Patronsuz Medya

Abzu: "Kozmos" dediğimiz deniz

Burak Eldem - Marduk'la Randevu


Ondokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren matematik ve teorik fizikte atılan adımlar, gerçekten şaşırtıcı biçimde evrenle ilgili kavrayışımızı kökten değiştirecek niteliktedir ama bunların toplum tarafından asimile edilmesi; varılan yeni düşünsel noktaların günlük konuşma diline nüfuz edecek oranda kitlelerce benimsenmesi hiç de sanıldığı kadar kolay değildir.

Georg Feuerstein'ın da dediği gibi, bir bilimsel bulgunun genel kabul görüp insanlığın malı haline gelmesi, bugün varolan sistem içinde en iyimser tahminle 15 ila 20 yılı alır. Akademik bilim bürokrasisine takılıp raflarda tozlanmaya terk edilen, reddedilen tezleri saymıyoruz bile.

Bu anlamda, uzayın eğriliği ve evrenin yapısıyla ilgili "yeni" olarak aktardığımız bilgiler aslında ondokuzuncu yüzyıldan itibaren gündemde olan ve tartışılan tezlerle bağlantılıdır. Georg Friedrich Bernhardt Reiman, uzayın aslında nasıl bir yapıya sahip olduğuna ilişkin vardığı sonuçları daha 1854'te bilim dünyasının gündemine getirmişti; ne var ki aradan yüz yılı epey aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen bu bilginin dünya kamuoyuna bütünüyle mal edilebildiğini söyleyemeyiz.

"Riemann'ın küresel uzay tasarımı, evrenimizin gerçek şeklinin de böyle bir uzay olarak düşünülebileceği fikriyle birlikte, bilim tarihinde görülen, alışılagelmiş dünya görüşünden en özgün ve en kökten kopuşlardan biridir.

Yirminci yüzyılın önde gelen fizikçilerinden Max Born şöyle demiştir: 'Bu sonlu ama sınırsız uzay fikri, dünyanın ne olduğu konusunda aklın ürettiği en önemli kavramlardan biridir.' Tuhaftır, Born bunu derken Einstein'ın fikrine bir gönderme yaptığını sanıyordu, zira Einstein evrenbilim alanındaki çalışmasına, Riemann'dan diğer iki temel fikirle birlikte, bu küresel uzay kavramını da katmıştı; söz konusu öteki iki fikirse, uzayın eğriliği (kıvrılmışlığı) ile dört boyutlu bir eğri uzayın betimlenişiydi.

Riemann bütün bu kavramlarla birlikte, daha yirmili yaşlarındayken küresel uzaya -modern evrenbilimciler için aynı derecede ilginç- bir alternatif de bulmuştu: 'Hiperbolik uzay'. Bunları 1854'te, yirmi sekiz yaşındayken, Göttingen'de verdiği bir derste bilim dünyasına sundu. Bugün geriye doğru bakınca, söz konusu dersin modern evrenbilimin doğuşunu belirlediğini açıkça görüyoruz."

Buna rağmen, 1854'te Riemann'ın çığır açan düşüncesi, izleyen dönemde Einstein ve Born'un, Bertrand Russell'ın, William Kauffmann'ın ve nihayet günümüzde Stephen Hawking'in yaptığı katkılarla radikal biçimde değişen uzay kuramlarını "günlük yaşam" içine hâlâ sokabilmiş değil. "Yapısı gereği devrimci" diye nitelediğimiz bilim, bir yerlerde, bir köşede gerçekten akla durgunluk verecek sonuçlara ve bulgulara ulaşmayı sürdürse de, "üretim biçimi ve üretim ilişkileri" içinde, yani "teknoloji"yle paslaşarak, bugün dünyaya egemen olan şirketler imparatorluğunun kâr hanelerini yükseltmeye yönelmeyen hiç bir bilimsel yenilik, kitlelere mal edilemiyor.

Yeniden konumuza dönelim: Uzayın, 2000 yıldır Batılı düşünce sisteminin temeline yerleşen Euklides uzayındaki gibi "düz" değil de "eğri" olması ne anlama gelir?

Sınırlanmış küçük ölçekli alanlar için belli koşullar altında geçerli kabul edebileceğimiz Euklides uzayı içinde, aynı düzlem üzerinde rasgele seçeceğiniz üç noktayla oluşan üçgenin iç açıları toplamı, her zaman 180 derece olacaktır. Bu aslında Euklides uzayının değil, iki boyutlu uzayın, düzlem geometrisinin temel kurallarından biridir.

Ama eğri olan bir uzayda, böyle bir üçgenin iç açıları toplamı 270 derece bile olabilir: Kuzey kutbunda belirleyeceğiniz bir noktadan, ekvatoru kesen iki dikme çizin. Bu iki doğrunun birbirlerine yaptıkları açı da, 90 derece olsun. Yerküre üzerinde böyle bir mantıkla oluşturacağınız üçgen, her açısı da 90'ar derece olduğu için bildiğiniz klasik kuralları alt üst ederek iç açılarının toplamı 270 derece olan bir ucubeye dönüşecektir; çünkü dünya, her ne kadar yüzeyi üzerinde bir üçgen tasarlanabilse de, küresel bir yapıya sahiptir.

Aynı mantıkla, uzay, evren ve galaksiler arası boşluğa ilişkin yapacağınız gözlem ve hesaplarda da benzeri yanılgılara düşmeniz kaçınılmazdır. Uzay, "bildiğiniz uzay" değildir çünkü.

Belleğimize çakılan bir başka şablon, uzayın tanımıyla ilgili. Yine ta ilkokul yıllarımızdan kalma alışkanlıkla uzayı, "içinde galaksiler, güneş sistemleri ve gezegenlerin olduğu sonsuz bir boşluk" ifadesiyle tanımlarız hep. Sonsuzluğunun son derece tartışma götürür olduğuna değindik. "Boşluk" meselesinin de hiç sanıldığı gibi olmadığı gün geçtikçe daha net olarak ortaya çıkıyor.

Bir yanıyla maddeyi en küçük bileşenlerine ayırma yolculuğumuzda son vardığımız noktada, "parçacık teorisi" nin (Quantum Theory) sağladığı bilgiler sayesinde şu ünlü "boşluk" meselesinin neredeyse bir "şehir efsanesi" olduğunu fark etmeye başladık. Diğer yandan da kozmolojimiz, uzayın hiç de sanıldığı gibi "boş" olmadığını; henüz tam olarak kavrayamadığımız ve niteliğini anlayamadığımız madde ve enerji biçimlerini içerdiğini bize anlatır oldu artık.

"Karanlık madde" ve "karanlık enerji" olarak adlandırılan yeni kavramlar, uzaya bakışımızı hızla değiştiriyor. Bugün bilim adamları, evrenin üçte birinin bildiğimiz maddeden, üçte ikisininse, henüz ne olduğu çözülememiş bu karanlık madde ve karanlık enerji karışımından oluştuğunu söylüyorlar.

"Bu görünmez madde, gördüğümüz yıldız ve galaksilere yaptığı çekimsel etkiler yoluyla fark edilebilir ama kendisi elektromanyetik ışınımın hiç bir türünü yaymaz - ne görünür ışık, ne radyo dalgaları, ne kızılötesi, ne morötesi, ne X-ışınları, ne gamma ışınları - hiç bir şey. Gerçekten görünmezdir. Adına karanlık madde diyoruz."

Böylece, son derece kesin ve değişmez sandığımız bazı çok temel bilgilerimiz de hızla sarsılmaya başlıyor: Uzay, gezegen ve galaksilerin içinde dolaştığı bir "sonsuz boşluk" falan değildir. Hatta, doğrusunu söylemek gerekirse belki "uzay" diye tanımlanacak tek ve homojen, uçsuz bucaksız bir alan bile söz konusu değildir artık. Madde ve enerjinin, varlığından yeni haberdar olduğumuz biçimleriyle tanışıklığımız henüz başlıyor.

"Karanlık madde nedir? Var olduğunu biliyoruz ama ne olduğu konusunda çok az fikrimiz var. Karanlık madde, uzaya dağılmış durumdaki gezegenler veya çok sönük yıldızlar olabilir. Karanlık madde, engin bir atom-altı parçacıklar denizi olabilir. Her ne ise, karanlık madde, evrendeki maddenin çoğunluğunu oluşturuyor."

Eğer madde kütlelerine "ada" dersek, bu durumda söz konusu madde ve enerji biçimleriyle onu saran uzay için de "deniz" benzetmesini yapabiliriz. Yani her şey, eskilerin dediği gibi aslında: Bütün o "çoktanrılı, ilkel" mitolojilere göz atın; başlangıçta evrenin yalnızca uçsuz bucaksız bir "ilksel deniz" (Sümerce'de AB.ZU) olduğu fikrine rastlayacaksınız.

Bu denizin içinde, karaların ve onları çevreleyen havanın yaratıldığına ilişkin temel anlayış, Hopi kızılderililerinden Sümer'e; Mayalar'dan Fenikeliler'e dek her yerde karşınıza çıkacak. Tıpkı bugün, artık "boşluk" olmadığını bildiğimiz "uzay" denen oluşumun yeni yıldız ve galaksileri kendi içinde yaratması gibi.

Şimdi, "dünyanın öküzün boynuzları üzerinde duran düz bir tepsi; gezegen ve yıldızlarınsa dünya çevresinde dönen ışıklar olduğuna" inandıklarından söz ettiğimiz; "korktuğu doğa olaylarını ve güneşi, ayı, yıldızları tanrı sanan" uzak atalarımızın "ilkel çoktanrılı" düşünce sistemlerini yargılamadan önce belki biraz daha düşünmenin yerinde olduğuna karar verebiliriz!

(sayfa 242-246)

* * *

Sonraki sayfa: Marduk gelince ne olacak?

 

 Yorumlar

Bu karanlık madde ve karanlık eneerji ile ilgili olarak, kafamda garip bir şey oluştu. Konu ile ilgili ilk okuduğum yazı (yanılmıyorsam bilim teknik idi) sonrasında oluşan bu yargıyı kimse ile paylaşamamıştım. Sizin de olağan dışılığa inancınız olduğunu düşündüğüm için paylaşmak istedim. Bana göre görebildiklerimiz ve anlayabildiklerimiz çok sınırlı. Bunun yanısıra bilinmeyenler (bu konuda ben de eskilerin daha fazla bilgiye sahip olduğuna inanıyorum) ise çok fazla.

Uzun yıllar önce Don Juan'ın Öğretileri adında bir dizi kitap okumuştum. Kitapta bir Kızılderili bilgenin dünyaya bakışı anlatılıyordu. Sekiz kitaptan oluşan bu hazinenin, hangi kitabında olduğunu anımsayamadığım bir yaklaşım geldi aklıma karanlık madde makalesini okuyunca. Don Juan çömezi olan sosyolog doçente "evrenin ve dünyanın her yerinde, görüsü olamayan insanların giremeyeceği, sonsuz sayıda iplikçiklerin varlığından söz ediyor, bu iplikçiklerin her yeri doldurduğunu ve her şeyin kaynağı olduğunu" söylüyordu.

Konu ile bağlantılı olabileceğini düşündüğüm için paylaşmak istedim. İnceler ve üstünde düşünürseniz, belki bir şeyler çıkarılabilir. Saygılarımla.

Teslim Altun - 7 Ocak 2008 (03:57)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 1863

Kitap Kurdu

Editörün Önerisi

Kanlıca'nın yalnızları

Deniz Türkoğlu

Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Etiketler





Şu an 132 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
815 - 1704 - 2034  
©