Sebahattin Demiray
Ne yaşlı, ne genç dinledim, hiç birini gözünün yaşına bakmadan sırf, binlerce yıl önce iddiaya girdiğim dağı, taşı ve ağacı mat etmek için, zehir olup ağızlardan girdim, kan olup burunlardan aktım. Kılıç olup dev gibi ademoğullarını yere serdim.
İnsanoğlu dolaylı olarak korkar benden. Yılandan korkar mesela. Yılan ısırır ardından ben gelirim. Bazen şaşırtır gelmem ama o zamanda yılandan korkmaktan vazgeçmez canı tatlı insan yavrusu. Bir çiçeği koklar korkusuzca, yine ben gelirim, şaşırır, itiraz etmeye kalkar, "sadece bir çiçek," der. Çoğu zaman tartışmaya bile girmem, çok nadir açıklama yaparım, zehir çektin burnuna, derim. İnanmaz, biraz önce bir çıyanın, arıyı kıskanıp, çiçeği döllediğinden habersiz, gafletle kıvranır yerde.
Bazen ücra bir çadırda, efendisiyle satranç oynayan hekimbaşının boynundaki kolyesinde sakladığı afyon olurum. Aslında az yutulduğunda keyif veren, kimyevi bir maddedir bu. Dünyayı unutur çiğneyen. Bulutlara tırmanıp arz-ı alayı seyreder. Öyle bir uçar ki, Zümrüd-ü Anka Kuşu görse kıskanır. Hayale dalıp farkında olmadan, yeryüzündeki en yetenekli şairi kıskandıracağını bilmediği gazeller geçirir zihninden. Kağıda dökmeyi unutur o da uçar, kaybolup gider.
Hekimbaşı'nın şah ve mat, deyip Sultan'ı yenişini yüzünde beliren masum bir tebessümle kutlamasını beklerim. Atın ve piyonların damalı tahta üzerinde devrilip, yıkılırken çıkardığı tıkırtılardır asıl uyanmama sebep olan.
Sultan, remmalleri kıskandıracak bir bakıyla, düşmanları tarafından ispiyonlandığından habersiz Hekimbaşı'nın boynundaki kolyeyi işaret eder. Aç, der, kapağını, çıkar nedir içindeki hele bir görelim. Hekimbaşı itinayla, Lokman Hekim formülüyle ezilip, macun hale getirilmiş afyonu çıkarır.
Nedir bu, diye sorar, ne olduğunu uzun zamandır bilip, yenilmenin öfkesini fırsat bilen Sultan.
Hekimbaşı, alimliğine, makamına ve ak sakalına güvenip, gençliğimden kalma bir alışkanlığım, afyondur, yutarım Sultan'ım, der galip gelmenin verdiği keyfiyle.
Yut o zaman, diye emreder Sultan, çatık kaşlarından ve sesindeki öfkeden bihaber zavallıya. Hekimbaşı minnacık bir parça koparıp dişlerinin arasına koyarken, daha, der Sultan, daha yut!
O an derin bir uykudan uyanır gibi uyanırım. Çadırın aralık kapısından, nöbet bekleyen mahmur gözlü muhafızları uyandırmadan, uzak bozkırlardan esip gelen gece yeliyle birlikte içeriye girerim.
Sultan'ın suratındaki ifadeyi görünce doğru yerde olduğumdan emin, başına geleceklerden habersiz biçare Hekimbaşının kırış kırış olmuş ense kökünde, kavuğuyla kaftanın yakası arasındaki yerde sabırla beklerim.
Beklerim ki, Sultan, hepsini, desin, hepsini yut.
Bunu işiten alimler şahı ihtiyarın şaşırıp, afalladığını, merhamet Sultan'ım, on dirhem afyon, panzehir olsa öldürür, derken çatallanan sesinden ve titreyen ak sakalından anlarım.
Sultan'ın, sen hekimlerin pirisin, neyse zararı defedersin bedeninden, dediğini işitince bir kez daha doğru yerde olduğumu anlar ve kendimle gurur duyarım. Hekimbaşı bulunduğu mekana ve zamana içinden lanet ederken bunun bir şaka olduğunu duymak istercesine, kısalığına şaştığı bir süre bekler.
Yut, diye emreder, Sultan tekrar. Tedirgin, titreyen parmaklarıyla macunu kavrayıp, dudakları arasına götürürken, pençelerimi önce ensesine, ardından tüm bedenine bir daha bırakmamacasına geçiririm.
Salgınlarda; kolerada, vebada, acem hummasında ve insanoğluna cinnet geçirten bilumum illettin bahanesiyle, çetelesini tutamayacağım kadar uzun vakit ağrı olup girdiğim bedenlerden cerahat olup aktım.
Yoluma, yordamı olmayan menzilime girenler arasında ayırım yapmadan fakir, zengin, kadın, erkek, genç, yaşlı demeden, sokaklar ve mahalleler arasından geçip, köyler, kasabalar, ve şehirler aştım. Ateş olup kapılardan, pencerelerden girip, duman olup bacalardan çıktım. Bir bebeğin hıçkırığı, bir ihtiyarın hırıltısı, taze bir civanın da aman dilemesi oldum. Sorup soruşturmadan, sanki beni yok sayarak, takdir-i ilahi dediler.
Yaptıkları zorbalıklara, ettikleri fenalık ve zalimliklere bir kılıf ararcasına, birbirlerine ettikleri kahpeliğe bir sebep bulurcasına ve yükü üzerlerinden atıp sütten çıkmış ak kaşık tebdiline bürünme gayretiyle, insanın insana ettiklerine tek bir sebep buldular; kader!
Bir kadının kocasına ettiği cefa sonrasında bedeninde dert olarak belirip, üreyerek, nihayet son darbeyi vurdum, adı takdir-i ilahi oldu.
Bir babanın oğlunun olmaz yerine atığı bir tokatla yeniden ortaya çıkıp, Adem'den olma, Havva'dan doğmaları tekrar yeni baştan, bir kez, bir kez daha şaşırttım. Sonunda ne olmuştu, o biçareyi ben alıp götürmemiştim, taksiratı dolmuştu. Ben kimdim ki? Eğer bir gün hiç umudum yok ya, varlığımdan bir haberdar olsalar, değil yaptığım bir icraat sonrasında adımı bir kişi zikretse ve varlığımı kabul etse ona Lokman Hekim'in dereye düşürdüğü ve benim bulduğum, yazıları hala okunabilen ölümsüzlüğün formülünü vereceğim.
Bazı geceler tebdil gezen Sultan ve cellatlarının peşi sıra sessizce dolaşırım. Gizli gizli şarap içip, lüleden duman çeken keyif ehillerini onlardan önce görürüm mahzen içlerinde, duvarlar ötesinden.
Önce ben varıp beklerim cellatların urganlarını. Beklemem aslında. Boş durmam, tütünde yanıp önce köz, ardından duman olup insan bedeninin içinde dolaşırım. Testilerde şarabın bazen kızıl rengi, bazen de buruk tadı olurum.
Gırtlaktan akıp, geğirmeyle tekrar geri çıkarak bedenler üzerine çöreklenirim. Yağlı urganlar boğazlarında kayarken, şah damarlarında nöbet tutarım. Ilık bedenleri soğutup, buz kestiririm. Mor renge boyarım bedenlerindeki tüm azalarını. Bakan gözler pembe rengi o çürümeye namzet cesetlerde değil, artık başka cisimlerde görürler.
Defalarca şekil değiştirdim. Eskisini bir daha hatırlamamacasına unutup başka hallere büründüm.
Satırın parlak yüzü olup, bileklere indim. Kemiğin sesini duyarken kızıla boyandım. Ilık ıslaklığın ne olduğunu bir kez daha anladım.
Şifre bıçağın ucunda ense köklerine girip, insanoğlunun etinde yol kat ettim. Nefes kokusunu hissederken, bir bedeni ikiye bölüp çoğalttım.
Rütbe bekleyen paşalara, mükafat uman vezirlere ve sadrazamlara sunuldum gümüş taslar içerisinde şerbet kıvamında.
Kalp sektesinden ölen birinin aslında zehirlendiğini bilen üç beş kişi olaya benim de şahit olduğumu, hatta bizzat içinde olduğumu hiçbir zaman öğrenemediler.
Fermanlı olup diz çöktürülenlerin cellatlara, ölüm hükmünü verenlere ve sebep olanlara ettikleri gün görmemiş küfürleri işitme ayrıcalığım da vardı.
İnsanların ne kadar kalleş, ne kadar yalancı, riyakar ve düzenbaz olduklarını da görüp şaştım.
Bir hamam tellağı müşterisinin para kesesini tamah edip öldürür, daha az ya da hiç ceza almamak için kadıya cinayeti namusu için işlediğini söyler, şaşarım. Cezası affedilip para kesesini sakladığı yerde bulamaz tellak.
Parayı çalan bir başkası diğer tellağın üzerine atar suçu. Bu kalleşlik karşısında bir kez daha şaşarım. Tartışırlarken, birinden biri hamamın mermerine kafasını vurup terk-i dünya edeceği için bana yine iş düşer.
Öfkelendiğimi söyleyemem bu olanlara. Olayın aslını bildiğim için, şahit olduklarıma şaşmak, hadiseyi yarım yamalak bilen ademoğluna değil, yine bana düşer. Bazen şaşırmak yerine onların birbirine dediği gibi çiğ süt emmelerine yorarım tüm bu olanları. İnsanoğluna ait diğer pek bilmem. Sevinmenin ve üzülmenin ne anlama geldiğini bilmek yerine görür şahit olurum sadece.
Taştan ve ağaçtan tek farkım, gezer dolaşırım. Rüzgar gibi. Yok, rüzgar gibi kendi bildiğime, kafama estiği gibi değil, bulut ya da ağaçtan düşmüş kuru bir yaprak gibi demek daha doğru olur. Fakat beni son nefeslerin verileceği mekanlara ulaştıranın da ne olduğunu bilmem.
oğu insanın sandığı bir yanlışın asıl doğrusunu da bir ben biliyorum. Bütün fakirler varsılların canının daha değerli olduğunu sanır, halbuki bir fakir de zengin kadar çırpınıp, debelenir elimde. Mal mülk sahibine göre daha kolay teslim etmez canını. Can tatlıdır, zengin için de, fakir için de.
Güvenle başını yastığa koyan sadrazamı dürtüp uyandıran her ne kadar eli urganlı bir cellatsa da, o biçare yalnızca beni görür karşısında. Bense onun omuzları üzerinde günahlarını ve sevaplarını yazan meleklerin kendi aralarında, hummalı bir tartışmaya giriştiklerine şahit olurum.
Sanıldığı gibi vahşetle değil, şefkatle dolanırım o zavallı boyunlara. Sarılırım, artık ne nefes geçer öbür yana, ne kan beri yana. Ne geldiğim ne de gittiğim anlaşılır o mekana. Urgan olur çözülür, satır olur silinirim.
Bir şair vardı Sultan'ın nedimlerinden, gözde dostlarından, has odaya girme ayrıcalığı tanınan insanlardan. Dili belâ sına ömrü boyunca peşinde dolaştım desem yalan olmaz. Ne zaman ne diyeceği, sabah kime hangi nükteyi yapacağı, akşam da kime hangi hicvi söyleyeceği bilinmez yetenekli bir dilbazdı.
Nihayet ölüm hükmünün verildiğini duyar duymaz seğirttim. Sultan için bir hiciv yazdığı söyleniyordu ya, pek ilgilenmeden, sırtına çöreklenerek cellatların gelmesini beklemeye başladım. Beklemesi için bir odaya soktular, ben de ardından girdim.
Epey bir zaman geçmesine rağmen ne gelen vardı, ne de giden. Boşu boşuna geldiğimi düşünmeye başladığım sırada bir kara hadım girdi odaya.
Korkmamasını tembih ederek yanına oturdu. Sultan hazretlerine affetmesi için dilekçe yazacağını söyledi.
Kuşağından bir kâğıt, hokka ve divit kalemini çıkardı. Şairin ağzından Sultan'a af dileyen satırlar yazmaya başladı. O an artık bana ihtiyaçları kalmadığını düşünüp pencere aralığından çıkıp, savuşmayı düşünüyordum ki, divitten kağıdın üzerine mürekkep damladı.
Kara hadım kendi kendine eyvahlar çekip, sakarlığına küfürler ederken, şair onu teselli etmek için teninin rengine nazire yaparak, dilinin ucuna gelen lâfı söylemeden duramadı.
Üzülmeyin efendim, dedi şair tebessüm ederek, kağıda damlayan mübarek terinizdir.
Bunu duyunca kanı beynine sıçrayan hadım yerinden hışımla kalkıp elindeki kağıdı birkaç kez büküp yırttı. Küfür ederek kapıyı açtı. Eşikte bekleyen cellatlar yağlı kementlerle odaya dalarken, ben de pencereden uçup yavaşça şairin ense köküne yavaşça kondum.
(sayfa 92 - 97)
Sağlam olayım, boynuzunda durduğum sarı öküzün sinek kovalarken en şiddetli kuyruk sallamasında bile taş taş üstünde kalayım diye Horasan usulüyle kardıkları harcımın içine yumurta da kırdılar. Duvarlarımı sarmaşıklar sardı. Kışın dışım kar ve yağmurdan üşürken, içim bacalarda ve külhanlarda yanan ateşten kavruldu. Ağaç misali her yıl bir sürgün verdim. Kıyıma köşeme yeni köşkler, haremler, binalar yaptılar. Yıkıp tekrar imar ettiler, bakıp kendimi tanıyamadım.
Rüzgar hoyratça yalayıp gıdıkladı beni, kaşındırıp yıprattı. Çatılarıma kırlangıçlar yuva yaptı. Kiremitlerimde yosunlar çimlendi. Kubbelerimde unutkan kargaların farkında olmadan ektikleri ceviz ve incir ağaçları çıktı. Nefretin, sevginin, ihtirasın, öfkenin, iktidarın, aşkın, sikişmenin ve düzüşmenin önce manasını gördüm, ardından adını öğrendim. Doğumlara ve ölümlere şahit oldum. Taştan, topraktan ve ağaçtan imal edildiğim halde eceli bizzat gördüm. Hatta kubbelerimde pinekleyen melekleri ve yapacağı kötülükleri tasarlayan ve yandaş arayan şeytanı izledim gizlice. Hamile hasekinin yeni bir şehzade doğururken amından zeminime damlayan loğusa suyundan içim gıcıklandı.
Ademoğullarından bazıları odalarında ve köşklerinde yaşadıklarını, şahit olduklarını, ya da duyduklarını anlatırken, kelimeler yetmediğinde, sanki onları sürekli gözetlediğimin farkındaymışlar gibi 'ah şu duvarların dili olsa da konuşsa' diye hayıflandılar. Halbuki bunu dile getirenler, onları da en mahrem hallerinde izlediğimin farkında değillerdi. Hücrede çile dolduran mahpus şehzadelerin padişah hakkında neler mırıldandıklarını, gıyabında ne tür küfürler icat ettiklerini, dile getirdikleri bedduaları, zeminimde çınlayan ayak ve sırtımı yalayan rüzgarın sesi arasında duymak için dikkat kesildim.
Kaderlerine lanet edip ağlarken, göz pınarlarından akan damlaları saydım. Bir odamda zevk, bir başka odamda da dert iniltileri birbirlerinden habersiz aynı anda kubbelerimi çınlattı. Duvarımın bir yüzüne huri kadar güzel bir cariyenin şehvetle titreyen kalçaları dayanırken, diğer yüzüne bir zavallının palayla uçurulan kellesinin kanı sıçrıyordu. Kapılarımdan ödül umuduyla giren paşaların gövdeleri gerisin geri çıkarken, kelleleri ibret taşında teşhir edildi.
Zor bir doğum sonrasında dünyaya gelen ve yıllarca hastalıkla boğuşan marazlı bir şehzadenin tahta oturduğu gün kendinden küçük bir düzine erkek kardeşinin kanına girdiğini ve fazla değil hepi topu üç yıl içerisinde tası tarağı toplayıp öbür tarafa göçtüğünü de gördüm. Hiç kimseye ilişmeyip, şaşılacak kadar uzun süre saltanat sürene de şahit oldum. O kadar ki, aynı suratı görmekten ben bile sıkılmıştım artık. Tahta otururken çocuk olan ahali toruna torbaya karışmış, saçına, sakalına hatta kıçındaki kıllara ak düşmüş, dörtken iki, ardından da üç ayaklı olmuşlardı da, dünyaya kazık çakacağını sandığım zat-ı muhterem bir gün yaşlı bir ağaç gibi yıkılıp gitti.
Başka diyarlardan getirildiğini işittiğim sandıklar dolusu parıltılı taşlar gördüm. Her ne kadar benim temelimde, duvarımda kullanılanlara benzemiyorlardıysa da nihayetinde Allah'ın taşıydı işte. Düşmandan alınan ganimetlermiş bunlar. Zafer kazanmanın nimetiymiş. Çok değerliymişler, o kadar ki o taşlar için bazen tenha mahzenlerimde birbirlerini boğazladılar. Surlarımın üzerinden leşleri denize atılıp, o uğruna cinayet işledikleri parlak mücevherleri bir duvarımın kovuğuna sakladılar. Yıllarca o küçük hazineyi ne arayan ne de soran oldu. Önce oraya saklayan aptalın unuttuğunu, sonra bir tesadüf eseri uzak memleketlere yapılan bir seferde geberdiğini duydum.
Çok sonra, kış, bahar ve yaz defalarca yer değiştirdikten sonra bir gün, tesadüfen o definle hiç alakası olamayan biri buldu. Uğruna yıllar önce insanların neden öldüğüne anlam veremediğim gibi, o an bulanın da gözlerinin aynı o taşlar gibi parlamasının sebebini ve yüzünde beliren aptallıkla gülümseme arası ifadenin nedenini de anlayamadım. Herkese illallah dedirtip, yaka silktiren zalim bir padişahın ölüm haberi, doğumunda olduğu gibi, gizliden gizliye coşkuyla karşılanmasına bir anlam veremedim.
Erkeksizlikten kafayı oynatıp kendi hemcinslerinin bedenlerinde nefis körelten cariyelerin, yemek için kullandıkları, erkeklerin bacakları kasıklarında sallanan organlara benzeyen sebzeleri bacaklarının arasına sokup kaybederken çıkardıkları anlamsız, ne konuşmaya, ne de horlamaya benzeyen hırıltıları dinledim.
Yıllarca boncuk boncuk terleyen bedenlerinden yükselen buharlar duvarlarımda rutubete sebep oldu. Benim harcım, taşım, sıvam ve kiremidim gibi bu alemde, insanlar arasında en ufak alış verişin bile bir bedeli olduğunu anladım. Bir zaman sonra padişahın gözdesi olduğundan ve güzelliğinden emin, bir o kadar da şımarık bir cariyenin bir kez memesine dokundurtmak, bir kez yanağından öptürmek, bir kez de tıraşlı cillop gibi apış arasını gösterme karşılığında aşkından deli divane olan haremağasının götüne mısır sömeği soktuğuna şahit oldum.
Zavallı haremağası çektiği ıstıraptan fal taşı gibi açılmış gözleriyle bu işkencenin bittiği an sevgilisinin de yanından uzaklaşacağını bildiği için gıkını çıkarmadan dayanıyordu. Gaddar cariye kuru, pütürlü sömeği çıplak bacakları arasına sıkıştırmış, önünde domalan haremağasının kapkara kalçaları arasında tek düze bir ritimle gidip gelirken anladım ki kendine aşık olma cesaretini gösteren bu zavallıdan intikam almakla kalmıyor, ne olduğunu bilmediğim, zevk diye tanımladıkları hissin doruklarına yükseliyordu.
Gözlerini yumup, titrerken bana yaslandı, elleri memelerindeydi. Yarısı haremağasının içindeki sömeği bacaklarını gevşetip bırakınca, pütürlü yüzeye akıp, bulaşan kendi sıvısının parlaklığına bir süre baktıktan sonra, halen önünde domalmış duran, her emrine açık kara kıçı diziyle ittiren bu yaratık çok değil iki hafta sonra has odada sultanın altında bunların hiç birini hatırlamadan zevk iniltileri çıkaracaktı.
Denizin mavisi üzerinde birer leke gibi duran yüzlerce geminin sultanı selamlayan top atışlarını dinledim. Yıllar yıllar geçti, üzerimden kuşlar uçtu. Bir böceğin yüzlerce kuşak sonrası yavrularını gördüm. Temellerimdeki yılanların yüzlerce kez deri değiştirmesine, yapılacak bir tek kalleşlik için yüz çeşit kumpas tasarlandığına şahit oldum. Sıvalarım bin kez döküldü, bin kez yeni baştan sıvandı. Bir köşeme yeni bir yapı eklenirken, bir başka köşemdeki kubbeyi kaşır gibi yıktılar.
İnsanlar öldü yerlerini yenileri aldı. İçlerindeki iyilik ve kötülük hep aynı kalırken, giysileri ve görünüşleri hep değişti. Bu değişimler benim çehreme de yansıdı. Önceleri yadırgadığım, sonralarıysa alışıp seveceğim değişiklikler yaptılar üzerimde. Birbirlerine benim dün gibi hatırladığım vakaları bire bin katarak, içinde develerin tellal, pirelerin berber olduğu masallar gibi yalan yanlış anlattılar.
Ak sakallı vakanüvisler bu safça anlatımları tarihi vesika olarak yazıp, kayda geçtiler. Nice gudubet, kalleş, nursuz, hırsız, haramzade ve yaramaz adamlardan melek sıfatıyla bahsederlerken, aynı satırlarda, namuslarıyla yaşayıp, iyilik timsali birer kahraman olarak bu alemden göçüp gidenleri de, vebal altında kalıp, günaha girdiklerinin farkına varmadan, içlerine çektikleri gaflet mikrobunun tesiriyle, külliyen hain ilan etmekten zerre çekinmediler.
Ve ben halen tüm aleme ve zulmü yapan zalime, taştan kalbimle çatır çatır çatlarcasına, hırsla, öfkeyle, nefretle ve yapabileceğim hiçbir şey olmadığını görünce de hayretle, şaşarak bakmaktayım.
(sayfa 251 - 254)
Sebahattin Demiray, Ecel Sarayında Gece, Roman, Epsilon yayınevi, Birinci baskı, Nisan 2004
Kitap Kurdu
Öfff! Zaman geçmiyor be!
Ali Türkan
Kedi gibi sokulup, timsah gibi ısıran ve ardından sırtlan gibi, leşinin üstünde dolaşan insanları tanımış biri için, Zeytin, Basriye ve bilumum haşere, zaten en kral arkadaşlar oluyor. O da olmadı, oturur yazarım bunları, sıkıntım dağılır. Devam
Ceset Pornografisi
Necdet Şen
Yıllardan beri tartışılıyor. Bir türlü karara bağlanamadı. Bu soruya magazincinin verdiği cevap başka mağdur edileninki başka. Magazinciler ve bu tarz sakaleti sayfalarına taşıyan gazete mutfakları yaptıkları işi çoğunlukla "onlar zaten fotograflarının çekilmesini istedikleri için oradalar" diyerek savunuyorlar. Devam
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Hasan Arpacıoğlu - Ali Türkân'ın yazılarını yeni keşfettim. Okudukça ne kadar büyük bir yetenek olduğunu... Dallamalık konusunda doktora yaptım abi!
Erdem Abaka - Kimlik kartları bazı bilgilere kolay ulaşmak ve güvenlik açısından etkili olmakla... Kimlikler lütfen!
Burak Öztürkçü - İdeoloji, dünyanın nasıl olduğunu kendi penceresinden resmeder, nasıl olması gerektiğini... İslâmî Cemaatler
Raif Yalçın - Ben uluslararası çalışan bir TIR şöförü olarak GPS aletini çok sık kullanmak zorundayım... GPS'li hayatlarımız
Bilge Bozkurt - Köyden kente göç sürecinde yalnızlaşan insanın, biraz da dînî bütün bir kimlikse hele... İslâmî Cemaatler
1977 seçimlerinde Şehremini'de sandık müşahidiydim. Bir ara yaklaşık 40 kişilik sakallı-çarşaflı bir grup geldi, oylarını kullandı. İçlerinden birini tanıyordum, dışarıda kime oy verdiklerini sordum, "AP'ye, yani Demirel'e" dedi. Sebebini sorunca "CHP korkusu" dedi. İçim cız etti.
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Enver Turan
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Devam
Kaplan Yılı'nda Çin
Kâmuran Kızlak
Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum. Devam
Yeni Başlayanlar İçin İş İlanı Okuma Rehberi
Candan Dinç
Bizimkisi sürekli yapılan bir iştir. Ama işçiyi yıllarca çalıştırınca giderek daha fazla izin kullandırmak, arada bir zam yapmak, işten çıkarmak gerektiğinde daha fazla tazminat ödemek zorunda kalıyoruz. Devam
Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat
İlyaz Bingül
Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. de olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız: Devam
Performansçı geldi hanııım!
Candan Dinç
Ücretli çalışmak özgürlükse eğer, ya hapishanenin özgürlük alanı olduğunu kabul etmek veya yapılan bu edime çalışmak değil, olsa olsa kahrolmasını istediğimiz "ücretli kölelik" demek gerekir. Devam
Taksi Kullanıcısının El Kitabı
Enver Turan
Taksiciler genellikle durak taksileri olduklarında ve taksi sayısına göre yolcu sayısının fazla olduğu bölgelerde mesafe ayırımı gözetirler. Çünkü ortalık o taksiye binmek üzere akın etmiş uzun mesafe yolcularından geçilmemektedir. Devam
Benim babam bir sperm
Kâmuran Kızlak
Baki selâm niyetine sön sözümü de bu psikiyatr ve antropologlar'a edeyim bari: İnsan, içgüdülerinin üzerinde kontrol kurabildiği, onları denetleyebildiği ölçüde insan oluyor ey fetva ehli. Devam
İtina ile fişleme yapılır
Ahmet Faruk Yağcı
Şu sıralarda yaşananlar işte bu vicdan sahibi subayların eseri. Kimisi bilgi fişlerini sakıt etti. Kimisi gözü dönmüş adamların kıyım yapacağını farkedip ayaklarına çelme taktı. Devam
Görünmez Adam
Alper Uzun
Belki de görünmez adam olmak sanıldığı kadar güzel bir şey değil. Tıpkı hayallerimizde yaşattığımız şeylerin gerçek versiyonlarının o kadar da tatlı olmaması gibi bir şey bu. Devam
Bor madeni, kurtuluş mu?
Tahir Öngür
Bor konusunda ülkemizin kaynak ya da çıkarma, jeoloji ya da madencilik konularında dar boğazı yok. Bor ön ürünleri konusunda teknoloji ve yatırım konusunda da önemli bir yol gidilmiş, belli ki. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. http://www.derkenar.com/kitapkurdu/ecel-sarayinda-gece/