Fikret Başkaya
"Batı, dünyayı kazandıysa, bu, kültürünün, dininin ya da değerlerinin üstünlüğünden değil, örgütlü şiddeti kullanmadaki üstünlüğündendir. Batılıların ekseri unuttuğu, diğerlerinin de asla akıl etmediği gerçek budur."
Samuel P. Huntington
Aslında beşyüz yıldır, Batılı 'Uygar', Hıristiyan Beyaz Adam'ın' yaptığı insanlık suçu işlemekten başka bir şey değildi. Lâkin, neyin suç, neyin sevap, neyin iyi neyin kötü olduğuna da Uygar-Beyaz Adam karar verdiği için, olup-bitenlerin ne anlama geldiğinin anlaşılması pek mümkün olmadı. Zamanla, sömürgeleştirilen, köleleştirilen, boyun eğdirilen, tarihleri, kültürleri ve kimlikleri tahrip edilip, belleksizleştirilen halklar, efendinin gözünü kendi gözleri sandılar ve onun gözüyle bakmaya başladıklarında, Batılıların egemenliği güçlü bir temele oturmuş, zafer kazanmıştı. Artık, Efendi'nin gözünden başka gören göz kalmamış, sömürgecilik içselleşmişti. Zira, asıl sömürgecilik, bilincin sömürgeleşmesidir. Başka türlü söylersek, insanın kendine, kendi gerçekliğine, kendi toplumuna yabancılaşmasıdır.
Sömürgeciliğin 'içselleşmesi' için, Franz Fanon'un Beyaz Zenciler, Ali Şeriatî'nin Asimile Maymunlar dediği, 'yerli unsurların', 'yerli misyonerlerin' devreye girmesi gerekti. Zira, bilincin sömürgeleşmesi, ancak 'gönüllü kabullenme' durumunda mümkündür. Eğer, sömürgecilerle, işbirliğinden çıkarı olan, yerli aydınlanmış elitler olmasaydı, sömürgecilik yerleşemez, emperyalizm zafer kazanamazdı. Üçüncü Dünya, ya da 'kibarca' Güney denilen ülkelerin eğitim görmüş kesimleri (bunlara bir de 'aydın' deniyor) yerli misyoner işlevini sürdürmeye devam ediyor.
Daha baştan Batılı-Hıristiyan-Beyaz Adam, farklılıkları bir yükseklik-alçaklık kategorisi olarak görme eğilimindeydi. Onlara göre başkaları, 'ötekiler' farklı değil, aşağı idi. Ve oradan hareketle bir slogan ürettiler: Aşağı ise yok edilmesi gerekir...
Sosyal teoriyi, sosyal düşünceyi ya da aynı anlama gelmek üzere, 'sosyal bilimi angaje eden bir sorun söz konusu olduğunda, nasıl konumlandığınız, nerede durduğunuz, velhasıl nereden baktığınız kritik bir öneme sahiptir. Örneğin, Amerika'nın keşfedildiği söylendi ve insanlar buna yüzyıllardır inanıyor. Kolomb, Karaib adalarına ulaştığında, Kuzey, Orta ve Güney Amerika'da yaklaşık 80 milyon insan yaşıyordu. Bu insan toplulukları yabana atılmayacak uygarlıkların da yaratıcısıydılar. Eğer dünyaya Avrupa'dan, Avrupa'yı merkez alarak bakarsanız, farklı, başka yerden bakarsanız farklı şeyler görür, farklı bir manzarayla karşılaşırsınız. Tersi olsaydı, önce Amerikalılar Avrupa'ya ulaşsaydı, Avrupa Amerikalılar tarafından keşfedilmiş mi sayılacaktı?
Güçlünün söylemi kural haline geldiğinde, artık ilişkinin karşı tarafında bulunanın ufku, egemenin ufkudur. İdeolojik olarak kötürümleşmiş bir insan, bir birey, bir sosyal sınıf, bir topluluk, bir ulus, artık önünü görmekten, yolunu bulmaktan âcizdir. Zira, tasavvur dünyası işgal edilmiştir.
Yazık ki, emperyalist odaklı ideolojik kurgular, sanki her zaman her yerde geçerliliği olan, hikmetinden sual olunmaz bilimsel hakikâtlermiş gibi sunuluyor ve Üçüncü Dünya'nın beyinleri esir alınmış 'bilim erbabı' ve 'aydın' denilen diplomalılar taifesi tarafından da tartışmasız doğrular olarak kabul ediliyor. Oysa, böylesi bir dünyada, her yerde, her zaman ve herkes için geçerli bir sosyal teori mümkün değildir.
Öyle bir ideolojik kurgu ki, Avrupa'yı ve Avrupalı'yı 'dünyanın merkezi', bu dünyada iyi, güzel, olumlu, akla uygun ne varsa kendi eseri ve kendinden menkûl sayıyor. Kendi dışındakiler 'ötekilerse', bütün bu hasletlerden, yeteneklerden, olumlu şeyler üretme kabiliyetinden yoksun, uygarlık üretme konusunda özürlü insanlar ve toplumlar sayılıyor.
O zaman, nasıl olup da kendileriyle (Avrupalı) başkaları arasında böylesi bir değerler hiyerarşisi olduğunun 'kanıtlanması' gerekiyordu. İşte, Avrupamerkezli uyduruk ideo-lojinin tarihsel misyonu budur: Ötekini tanımlamak, kendi gönlünde yatan ne kadar olumsuz, kötü, aşağılayıcı nitelik varsa, ötekine izâfe etmek, ve bunu vahşi, barbar, uygarlık yoksunu, vb. dediği ötekilere empoze etmek! İşte bu aşamada 'ileri' batı düşüncesi, batı bilimi, batı akılcılığı, batı düşünce tarzı devreye sokuluyor. Fakat, yapılanların ne anlama geldiğine de kendileri karar vermek koşuluyla.
Batılı -Hıristiyan -Beyaz Adamın, tarihi yapanın sadece kendisi olduğuna, kendi uygarlığının (tabii tarihinin) özgün (tek) olduğuna, başka uygarlıklardan webpano yapmadığına, 1492 öncesinde de Avrupa'nın diğer uygarlıklardan ve kültürlerden üstün olduğuna inanması gerekiyordu ve inandı. Şimdi sıra, başkalarını da inandırmaya gelmişti. Avrupamerkezli ideoloji bu amaçla üretildi ve başkalarına nüfûz etmesi için yoğun bir çaba harcandı
Giderek sömürgecilerin oluşturduğu bilinç, tüm dünya elitlerini, yönetici sınıfları ve mekteplileri etkisi altına aldı. Avrupalılar'ın oluşturup sunduğu tarih versiyonu, yerli elitler tarafından da içselleştirildi. Okullarda okutulan tarih, genel bir çerçevede hâlâ Avrupalılar'ın ürettiği tarih versiyonudur ve genel bir çerçevede, Üçüncü Dünya Ülkelerinde okullarda okutulanlar, Avrupa-merkezli egemen batı ideolojisini kafalara sokmaya, modern sömürgeciliği (küreselleşme densin) meşrulaştırmaya, yaymaya, kabullendirmeye yarıyor.
Sömürgeciliğin ve emperyalist egemenliğin yerleşmesi ve sürekliliğinin sağlanması için 'Batılılaşmış', 'aydınlanmış' dünyaya sömürgecinin gözüyle bakan bir yerli elit oluşturmanın önemi, sömürgeciler tarafından çok önceden anlaşılmıştı. Dünyanın beşeri ve doğal zenginliğini emperyalist sömürüye açmak için 'ilerlemenin', 'modernleşmenin', 'aydınlanmanın', 'kalkınmanın', şimdilerde küreselleşmenin timsâli, beyinleri Avrupamerkezli ideolojik safsatalar tarafından dağlanmış, kendi gerçekliğine, kendi toplumuna külliyen yabancılaşmış yerli azınlıklar, hep emperyalizmin, sömürge ve yarı-sömürgelerde, şimdilerde Üçüncü Dünya'daki adamları-ajanları oldular.
Dolayısıyla, sömürgeciliğin içselleşmesinin iki veçhesi veya iki dayanağı vardı: Emperyalizmle kurulan ilişkilerden (ticaret-yatırım) toplum çoğunluğu aleyhine çıkar sağlayan, 'kendi' halkı yoksullaştıkça zenginleşen 'ayrıcalıklı yerli azınlıklar' ve bunu meşrulaştıran 'aydın' denilen eğitim görmüş kesimler.
Bu iki yerli unsurun emperyalizmle çıkar ortaklığı, sömürü ve bağımlılık ilişkilerinin devamını sağlıyor. Zamanla söylem değişse de ilişkinin yönü değişmiyor, özü hep aynı kalıyor. Genel bir tarihsel perspektiften bakıldığında, Üçüncü Dünya elitlerinin oldum olası ihanet içinde olduklarını söylemekte bir sakınca yoktur. Elbette yaptıklarının gerekli, önemli, zorunlu ve seçeneksiz olduğuna inanıyorlardı, şimdilerde bu inancı yitirdikleri sanılmasın. Ama, bizi ilgilendiren beyinleri sömürgeleşmiş, izânı köreltilmiş, söz konusu 'aydınlanmış' taifenin kuruntuları, hezeyanları, saplantıları değildir.
Aslında Üçüncü Dünya'daki 'yönetenler sınıfı', ait oldukları, temsil ettiklerini iddia ettikleri toplumların, halkların değil, emperyalizmin çıkarlarının hizmetindedirler. Emperyalist çıkarların bekçiliğini yaparken, sömürü ve yağmadan pay alıyorlar. Dar sınıfsal çıkarlarını da toplumun çıkarı (ulusal çıkarlar safsatası) olarak sunmayı ne yazık ki, şimdilik başarıyorlar.
Yüzyıllar boyu Batı modernitesi, ya da aynı anlama gelmek üzere Batı egemenliği, kendine karşı çıkan herkesi, her düşünceyi şeytanlaştırdı. Sorgulayanı yok saymayı, unutturmayı yeğledi. Direneni ezmek ve susturmak için hiç bir zaman şiddete ve teröre başvurmaktan geri kalmadı. Elbette buna entellektüel terör de dahildir. Eğer, yenik düşen, yenilgiyi kabul ederse, yazacağı tarih, kendini yenilgiye uğratanın zaferini anlatmaktan öteye geçemez.
Sömürgeleşmiş insan için sorun, sömürgecinin oluşturup yaydığı ideolojiyi içselleştirmesi, kendi geçmişine ve bugününe yabancılaşması demektir. Dününden olmak, bugününden ve geleceğinden de yoksun olmak demek, ufkunu yitirmektir. Zira, kendi gerçekliğine başkasının (sömürgecinin) gözüyle bakmaktadır ve görebileceği şeyleri sınırı, sömürge bilinci tarafından belirlenmektedir.
Tarihsel belleği boşaltılmış olan halklar ve insanlar, kendi geçmişinde değerli hiç bir şeyin olmadığı, 'iyi', 'güzel', 'anlamlı', 'değerli', 'makul' olanın ona ancak egemen öteki tarafından verilebileceğini düşünür hale gelir.
Üçüncü Dünya'nın hemen her yerinde, özellikle de 'mektepli taife', Avrupalı doğmadığı için sürekli hayıflanma halindedir. Kendi kimliğini ve geçmişini yücelttiğinde bile, ona öykünmekten ve aşağılık duygusundan kurtulmuş değildir. Zaten kendi geçmişini inkâr etmenin, kendi geçmişini yok saymanın, ona yabancılaşmanın, psikolojik travma yaratması kaçınılmazdır.
Tarih boyunca uygarlıklar birbirlerinden webpano yapagelmişler ve bu webpanolar (almalar) uygarlığın ilerlemesini sağlamıştır. Uygarlık ve bilim insanlığın ortak mirasıdır ve öyle olması gerekir. Batı Avrupa'nın dinamik, diğerlerinin durağan, ilerleme yaratma yeteneğinden yoksun olduğu tezi de tam bir safsatadır. Zira, 1492 öncesinde tüm toplumlar ve uygarlıklar benzer istikamette 'ilerleme', 'gelişme' halindeydiler. Üretim teknikleri ve uygarlık düzeyi çoğu yerde Avrupa'dan asla geri değildi. Zaten Avrupa'nın ileri gitmesinin bir nedeni de büyük Orta Doğu ve Asya uygarlıklarından yaptığı webpanolardı. Antik Yunan, Mısır, Hint, Fenike, Çin'den, Müslüman-rap Uygarlığı Antik Yunan'dan, Avrupa da Müslüman-rap Uygarlığın'dan webpanolar yapmıştı. Asıl sorun, 1492 öncesiyle değil, 1492 sonrasıyla ilgilidir. Zira, 1492 sonrasında Batı Avrupalılar, jenosit, köleleştirme, katliam, sömürü, yağma ve talan sayesinde sadece diğerleriyle arayı açmakla kalmadılar, aynı zamanda onların gelişmesinin önünü de kestiler.
Bağımsızlığa kavuşan ülkelerde bir tersinden merkezcilik, Asya ve Afrika merkezcilik oluşturma zorlamasına girişildi. Bağımsızlığa yeni kavuşan ülkelerin yönetici elitleri (ki, bunlar Batı'nın rahle-i tedrisinden geçmişlerdi) kendi geçmişlerini yüceltip, asıl uygarlığı yaratanın kendi ataları olduğunu ileri sürerek, Avrupamerkezciliği ve milliyetçiliği tersinden üretme yoluna gittiler. Hayalî bir "şanlı geçmiş" yaratma zorlamasına giriştiler ve yarattıkları ideolojik mistifikasyon, kitlelerin bilinci manipüle etmek, yanılsama yaratmak içindi. Böylece emperyalizmin 'yerli adamları' olduklarını kitlelerin gözünden uzaklaştırmak mümkün olmuştu. Zira, her alanda Batı'yı kopya ediyorlardı.
ABD'nin şahsında Uygar Beyaz Adam, hiç bir uluslararası hukuka saygı göstermeye yanaşmıyor, hiç bir uluslararası teamüle uymuyor. Üstelik bunu bir 'hak' olarak görüyor. Bir 'gerekçe üretip' istediği ülkeye savaş açıyor, bu vesileyle yeni silahlarını denemek, nükleer-rakyoaktif atıklardan kurtulmak olanağına kavuşuyor.
Fikret Başkaya, Çığırından Çıkmış Bir Dünya, sayfa 19-41, 1. baskı, Nisan 2004, Özgür Üniversite yayınları
Not: Alıntının daha geniş bir özeti, yazarın Özgür Üniversite adlı web sitesinde okunabilir.
Kitap Kurdu
Ahmet Faruk Yağcı
Ey bir zamanların egemenleri, mağrurları, burnundan kıl aldırmayan işkence üstadları! Çocuklarınıza, torunlarınıza ahlâkî nutuklar atarken neler düşündünüz? Ey birbirini koruyan kü
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 210 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart