Ahmet Erhan
SUNU: 5 Nisan 2001 Perşembe günü tren Bostancı İstasyonu'nda durduğunda inen birkaç yolcudan biriydim. Soğuktu. Küçük bir su şişesine Ankara'dan binmeden önce hazırladığım votka-soda karışımı sıfırı tüketmişti. Bence hayat haneme yeni sıfırlar eklemek için sabahın alacakaranlığında beni karşılamaya gelen sevgili arkadaşım Yüksel Ekşioğlu'na sımsıkı sarıldım. Bir yerlere yağmur yağıyordu, ama nereye?
Hangi coğrafyada ve hangi iklimde olursam olayım zaten çoktan ayırdına vardığım o derin yalnızlığın pamuk ipliklerini paltomdan silkelemeye çalışarak, geçip giden trene baktım.
İstanbul... Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim. Kırk üç yaşında, elinde siyah bir çantayla burnunun direği sızlayarak, yeniden, hep yeniden... Ankara'nın 'sıla' olduğu ne kadar su götürüyorsa, İstanbul'un müzmin gurbetliği dağı taşı inletiyordu.
İstanbul'a trenle geldim. 5 Nisan 2001 Perşembe.
Sılam da yoktu artık, gurbetim de...
ATEŞİ ÜFLE : Özel günlerden nefret ederim. İtirafsa, itiraf! Mum üfleyerek yaşlanmaktan, yılbaşlarında neden birinci çinkoyu ben yapamadım diye hayıflanmaktan, 'tombala' zemininde koşanların aşkı kaybettiklerine sevinmekten... Bu, uçkuru düşük yalnızlığımın kalıcı bir tezahürü müdür, yoksa benim bir yerlerde yaptığım bir yanlışlık mı vardır? Doğmak gibi... Bilmem, kendi kendime konuşup dururum.
Madam Janet, o ince uzun parmaklarını piyano tuşlarına rehin bırakıp da, yüzer gezer upuzun tırnaklarıyla pastaya uzandığında neden midem bulanırdı? İyi de, o bulantı neden bu kadar uzun sürdü? Sanki tarih, bir zaman sonra tekerrür etmekten çıkıyor da, adamakılı bir tevatür'e dönüşüyor. Artık "Rivayet oldur kim..." diye başlayan kitapları okumuyorum. Kitaplık temizleme harekatlarımda ellerime bulaşan tozlar hep onlardan. Kendi kitaplarımı da bu meseleye ucundan kıyısından dahil ediyorum.
Mum üflemedim. Hep kaçtım. Ama yine de yaşlandım. Özel bir nedenim yoktu. Kuşağımın çektiği acılara da vuracak, demir atacak değilim. Olgunum. Saçımdaki akları aynanın karşısında sayarken, bir gün geldi elimden kaçırdım; sayı saymayı unuttum. Ama özel günleri nefret katsayısıyla çarpmayı, üstüne üstlük katlamayı unutmadım. Ne yapayım, kendi tarihimin yetimiyim. Ahalisi rakip takıma transfer olmuş bir Yol Hizmetleri Köyspor gibiyim. Ne demekse... (sayfa: 102-103)
DENİZ... OĞLUM... Gece. Soğuk koridor. Yalnızlık soğuk oğlum.
Biliyorum ki sen beni epeyce dağınık, bir dakika sonrasını bile düşünmeyen biri olarak gördün hep. Belki de öyleyimdir. Yok yok gerçekten öyleyimdir. Ama o geceki bütün yorgunluğuma karşın oluşan vakur direncimi görseydin, belki bu düşüncende az da olsa bir değişim olurdu. Ama göremezdin, henüz gözlerin açılmadı. (sayfa: 124-125)
Sevmek, aslında zor olanı seçmektir. Epeyce engebeli, uçurumlarla dolu bir yoldur. Acı çekersin, aldatılırsın, en yakınında sandığın kişi belki de sana ilk bıçağı vuran kişi olur. Ama bunu genel bir olgu olarak alma. İnsanın, her insanın içindeki o iyi, verimli tohumu bulmaya çalış. İnan bana oğlum, bu yol seni mutluluğa götürür. Hayatımızda kinler, tasalar, kavgalar hep olacaktır; insanın doğası gereği kaçınılmazdır bu. Kendini ezdirme, savun; ama başkalarını da ezmeye çalışma. Ve aslı önemlisi, bu tür olumsuz duygularda takılıp kalma.
Herkesçe bilinen, ama ne kadar uygulandıkları kuşkulu olan bu düşünceleri neden yazıyorum sana? Ne tuhaftır ki, hayatın anlamını kavramak için çoğu zaman bu kalıplaşmış düşüncelere dayanmak durumunda kalıyoruz. Upuzun bir çizgi bu. Bu çizginin uzağına düşmeyenler "normal" sayılıyorlar. Ötekileriyse, çoğunlukla haklı çıksalar bile yoğun bir mutsuzluk bekliyor.
Dünya acılarla dolu. Her yerde insanlar birbirini boğazlamak için sanki fırsat kolluyorlar. Bugün böyle ve büyük bir olasılıkla yarın da böyle olacak.
Adı 'Deniz'olan oğlum.
Sardunya çiçeğim, çakıltaşım, yakamozum.
Kendini kötü hissettiğin zamanlarda eline -örneğin- bir domatesi al, onu uzun uzun incele, sonra ısır, içine bak; ve düşün, dünyada, iyinin yanıbaşında kötü, gecenin az ötesinde sabah, güzellikle iç içe geçmiş çirkinlik vardır, adına olgunluk dediğimiz şey, bütün bunları ayırt etmekte yatar...
(sayfa 127-128)
Ahmet Erhan, Ankara-İstanbul Kara Treni (Denemeler, 1. baskı, ağustos 2001) Everest yayınları
Gönderen: Hacer Günebakan
Kitap Kurdu

Ali Türkan
Bak, babam deliydi. Kavgaya üçüncü kattan atlayarak katılırdı. Sanki evde su yokmuş, sanki namaz kılarmış gibi, birden yerinden kalkıp duvarda teyemmüm alırdı. Amcamın kızı, gece bir yerlerden dönerken, bir ayakkabıcı dükkanının vitrinindeki bir çift ayakkabıyı beğenmişti. Babam da "madem beğendin, senin olsun" diye vitrin camını kırıp ayakkabıları almıştı. Yazar
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.