorsun?" diyordu. "Altı sene sen okudun fakültede. Ben mi söyliycem sana ne yapacağını?" deyip çıktım. Geriye nasıl döndüğümü gene hatırlamıyorum. Kafayı yediğime eminim artık. (sayfa 35)
Oyuncudan çok devrimci insanlarla, ajite bir oyunda ne işim vardı bilemiyordum. Ama güzel bir oyun çıkarabilmek için elimden ne gelirse yapıyordum. Para yoktu, her şeyi yoktan var ediyorduk. Grubun içinde "Yalan Rüzgârı" nı ikiye katlayacak kadar adi entrikalar dönüyordu. Yönetmen karısının yanında oyuncusuyla aşk yaşıyor, kulis dedikodularla karışıp duruyordu. Zaten hemen iki ayrı taraf oluştu. İkili, üçlü kavgalar başladı.
Savundukları şeylere karşı değildim; ben de düzenden şikâyetçiydim. Deniz'in resmine bakıp "Aşkolsun çocuk, aşkolsun" derken benim de gözlerim doluyor, marş söylerken benim de yüreğim kabarıyordu. Ama daha kendi kişilikleriyle sorunları olan, kompleksleriyle başa çıkamayan bu insanların emek, halk, devrim derken süphanekeyi okuyan yedi yaşındaki bir veletten pek farkları kalmıyor, birbirlerinden özeleştiri falan istedikleri o ciddi tartışmalarda "benim babam-senin baban" kavgası yapan çocukları andırıyorlardı.
Ne kadar pembe bakmaya çalışırsam çalışayım, ne kadar görmemezlikten gelirsem geleyim onlar masturbasyon yapıyorlardı. Dişe dokunur bir şeyler yapamıyor, daha önemlisi yıkamıyorlardı. En çirkin durum ise onların da paraya tapması, onların da birbirlerini sömürmesiydi. (sayfa 58)
Sürekli pis pis kokarak terliyor, ilaçlarla uyutuluyordum. Serumlar sayesinde yüzüm kendine gelmişti. Krizi atlatmıştım, artık çıkmam gerektiğini düşünüyordum. Doktorum iki ay kalmam gerektiğini, daha tedaviye başlamadıklarını söyledi. Orada değil iki ay, bir gün bile kalamazdım.
Demirli pencereler ve deliler beni bunaltıyorlardı artık. Babamı çağırıp burdan çıkmalıydım. Evime gitmek, içki içmek, müzik dinlemek istiyordum. "H"den uzak durmaya kararlıydım. Uslu uslu Çetin'i bekleyecek, o döndüğünde ise sessiz sakin evimde oturacaktım. Doktorluk yapmayacak olsam da okulu bitirecek, ailemi sevindirecektim.
Babam geldi, ona her şeyi anlattım. Her zamanki gibi anlayışlı, sıcak, sevecendi. Hemen çıkış işlemlerimi halledip beni eve götürdü. Evimi çok özlemiştim, babam gidene kadar evden hiç çıkmadım. Ama babam gidince... (sayfa 67)
Bu arada "H" sınır tanımıyor, bütün barlara, kafelere, okullara girebiliyordu. İlk iğnemden bu yana kim bilir kaç paket "H", kaç paket limon tuzu ve enjektör harcamışımdır hesaplayamam. Üstelik bunların pek çoğu "son paket, son iğne" adını aldılar. Şu anda daktilomun yanıda duranın da adı son! Halbuki son sevgilinizi bilemeyeceğiniz gibi son iğnenizi de hiç bir zaman bilemiyorsunuz. (sayfa 82)
Artık Hakan'la birlikteyken olduğu gibi para bulamıyordum. Ya tanıdıkların beşbin, onbinlerini alıyordum ya da tanımadıklarıma sinyal çekiyordum: "Afedersiniz efendim, acaba on bin liranız var mı? Benim yol param kalmamış da." Küfreden de oluyordu, "utanmıyor musun?" diyen de. Utanıyordum ama utanmak hastalıktan, krizden daha katlanılır bir şeydir demek istiyordum, o karın ağrılarını, kemik ağrılarını siz bilmezsiniz demek istiyordum, tamam bir dahaki sefere çantanızı alır kaçarım demek istiyordum!
Ama cevap vermeye hakkım yoktu, çünkü dileniyordum. Ve aslında onbin onbin yüzlerce insandan para istemek, aşağılanmayı kabul etmek dünyanın en zor işidir. Meslek olarak dilenciliği seçmemişseniz, yapamazsınız. Ama eroinmansanız, eroine para yetiştirmenin (topluma veya kendinize en az zarar veren) tek yoludur bu. Çünkü çalışamazsınız, çalışsanız bile paranız hiç bir zaman eroine yetecek kadar olmaz.
Her geçen gün bir gün öncesinden daha fazla maddeye ihtiyaç duyarsınız. Çılgın bir girdaptır bu ve işin en kötü yanı, sanıldığı gibi iğneyi çakınca dünya toz pembe olmaz. Her şeyi unutup hülyalara dalamazsınız; aksine her şeyi olabildiğince çıplak, bütün çirkinliğiyle farkedersiniz ama kendinizi dışarıda, olayları bir camın ardında seyrediyor sanırsınız. Sizi pek fazla rahatsız etmez olup bitenler. Direkt size sataşan olmadıkça kimseyle alışverişiniz olmaz. Ailenize, sevgilinize, hiç kimseye ihtiyacınız kalmaz.
Sanırım beni yanıltan, kandıran yönü buydu. "H"'den önce hep birilerine, birilerinin sevgisine ihtiyaç duydum, yalnızlıktan korktum, kaçtım. Ama "H" ile yalnızlık hiç ama hiç koymuyordu. Beni sevdiğini söyleyen, beni sever görünen insanlar vücuduma o kadar zarar verdiler ki, yüzümdeki façaların yanında iğne izleri o kadar masum kalıyordu ki, "H"'i bırakıp tekrar o sevgi kaosuna dönemiyordum. (sayfa 90)
Kısaca şöyle diyebilirim: Bu sonuç, benim için uygun görülen beyaz gömlekli, paralı, çoluklu çocuklu senaryodan daha çekiciydi. En azından bu senaryoyu ben yazdım, ben oynadım. Başkalarının senaryolarında figüran olmadım. İs-te-di-ği-mi yaptım. Sürünün dümen suyunda şekillenmeyen kişisel istenç hangi yönde olursa olsun hakiki bir şeydir. Şu anda bir zavallıyım ama kendini bir şey zanneden, aslında koyuna dönüşmüş, aciz bir doktor olmadığım için de memnunum.
Sizin hâlâ yanına bile yaklaşamadığınız bir dolu duyguyu dibine kadar yaşadığım için de memnunum. Aptal olmadığım için eroinman olduğumun farkındayım; sizin farkında olduğunuz şeyleri ne çok merak ediyorum, bir bilseniz!
Senelerce aralarında olmak, onları çok iyi tanıyor olmak, beyaz gömleklilerin bana yaklaşmasını, yardımını imkânsızlaştırıyor, karşılıklı sinirlenip duruyorduk. Benden bir sürü şey anlatmamı istiyorlar, ben anlatırken onlar kendi işlerine gelen kısmını dinleyip, gerisini duymamazlıktan geliyorlardı. Muhabbetlerine çok fazla katlanamadım.
Diğer hastalar, yani diğer cankiler ise o kadar tanıdıktı ki, konuşmamıza gerek kalmıyordu. Yaşadıklarımız, anılarımız, tanıdıklarımız, ağrılarımız, sancılarımız aynıydı, sonumuz da...
Belli bir kültür ve terbiye ile büyütülmüş, maddi sıkıntı çekmemiş ama hep en çalışkan, en olgun, en terbiyeli olmak zorunda kalmış çocuklardık. Çoğumuzun ailesi ya boşanmış ya da çocukları yani bizler yüzünden ayrılamadıkları için senelerce kavga gürültü birbirlerine katlanan ebeveynlerdi. Birkaç gurbetçi dışında hep doktor, mühendis, öğretmen vb. mesleklere sahipti anne babalarımız. Bize pahalı oyuncaklar alıp güzel okullarda okutmuşlardı. Bizler de bir zamanların en iyi öğrencileri olmuş, zekâmızı, yeteneklerimizi ispatlamış, onların deyimiyle bir noktadan sonra kötü arkadaşlar falan yüzünden sapıtmıştık. Hiç bir anne baba kendinde kusur aramıyor, hep aynı tekerlemeyi söylüyordu: "Çalıştım, çabaladım, yemedim yedirdim, okusun, adam olsun diye elden geleni yaptım, bir dediğini iki etmedim ama şimdi onun bize yaptığına bak, vallahi yaşlandım, çöktüm, ölümüm bu çocuk yüzünden olacak, doktor, hastane her şeyi denedik gene başlıyor, gene kullanıyor..."
Evet, gene kullanıyorduk! Krizi kafamızı duvara vura vura atlatıyor, sonra kendimizi onca çirkinliğin ortasında çırılçıplak buluyorduk. Biz de toplumdan herhangi biri olabilmek, onların ihtiyaçlarına ihtiyaç duymak, onların yaptıklarını yapmak, onların güldüklerine gülmek, ağlamak istiyorduk belki ama...
Yine aynı senaryo... Temizlenmiş, evime dönmüştüm. Her şeye yeniden başlayacak, geçmişi unutacaktım. Çetin'i, sıradışı evliliğimi, Akinetonu, esrarı, Hakan'ı, yaşanan o deli dolu günleri ve eroini unutacaktım. (sayfa 113)
Ali Kemal'in gözlerindeki kararlılığı hatırlıyorum...
Gülay, Soner, Kayhan, Ali Kemal, Garbis... Hepsi beni bekliyor...
Ne yapmam gerektiğini biliyorum...
Evde yine hiç kimse yok. Hiç olmadılar ki! Küçükken, aslında bir prenses olduğumu, kral babamın iyi yetişmem için bana kocaman bir oyun oynadığını, çevremdeki herkesin oyuncu, her şeyin dekor olduğunu, sıradan bir insan gibi yetişirsem daha akıllı bir prenses olacağımı düşündükleri için bu saçma sapan şeyleri bana yaşattıklarını hayâl ederdim. Değilmiş, hâlâ kimse gelip beni sarayıma götürmedi.
Hayâl kurmak, çamaşır suyu içmek kadar zor!
Yazacak bir şeyim de kalmadığına göre... Evet, artık bitti, perde!
Eroin Güncesi, Kanat Güner, Era Yayıncılık
Ek: Kanat Güner'in kardeşi Sonat ile söyleşi
su an 27 yasindayim. ve yanlis hatirlamiyorsam bu kitabi 18 imde iken okumustum. en cok etkilendigim kitapti. her gencin okuyup ders almasini tavsiye ederim!
berna - 7 Mayıs 2007
bir daha okumaya cesaret edemedim... :(
derya - 8 Mayıs 2007
Hayatımda uyusturucu ile ilgili nekadar kitap varsa hepsini okumusuumdur ve her hafta bir kitap bitiririm ama bu bambaşka...
Bu kitaba o kadar cok ağladım ki anlatamam... Herkes yaşamak istediğini mi yaşıyor yaşamak istemediğini mi?
Seni seviyorum Güner...
Özcan Turnalı - 20 Haziran 2007 (8:55)
Ben bu kitapla 16 yaşımda tanıştım, hayatımda bazı şeyleri değiştirmeme yardımcı oldu, teşekkür ederim Kanat Güner hayatıma yeni anlamlar kattığın için...
Cansu - 22 Haziran 2007 (17:35)
ben bu kitabı okuduğumda 14-15 yaşları arasındaydım. çok etkileyici bir kitap. insan okurken sıkılmıyo. aynı kitabı 3 kere okudum ve kanat güner'in kitaplarını okumaya devam ediyorum ve tavsiye de ediyorum. şu an 18 yaşındayım:)
Barlas - 29 Haziran 2007 (23:57)
Evet kitap gerçekten çok etkileyici. Aslında bu güne kadar eroinle alakalı çok kitap okudum. Nedense bu konu hep ilgimi çekmiştir. Çoğunda merakla başlıyor. Ama Kanat Güner inki başka değil mi? Yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum? Zaten Kanat öldü. Ölümü tercih etti. Ve umut olmayınca yaşamanın pek anlamı kalmıyor. Mutsuz umutsuz hiç bir amacı olmayan bir insansanız bu kitap size bir çıkış yolu gösteriyor. Yani benim gibi insanlara. Ben etkilenmekten çok özendim onun yaşadıklarına. İnsan hem mutsuz üstüne de karamsar olunca tek çıkışının ölüm olduğunu düşünüyor. Bunun için yollar arıyordum ki karşıma bu kitap çıktı.
Biliyorum eroine filan başlamayacağım ama nedense bunu yazmak istedim. Onun yaşadıklarını yaşayıp ölmek isterdim. Zaten içinde bulunduğumuz dünya yaşanılacak gibi değil. Ama önemli olan mutluluğu yakalayabilmek. Bense mutluluğu aramaktan yoruldum. Bulacağımı da sanmıyorum. Bu yazdıklarımı belki kimse okumayacak ama yine de yazmak istiyorum. Kimisi uzunmuş deyip geçecek. Ama yine de yazıyorum. Belki bir gün ben de yazarım bir kitap hehe. İçinde bulunduğum ruh halini.
Her neyse burada hayat hikayemi yazmayacağım. Kitabımı bekleyin yeni bir oyun başlayacak sanırım. =)
Belen - 30 Haziran 2007 (00:00)
Bu kitabın çok etkileyici olduğu bir gerçek. İnsan okurken elinde olmadan kendi yaşamına son verip vermeme konusunu ve bunun doğru olup olmadığını sorguluyor.
Ama her sağlıklı düşünen kafa, okuduğu ya da işittiği şeylere belli bir sağduyu mesafesinden bakar. Kitabın yazarının intihar etmiş olması ve bunu gayet akıcı bir dille yazmış olması, kişiyi "intihar sükse yapan bir şeydir" diye bir sonuca götürüyorsa, bu olsa olsa böyle düşünenin hamlığını gösterir. Ham bir insan "ben öleyim de annem babam acı çeksin, intikamımı almış olayım" diye düşünebilir.
Anne babalar bencil ve kör olabilir -ki bana kalırsa çoğu öyledir- ama yine de olgun kişi, bütün bunların üzerine çıkabilen kişidir. İntiharsa bir kaçış. Kolayı seçme yolu. Uyuşturucunun her çeşidi de bence bir "kolay yola sapma" biçimidir zaten.
Tuğser Yalım - 1 Temmuz 2007 (10:56)
iyi gibi görünen ama asla iyi olamamış bir aile, yitik ve yılgın bir yaşam süren bir kız, yalnızlıktan bunalımlarını kimseye anlatamadan saçma sapan kişilerle vakit kaybeden, herşeyden önce ilgi bekleyen sevilmek isteyen ve daha nicelerini düşünen bir kız! ne söylenebilir bilmem ki... eroinle ilgili her kitabı okumama rağmen yanlışlıkla atladığım bir kitap olsa gerek eroin güncesi... kanat güner aslında bu kitabı ölümünün bir kanıtı nedeni olarak bizlere sunmamış, bir insanlık ayıbını tekrar tekrar yüzümüze vurmuş... 20 yaşındayım henüz. benim ve benim gibi diğer her gencin ders alması gereken bir durum ve OKUMASI GEREKEN BİR KİTAP!
Chelsa - 5 Temmuz 2007 (17:06)
Bu kitaptan kalan bir anahtar var bende. Bazen sıkışmış kimi kapıları açmaya yarıyor, bazen de can sıkıntısı perdelerini kaldıran bir parolaya dönüşüyor. Fındık'la birlikte doldurdukları defterde yazılı bu şifre.
"Hindistan'da kül olmak istiyorum, Pizzanın üzerinde mantar, Kapılarda zil olmak istiyorum, İstiyorum da istiyorum..."
Zil ne kadar canlıysa diğerleri o kadar ölü. Kapılarda zil olmayı isteme düşüncesi yolunda gitmeyen şeylere tepkiyi simgeliyor benim için. Aynı zamanda gaflet uykusundakileri dürtme, silkeleme, uyandırma anlamına da geliyor. Bir tür 'Zııııııııııııırrrrrr. Kalk, uyan hadi, bilinç kapılarını aç' diye bağırma hali.
Ayrıca ben de "kapılarda zil olmak istiyorum". Yeterince zırladıktan sonra cansız herhangi bir şey olunabilir.
Bu kitabı zamanında çok kurcaladım. Şu sıralar Derkenar okurları sayesinde hem bunu hem de ölümünden sonra yayınlanan kitabını (Ada 4-4910) tekrar kurcalamaya başladım.
Ölümünün kesinlikle bir kaza olduğuna inanıyorum. "Sahneden çıkacağı zaman" bana sorarsanız henüz gelmemişti. Hiçbir can ki aşırı doza karar verdiğinde 'yarın' için mal bırakmaz, oysa üzerinde vardı. Yarın yaşarken vardır, cansızken yoktur, ki bunu en iyi o bilirdi.
Sözü epey uzattım, diyeceğim o ki; Kanat Güner yaşasaydı son derece usta işi yazılar, öyküler ve romanlarını okuyacaktık bence. Yazdıklarının tamamı son derece çarpıcı bir yazı yolcuğunu teyit ediyor çünkü.
Ilkuş - 7 Temmuz 2007 (22:10)
ben kanat'ı henüz bu sene tanıdım. kitabına o kadar bağlandım ki sanki kaçacakmış gibi her an yanımda taşıyorum! şimdi 18 yaşındayım. hayatımın dönüm noktasında öss denilen canavarla cebelleşiyorum! beni anlıyordu sanki kanat. benim sorduklarımı sorup cevabını da benim için bulmuş sanki! keşke bırakıp gitmeseydi, onu özlüyorum. tanımasam da yaşamda eksik olması ağırıma gidiyo.
seni seviyorum kanat. umarım şimdi mutlusundur bi yerlerde...
Özge Çiftci - 16 Temmuz 2007 (22:39)
ben hayatmda pek çok kitab okudum ama beni böle etkileyen başka hiç bişe olmadı! bira içerken lütfen kanat için şisenin üzerindeki kağıtı yırtın ve kanatı anın olur mu!
Emre - 20 Ağustos 2007 (19:18)
uyuşturucu madde bağımlılığını anlatan gerçek bi hikaye. onu tanıyanlardan biri olan ben onun ne şartlarda yaşadığını en iyi bilenlerdenim. bu kitapta yazılmayan daha ne olaylar var. kanat eğer yaşasaydı kendini uyuşturucu maddelere vermeseydi çok iyi bi yazar olurduu
Tanık - 24 Ağustos 2007 (10:41)
Canim Kanat´im, sen keske gitmeseydin. Keske senin o güzel ruhun bize biraz daha ders verebilseydi. Yukarida olsan da seninleyim! Eroin Güncesi okunmasi gereken bir kitap.
Bit - 25 Eylül 2007 (12:07)
Bu kitabı 14 yaşımdayken okudum şu anda da 16 yaşındayım, liseye gidiyorum, etrafımda iyi kötü bi sürü insan var, bu kitap sayesinde dünyaya farklı bi açıdan bakmayı öğrendim, biraz korktuğumu itiraf edicem ama gerçeklerden kaçmamak lazım, kanat günerin yiğeni benim müzik öğretmenimdi, o da aynı kanat abla gibi içinden geldiği gibi konuşurdu, o önermişti bu kitabı sınıfımıza ve sadece ben merak edip almıştım, iyi ki de almışım, teşekkür ederim kanat bu kitap için, farkında olmadan işlediğin günahlar yüzünden cehennemlik te olsan yetişrilme tarzından dolayı hiç kimsenin ve hiç birşeyin seni kınayamıcanı biliyorum...
Tuba - 27 Ekim 2007 (20:59)
Yaşım 27. Bu gece hiç uyumadan bu kitabı okudum ve hayatımda bir şeylerin eksik olduğunu anladım. Eğer bu kitabı Kanat Güner ilk çıkardığında okusaydım belki de çok farklı bir hayatın içinde olmaktaydım. Ama hiçbirşey için geç değil. Kanat Güner'i rahmetle anıyorum, biliyorumki o şimdi arkadaşı Hakan'la gittiği o deniz kenarı kasabasındaki güzel evde şu anda potakal suyunu içerek denizi seyrediyor...
Sinan Çiftçi - 13 Aralık 2007 (07:37)
Eroin Güncesini 2 gün önce tiyatro olarak seyrettim... Korktum ve kendimi suçladım, biraz da utandım. Benim hayatım meğer ne kadar kusursuzmuş...
Seda Sipahi - 13 Aralık 2007 (17:20)
Eroin öyle bir maddedir ki verdiği o hazzın karşılığını en ağır şekilde alır. İnsanda kendisinden başka hiç bir değeri bırakmaz. Gururmuş şanmış şöhretmiş şerefmiş hepsi bir yalan olur. Güner kendisini Eroinin o korkunç girdapına bıraktığında sonunun ne olacağını bilmiyordu. Öğrendiğinde iş işten çoktan geçmişti. Yattığın yer nur olsun. Bu aşşağılık dünyanın asi kızı.
Serdar Fettah - 14 Aralık 2007 (16:00)
Selam kanat benım cewremde esrar eroın ex we benzerı kullanan arkadaslar war ne yaptıysam olmadı ne yapabılırım bu konuda bu arada ben hıc kullanmadım kullanmayıda dusunmuyorum
İsmet Turgut - 16 Aralık 2007 (03:13)
Selam İsmet. Bence ilk yapman gereken şey kendi anadilini hiç değilse asgari düzeyde okuyup yazmayı öğrenmek ve içinde bulunduğun bu hafif saloz görüntüden kurtulmak olabilir.
Mesela işe nokta ve virgülden ve bunların kullanıldığı yerlerden başlayabilirsin. Müteakiben üstüne nokta konulduğunda i olan ı harfi ve bizim dilimizde olmayan w ve x harfleri konusunda etrafından yardım alabilirsin. Daha sonraki aşamada "de" ve "da" eklerinin nerede ayrı nerede bitişik yazıldığı konusunda yüksek lisans eğitimi almanı önerebilirim.
Benim sana toprağın altından yapabileceğim yardım şimdilik bu kadar. Sevgiler.
Kanat Güner - 16 Aralık 2007 (08:22)
İsmet kardeşimiz altına yorum yazdığı bu yazıyı okumuş mu okumamış mı ben pek çözemedim.
Dumurcan - 18 Aralık 2007 (16:44)
Belki de Kanat'ın hayatta olmasını arzu ettiğini anlatmak istemiştir.
Celal Atasoy - 18 Aralık 2007 (20:00)
Biz hala ölmedik Kanat, seni çok özledik. Senden sonra Tango Caner de öldü.
Ben bıraktım, temizim artık. Geçen gün mezarının başında da anlattım sana, yine gelicem sana dular okuyacağım. Ölüm kötü bişey değil, sadece soğuk bişey, sen hep böyle derdin.
Deniz Akın - 17 Ocak 2008 (01:26)
Okudum kitabı. Sanki bi yerlerde beni izledi Kanat. Ağladım... O da ağladı... Keşke yaşasaydın, seni tanımadım ama bağlandım... Dönüm noktamsın. Hayata farklı bakmayı öğrettin. Sadece öss den ibaret diilmiş.
Ayca Kozan - 31 Ocak 2008 (22:18)
Sen öle bi kitap yazmışsın ki hala okunuyo. Ruhunu katmışsın. Her sayfasında ağladım, nedense bu konu canımı acıttı, senin canın yandı diye herhalde.
Violet - 6 Şubat 2008 (23:11)
Keşke yine o kilimlerin önüne kurulsak... Bu arada Tango Caner'i niye vurmuşlardı? İyi birisiydi, çok kötü bir şekilde öldü, orada rahat eder umarım.
Fatih - 7 Şubat 2008 (12:13)
Seni tanıdığımda sen çoktan gitmiştin...
Facebookta Kanat Güner'in grubu var, onu seven, onu anlayabilen, benim gibi keşkeyle başlayan cümleler kuran arkadaşlara duyurulur.
Spetsna - 8 Şubat 2008 (20:22)
Ne harikulade parlayarak söndün sen kanat. Sen söndün, parıltın hâlâ göz kamaştırıyor.
Kuzgun - 12 Mart 2008 (09:16)
Malesef herkes mezarını doldurur, giden kurtulur geride kalan da gideni takmaz, ders falan da almaz. Siz dışarıdakiler içerıdekini zaten fark edemez göremezsiniz. O yüzden yani gidene ah vah hikaye. Emin olun insanlar çok tehlikelidir. Rahmetli orda bi ufak çıtlatmış (tamam bi dahikine çantanı alır kaçarım), işte bu yalnızlığın ve çaresizliğin en net ifadesi. Emin olun herkes herkese masal gelir bi yerden sonra. Dedim ya herkes mezarını doldurur. O yüzden başı ne olursa olsun bu hikayelerin, sonu hep aynı finalle biter.
UNUTMAYIN, ŞEYTANIN DA Bİ VAZİFESİ VAR... Ve o hep mesaide... Haa şeytan mı kim? Belki ben belki sen belki o. Ama emin olun o sizin tanıdığınız biri...
Muhakkakki bi dostunuz. Asla uzakta aramayın. Bu yorum da küçük bi terazi kefesi olsun size tartın, bakalım ayıkabilecek misiniz.
Kımas - 17 Mart 2008 (00:55)
Aslında bir yorum yapmak gerekmiycek kadar açık ve net her şey. Görerek şahit olarak hatta içine girerek öğreniyoruz... Sadece bir an için en büyük güç herkesin yapmaya cesaret edemediğine balıklama dalmak istemektir... En gereksiz bilgelik de asıl olanı tüm pisliği daldıktan sonra görmektir... Yapılanların ardından aslaların önemi kalmadığı için hiçbir zaman söz veremez verseniz de tutamazsınız... Şeytanın en büyüğü insan, insanın da tek yapabildiği bahanelerdir (aile, arkadaş, çevre, v.s)... Aklınıza sığanlar fazlalaştıkça, gördükleriniz herkesten farklıysa, ufkunuzu genişletmek istersiniz, sonra tüm tahammüller sizi terk eder... Sadece kalem ve kağıt kalır baş ucunuzda. Evet gidilicek ama fark ettirilerek ibret verilerek gidilecek. Sonuçta her koyun kendi bacağından... Örnek aldıklarımıza dikkat edelim... Deneyerek ögrenmekten her zaman iyi sonuçlar elde edilmiyor...
Ahsen - 22 Mart 2008 (01:02)
Bu kitabı 1 saatte bitirdim. Ama bitmesini hiç istemedim. Sonunda ölüm olacağını biliyordum ama kabullenmek istemeden ağlayarak okudum. 19 yaşındayım ve üniversitedeyim. Kendimi şanslı hissediyorum böyle bataklara bulaşmadığım için. İnşallah bu kitaptan ders alır gençler ve başka kanatlar ölmez...
Yıldız - 1 Mayıs 2008 (10:31)
Tesadüfen karşıma çıkan bulduğumda çok geç olduğunu anladığım okunası dizelere imza atmış derin ama umut veren bilgi ve tecrübelerinden yararlanabilicek (anlayana) bi o kadar da okursan can yakan insanı kaçmaya iten harika yazar çılgın insan...
Aylarca arayıp bulamadığım kitabını burnumun dibinde bulabiliceğimi aklımn ucundan geçmesken bi okul çıkışı yan kitapcıda bulduğum kitabını eve gelene kadar otobüste yarılamıs, gozlerımn ağrıdığını bitirdiğimde anladığım yaklasık 1 2 saatimi alan beni bittiğinde ellerimle başımı sıkıştırıp düşünmeye iten saatlerce "nerdeyim, kimim, bu isyan niye, kime, neye, vb...." gibi soruları sorduran satırların içinde bulunduğu kitap... Her evde olması okunması gereken bi ailelerin de hataların yüzde 50sine neden olduğunu idrak etmeyi sağlayan ansiklopedi niteliğindeki cep kitabı...
Bağımlılığın kişisel bi sorun olmadığını belirten başedebilmenin kişisel olmadığının üstüne basan bi kadın, güzeldi zekiydi de üstelik... Toplumun akıl almaz kurallarına inattı yaptığı herşey.
Seviyorum, keşke yaşıyo olsaydıda karşılıklı birer bira içip dertleşseydik, bu defa masadaki konu uyuşturucu olmasaydı ama...
Peri ~ 4 Kasım 2008 (13:37)
Kitabı okumadım ama yirmi beş yıl eroinman bir ebeveynle yaşamak anlamamı sağlar mı Kanat Güner'i -ya da öfkelendirir mi yaşadığım acılara istinaden? Doğal olararak ürememe kararını tebrik ediyorum. Ya da tam tersi üreyip sevilmek arzusuna sevmekle başlamayı bir denese miydi acep?
Bunlar fikir jimnastikleri malûm olaya aldığım hiza bence nazik.
Ama kimse beni benim istediğim gibi sevmeyecek onu biliyorum ve kabullendim. Ve kimseden bunu istemeye hakkım olmadığını da.
Selin Yılmaz ~ 5 Kasım 2008 (12:58)
Yukarıdaki yorumların çoğunda "ah sen ne efsanevi bir kişiliktin Kanat" türünden bir mitleştirme eğilimi var. Aynı fikirde değilim.
Bahse konu kitabı ben de okudum ve rahmetli Kanat Güner'in zeki ama marazî bir kişiliği olduğunu düşündüm. Seçtiği yanlış yolun suçunu anne babasına, kocasına, arkadaşlarına atma eğilimi ve kendi sorumluluğunu es geçme eğilimi gördüm.
Kendine zarar vererek anneden ve babadan intikam almak çocukların sıklıkla başvurduğu bir davranış biçimidir, bir parça buna benziyor Kanat'ın inadı.
Gene de onu tüm yanlışlarıyla yüzleşmiş ve uyuşturucudan temizlenmiş biri olarak aramızda görmeyi isterdim. Keskin zekasıyla muhakkak ki aynı yolu izleyecek diğer insanlara söyleyeceği başka anlamlı sözleri de olurdu.
Selim Atak ~ 5 Kasım 2008 (14:14)
Kitabı okuyunca üzülmemek elde değil, umarım Kanat Güner okuyucularına iyi bir ders verir, ama ne olursa olsun mücadelesine devam etmeli ve ölümü seçmemeliydi.
Adem Akbıyık ~ 12 Kasım 2008 (03:48)
Şu an ben de 27 yaşındayım. Bu kitabı 20 yaşlarımda üniversite zamanımda okumuştum. Hiç bi zaman uyuşturucu kullanmadım. Ama bu kitap beni çok etkilemişti. Ve bana göre uyuşturucu benim o zamanlardaki psikopat sevgilimdi.
Breeze - 27 Nisan 2009 (12:39)
Ali Türkan
Hüsnü, kendine baktırmak için, bula bula beni buldu; bu yüzden de dünyanın en aptal köpeği. Ne yaptıysam gitmedi ve bana kapılandı. Ocağıma da incir dikecek bu gidişle. Bir oturuşta iki ekmek yiyor hergele. Velet öyle yakışıklı ki, yakında mahalledeki bütün dişilerin dibini koklar ve cins köpek manyağı heriflerle de başımı belaya sokar gibi geliyor bana. Benim bu ite sınıf bilinci aşılamam gerek. Devam »
Necdet Şen
Tartışma (eskiden nasıldı bilmem ama) günümüzün en pislik modalarından biri. Bu davranış sapması, pıtırak gibi çoğalan ve en vahşisinden rekabet ortamı içinde izleyici (ve reklâm) kapmak için her yolu mubah sayan televizyon yayıncılığı yüzünden adamakıllı çivisinden çıkıp toplumu bozar hale geldi. Devam »
Bende 6 y önce ameliyat oldum benim karaciğerimdeydi çok büyüktü tam kurtuldum dedim ama yeniden...
Damla Su - Korkma güzel korkma, kist hidatik adam yemez
Ben otostopçuları genellikle alıyorum valla. Benim kullandığım yolun üstünde okul öğrenci yok....
Seyit Balkuv - Otostop
Ahmet Hamdi Tanpınar abartılı bir hali abartısız, sade, sakin bir dille ve belâgatle ne kadar...
Rifat Yılmaz - İlaçla yaşayan Yaşar Bey
1998'den bu yana Kanada'da yasiyorum. Su an 2009 yilinin Temmuz ayinin ilk gunlerini...
Bora Kizilirmak - Yaz sıkıntısı
1994'de ilk ticarî internet servisini acan kisi sayilirim. Sayilirim dememin nedeni aslinda acan...
Bora Kizilirmak - İnternet ve Yasakçı Mantık
Ahmet Deniz Ölmez
Çamaşır makinesinin hızla dönen kazanı adeta bir zaman makinesi gibi şimdi. İnşaat kumları, kalemden oyuncaklar, çiviler, ipten kemerli pantolonlar, büyük umutlar; cep telefonları, bilgisayarlar, yeni nesil oyuncaklar, durmak bilmeyen beklentiler... Devam »
Hilal Taşdemir
Türk toplumunun belki de hiç bir zaman alışamayacağı, kabullenemeyeceği bir yöntem. Oysa ki adres sormak kadar saf bir yardım isteği aslında. Yolunun üzerinde uygun bir yerde bırakırsın, fazladan yol gitmen talep edilmez. Hem hiç bir zorlama da yoktur. Devam »
Seyit Balkuv
Artık yeter, gidip denize gireceğim. Karıncayla karınca olmayacağım. İnsanım ben. Gelişmiş modern bir varlığım. Gelecekle ilgili planlarım var benim. O planları düşüneceğim. Derkenar'a yazacağım meselâ. İsmini "Yaz sıkıntısı" koyacağım. Devam »
İlker Tortop
Eş, dost, eski arkadaşlar bu hayvan sevgimizi duyunca hep aynı şeyi söylüyor, "bu kadar yumuşak olma, hayvan bu, ürer, türer, ölür be" diyorlar. Ve ben hâlâ sokaklarda yaralı kedi ve yavru köpek bulmaya devam ediyorum. Devam »
Elif Vural
Bugün için bütün dünya birbirinin boğazına sarılmış gibi görünebilir ama milyon yıllardan bahsediyoruz, vaktimiz var. Rekabet duygusuyla gözü kararmış saldırgan ve zengin erkeklere değil, zeki ve barış yanlısı erkeklere âşık olacağız ve gelecek nesillere onların döllerini aktaracağız. Devam »
Ahmet Faruk Yağcı
Ellerimi arka tarafında ne çok bastıracak ne de yüzeyden geçecek şekilde orta şiddette bir baskı ile gezdirdim. İkinci turda kuyruk sokumunda ele gelen bir şişlik saptadım. Dikkatle muayene edince bunun derin dokular arasında gelişmiş bir abse olduğunu anladım. Abi haklıydı. Devam »
Ahmet Hamdi Tanpınar
Asrımızın ileride tarihini yazacak adam, elbette ki müstahzar salgınını göz önünde tutacaktır. Yaşar bu salgının en büyük kurbanlarındandı. İstanbul'da birkaç ecza deposundan başka doğrudan doğruya ecza fabrikalarıyla temasa girmişti. Devam »
Ahmet Faruk Yağcı
Siyah pantolon, siyah triko bluz ve ucu sivri siyah ayakkabıları vardı. Sol kolundaki saatin kadranı bebek siması büyüklüğündeydi. Ucunda kocaman mor ve yassı bir taş sallanan kolyesi de dikkat çekiyordu. Kuzgun siyahına boyanmış saçları omuzlarına dökülüyordu. Devam »
Erdem Abaka
Neden güzele ve ümit verene dair öneriler aldığımızda umurumuzda olmuyor da, ihtiyacımız olmayanı tüketme hastalığımız yüzünden başımıza gelmeyen kalmadığı halde, "tüketim canavarı olma" denildiğinde dinimize küfredilmiş gibi celâlleniyor, aslan kesiliyoruz? Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Ayna ayna, söyle bana şimdi; var mı benden daha bilgilisi, daha ayarcısı, daha ironik olanı? Karıncaya binip belini incitmeyen; ormanda on kaplan gücünde olup, kodu mu oturtan, oturttuğu kalkamayan? Karizmayı tekel yapan; adını dağlara yazdırıp, Mısır'daki sağır sultana bile ezberleten? Devam »
Erdem Abaka
Düşünüyorum ki, yaptığımız iş ne kadar sıkıntılı olursa olsun, bunları belli oranda çekilebilir kılmak yine de elimizde. İşlerimizde ve genel olarak hayatımızda sıkıntı verene değil de ümit verene odaklanmak daha doğru bir yol olabilir. Devam »
Seyit Balkuv
Kendini başkalarıyla eşit görmek ve fikrini söylemekten imtina etmemek aynı zamanda iki negatif duygunun yanınıza yaklaşmasını da engellemiş oluyor; öfke ve alınganlık. Zaten olaylar karşısında şişmemizin esas sebepleri de onlar. Devam »
Erdem Abaka
Nihayet yere indiğimi hissettiğim anda sıçrayarak uyandım. Ter içinde ve nefes nefese kalmıştım. Kucağımdaki gazeteleri yataktan aşağı atarken kendi kendime şöyle dedim: "Sadece bir rüya, sadece bir rüya..." Devam »
Necdet Şen
Bir de ne yapıyorum biliyor musunuz sevgili kardeşlerim, daha tanışır tanışmaz tepeden tırnağa yağlayıp yıkayan, hayatının direğini, yaşam koçunu, can yoldaşını bulmuş gibi davranan tutkulu insanlardan uzak duruyorum. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Anaokuluna giden bebelerin ceplerinde bile cep telefonu olmak zorunda. Zorda kalırsa annelerini arayacaklarmış! Zannedersiniz ki, organ mafyası telefonu olmayan çocukları bir bir tespit ediyor ve onlar asla evlerine dönemiyorlar! Devam »
Ahmet Faruk Yağcı
Bu aralar fırsat bulup da çocukluğumun sokaklarını arşınladığımda bakkal önü dikilen delikanlıları görünce eski günlerden ufak bir esinti hissediyorum. Kendi zamanımın tipleri ile kıyaslayıp kendimce onların aile hikâyelerini yazıyorum. Devam »
Atatürkçülüğün tabulaştırılması yoluyla siyasal sistemle kurduğu ilişki sayesindedir ki ordu, darbe ve aktüel politika arasında var olan ilişkiyi örtebilmiş; siyasal sisteme müdahalesinin ekonomik, ideolojik, stratejik, politik nedenlerini geri plana çekerek bu müdahaleyi sistemin tabuları ve totemleri adına yapılan bir görev olarak sunabilmiştir.
© 2000-2009 ~ Derkenar web dergisi, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür.