6 Eylül 2008 Cumartesi
Ahmet Erhan
SUNU: 5 Nisan 2001 Perşembe günü tren Bostancı İstasyonu'nda durduğunda inen birkaç yolcudan biriydim. Soğuktu. Küçük bir su şişesine Ankara'dan binmeden önce hazırladığım votka-soda karışımı sıfırı tüketmişti. Bence hayat haneme yeni sıfırlar eklemek için sabahın alacakaranlığında beni karşılamaya gelen sevgili arkadaşım Yüksel Ekşioğlu'na sımsıkı sarıldım. Bir yerlere yağmur yağıyordu, ama nereye?
Hangi coğrafyada ve hangi iklimde olursam olayım zaten çoktan ayırdına vardığım o derin yalnızlığın pamuk ipliklerini paltomdan silkelemeye çalışarak, geçip giden trene baktım.
İstanbul... Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim. Kırk üç yaşında, elinde siyah bir çantayla burnunun direği sızlayarak, yeniden, hep yeniden... Ankara'nın 'sıla' olduğu ne kadar su götürüyorsa, İstanbul'un müzmin gurbetliği dağı taşı inletiyordu.
İstanbul'a trenle geldim. 5 Nisan 2001 Perşembe.
Sılam da yoktu artık, gurbetim de...
ATEŞİ ÜFLE : Özel günlerden nefret ederim. İtirafsa, itiraf! Mum üfleyerek yaşlanmaktan, yılbaşlarında neden birinci çinkoyu ben yapamadım diye hayıflanmaktan, 'tombala' zemininde koşanların aşkı kaybettiklerine sevinmekten... Bu, uçkuru düşük yalnızlığımın kalıcı bir tezahürü müdür, yoksa benim bir yerlerde yaptığım bir yanlışlık mı vardır? Doğmak gibi... Bilmem, kendi kendime konuşup dururum.
Madam Janet, o ince uzun parmaklarını piyano tuşlarına rehin bırakıp da, yüzer gezer upuzun tırnaklarıyla pastaya uzandığında neden midem bulanırdı? İyi de, o bulantı neden bu kadar uzun sürdü? Sanki tarih, bir zaman sonra tekerrür etmekten çıkıyor da, adamakılı bir tevatür'e dönüşüyor. Artık "Rivayet oldur kim..." diye başlayan kitapları okumuyorum. Kitaplık temizleme harekatlarımda ellerime bulaşan tozlar hep onlardan. Kendi kitaplarımı da bu meseleye ucundan kıyısından dahil ediyorum.
Mum üflemedim. Hep kaçtım. Ama yine de yaşlandım. Özel bir nedenim yoktu. Kuşağımın çektiği acılara da vuracak, demir atacak değilim. Olgunum. Saçımdaki akları aynanın karşısında sayarken, bir gün geldi elimden kaçırdım; sayı saymayı unuttum. Ama özel günleri nefret katsayısıyla çarpmayı, üstüne üstlük katlamayı unutmadım. Ne yapayım, kendi tarihimin yetimiyim. Ahalisi rakip takıma transfer olmuş bir Yol Hizmetleri Köyspor gibiyim. Ne demekse... (sayfa: 102-103)
DENİZ... OĞLUM... Gece. Soğuk koridor. Yalnızlık soğuk oğlum.
Biliyorum ki sen beni epeyce dağınık, bir dakika sonrasını bile düşünmeyen biri olarak gördün hep. Belki de öyleyimdir. Yok yok gerçekten öyleyimdir. Ama o geceki bütün yorgunluğuma karşın oluşan vakur direncimi görseydin, belki bu düşüncende az da olsa bir değişim olurdu. Ama göremezdin, henüz gözlerin açılmadı. (sayfa: 124-125)
Sevmek, aslında zor olanı seçmektir. Epeyce engebeli, uçurumlarla dolu bir yoldur. Acı çekersin, aldatılırsın, en yakınında sandığın kişi belki de sana ilk bıçağı vuran kişi olur. Ama bunu genel bir olgu olarak alma. İnsanın, her insanın içindeki o iyi, verimli tohumu bulmaya çalış. İnan bana oğlum, bu yol seni mutluluğa götürür. Hayatımızda kinler, tasalar, kavgalar hep olacaktır; insanın doğası gereği kaçınılmazdır bu. Kendini ezdirme, savun; ama başkalarını da ezmeye çalışma. Ve aslı önemlisi, bu tür olumsuz duygularda takılıp kalma.
Herkesçe bilinen, ama ne kadar uygulandıkları kuşkulu olan bu düşünceleri neden yazıyorum sana? Ne tuhaftır ki, hayatın anlamını kavramak için çoğu zaman bu kalıplaşmış düşüncelere dayanmak durumunda kalıyoruz. Upuzun bir çizgi bu. Bu çizginin uzağına düşmeyenler "normal" sayılıyorlar. Ötekileriyse, çoğunlukla haklı çıksalar bile yoğun bir mutsuzluk bekliyor.
Dünya acılarla dolu. Her yerde insanlar birbirini boğazlamak için sanki fırsat kolluyorlar. Bugün böyle ve büyük bir olasılıkla yarın da böyle olacak.
Adı 'Deniz'olan oğlum.
Sardunya çiçeğim, çakıltaşım, yakamozum.
Kendini kötü hissettiğin zamanlarda eline -örneğin- bir domatesi al, onu uzun uzun incele, sonra ısır, içine bak; ve düşün, dünyada, iyinin yanıbaşında kötü, gecenin az ötesinde sabah, güzellikle iç içe geçmiş çirkinlik vardır, adına olgunluk dediğimiz şey, bütün bunları ayırt etmekte yatar...
(sayfa 127-128)
Ahmet Erhan, Ankara-İstanbul Kara Treni (Denemeler, 1. baskı, ağustos 2001) Everest yayınları
Gönderen: Hacer Günebakan
Kitap Kurdu

Ali Türkan
O da gözlerini kocaman açmış, bana bakıyordu. Nedenini ben de bilmiyorum ama gözlerimi kaçırıp, - Kızın nasıl? Diye sordum. Birden kayboldu. Nereye gitmişti bu oğlan? Şimdi buradaydı be! Yalnızca bir kâğıt duruyordu az önce uzandığı yerde. Açtım kâğıdı. İki satır bir şey: Ben beceremiyorum bu hayatı. İkimiz de pek tanıyamadık babalarımızı. Bir gün, büyüdüğünde, kızıma nasıl bir adam olduğumu sen anlat lütfen. Kalkıp acı badem likörünü açtım. Teypte Kazancı Bedih, "Garip Bir Kuştu Gönlüm" türküsünü söylüyor, saçma sapan bir kasabada sabah oluyor. Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.