Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Play Misty For Me

Forum 2001


Yıllar önce televizyonda başrolünü Clint Eastwood'un oynadığı bir film seyretmiştim. Belki yönetmeni de oydu. Sanırım oydu, ilk filmiydi onun galiba yönetmen olarak.

Orada geceyarısından sabaha kadar canlı müzik yayını yapan ve dinleyicileriyle sohbet eden bir diskjokeyi canlandırıyordu Eastwood. Gerçek adıyla değil de bir rumuzla arayan (Edgar Allan Poe'nun ünlü bir şiirinin adıydı, şimdi çıkaramadım) bayan dinleyicisi her akşam ısrarla "Misty " adındaki caz parçasını istiyordu ondan.

Devamını sonra anlatıcam. Şimdi bi işim çıktı. Belki şiirin adını (kızın rumuzu) hatırlarım bu arada.

Hah, hatırladım: Anabel Lee, kızın rumuzu (nickname'i) buydu.

Eylûl ~ 3 Temmuz 2001


I was a child and She was a child,
In this kingdom by the sea,
But we loved with a love that was more than love -
I and my ANNABEL LEE -

murat yetkin ~ 3 Temmuz 2001


Senelerce senelerce evveldi
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz
İsmi; Annabel Lee
Hiç birşey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni
O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee
Göklerde uçan melekler
Kıskanırlardı bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde
Üşüdü bir rüzgârından bulutun
Güzelim Annabel Lee
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni
Mezarı oradadır şimdi
O deniz ülkesinde
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskanırdı bizi
Evet !Bu yüzden 'Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi'
Bir gece rüzgârından bulutun
Üşüdü gitti Annabel Lee
Sevdadan yana kim olursa olsun
Yaşca başca ileri
Geçemezlerdi bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne deniz dibi cinleri
Hiç biri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee
Ay gelir ışır, hayalin erişir
Güzelim Annabel Lee
Orda gecelerim uzanır beklerim
Sevgilim sevgilim hayatım gelinim
O azgın sahildeki
Yattığın yerde seni...

Adgar Allan Poe...

KUM ~ 3 Temmuz 2001


Konu şiir değil tabii ki, film.

Filmde Clint Eastwood'un her sabah radyodan çıktığında takıldığı bir sabahçı kafeteryası var, yine oraya gidiyor kahvaltı ve kahve için. Kahvesini içerken çekici bir kadın yanaşıyor yanına, hani nasıl derler, "yazılıyor". Bizimki de bıçkın ya, alıyor pası ve sohbete başlıyorlar. Kadın ona yukarıda Murat'ın yazdığı şiiri okuyor ve anlıyor ki bizim bıçkın Clint, bu kadın o radyoda Misty parçasını isteyen kadın.

"Eh, bunun zaten radyoyu bu kadar ısrarlı aramasından belliydi, bana kesik olduğu" diye düşünüyor ve ayağına gelmiş bu kısmeti tepmiyor. Yukarıda sözü edilen o bahçeli eve götürüp...

"İfadesini alıyor."

Ammaaaa... 

Eylûl ~ 3 Temmuz 2001


Bizim bıçkın Clint filmin sonunda Anabel Lee'nin hain niyetini çakazlayınca eski programlardan birinin bandını otomatiğe bağlayıp arabasına atlar ve karanlık gecenin içinde orman yollarını lastik cayırdatarak aşıp o uçurum kenarındaki eve yetişir.

Niyeti, Anabel Lee'nin kendisini hâlâ yayında sanmasıdır.

Haa, baştan alalım:

Şimdi bu Clint (esas oğlan) "bir gecelik ilişki" diye düşünüp bu çıtırla mercimeği fırına vermiştir ama aslında sevgilisi vardır. Ne zaman ki Anabel "yok, ben bir yere gitmem, sana tutkuyla bağlandım" triplerine girer, o zaman Clint, bayana katı ve mesafeli davranarak başından atma yoluna gider. Aynen Fatal Attraction; ama daha iyisi.

Gururu kırılan, reddedilen bir kadının ne kadar sinsi ve menhus olacağını nereden bilsin?

Anabel Lee'nin gideceği şeytansılık noktasının ucu bucağı yoktur, Clint'in sevgilisini öldürmeye niyetlenir, falan. Amerikan sinemasının has konularından.

Ama öyle Hollywood deyip geçmeyin, entellektüelin hası da oradan çıkıyor.

Bi dakka, konunun ucu kaçtı; ben asıl bunu değil, başka bişiiyi anlatıcaktım. dur, bi kaave molası. Dilim damağım kurudu. 

Eylûl ~ 3 Temmuz 2001


Hazır söz John Steinbeck ve Jack London'dan açılmışken, ne tesadüf, ilk gençliğimin en sevdiğim yazarlarıydı ikisi. Daha 15 falandım ve Steinbeck'in eserlerinin yarısını yalayıp yutmuştum. Başta da tabii Sardalya Sokağı ve Uğurlu Perşembe (Yukarı Mahalle ile bir üçleme oluşturur bu romanlar; tadından yenmez).

Sonra bu iki roman birleştirilip film oldu ve başrollerini Nick Nolte ve Debra Winger paylaştı.

Neyse, konumuz Play Misty For Me.

O adını hatırlayamadığımız (kendini Anabelle Lee sanan) hamfendi tabii mevzunun ana fikri.

Söylesenene birader, İKTİDAR TUTKUSU kadınsı mıdır erkeksi mi? Acaba o kadının (Anabel) zıvanadan çıkmasının asıl sebebi AŞK mıdır yoksa ZAPTETME arzusu mu?

İnsan sevdiği kişiye zarar verebilir mi? Kadınının yüzüne kezzap atıp, sonra da "çok seviyordum" diyen hayvan oğlu hayvan, acaba şu Kerime Nadir bozuntularının ve keçiboynuzu yavanlığında "hassasiyet" lâfazanlığı yapan koca popolu samimiyetsiz haspaların pompalayıp şişirdikleri içi boş, ne anlama geldiği belirsiz "ulvî" aşk söyleminden güç alıyor olmasın?

Kimin ne haddine başka insan üstünde hükümranlık kurma arzusunu "ben sana aşık oldum, öyleyse beynini şey ederim, huzurunu kaçırır, jiklet gibi yapışır, seni kendi hastalıklı egomun bir oyuncağı olarak görür ve yediğim her boku "aşk" diye etiketleyip manyaklığıma kılıf hazırlarım, diye düşünmek?

Sen belli ki sıkı herifsin. Kesin boyun posun da yerindedir. Hiç yaşamadın mı Clint Eastwood'un yaşadığı şeylerin bir benzerini?

Hiç kimse musallat olmadı mı sana, senin arzularının ne yana meylettiğini hiçe sayarak?

Hadi, buyur burdan yak.  

Eylûl ~ 3 Temmuz 2001


Bunca zamandır okuduğum en eğlenceli forum konusu oldu bu yaa. Filmler var, müthiş güzel şiirler var, Sardalya Sokağı var, komik adam Eylül var.
yaşasın. 

eylem ~ 4 Temmuz 2001


Dur daha, ne filmler ve ne komiklikler var bizim kirli çıkında. Bu bölüm çiçek-böcek edebiyatı ve beş çaylarıyla kendilerini kandıran iri popolu egosantirik hatunların muhabbetine tabii ki beş basar.

Çünkü sinema hayattan daha gerçektir. Öööle diil mi Suat?

Eylûl ~ 4 Temmuz 2001


Hazır konu sinemadan açılmışken ve Misty konusu tavsamışken, aklıma gelen bir başka ayrıntıyı paylaşayım dedim.

Yıllar önce TRT 2'de seyrettiğim bir film vardı "5.Caddenin Mahkûmu " diye, başrolde müteveffa Jack Lemmon oynuyordu.

O filmde işsiz kalan bir ortalama Amerikalı'nın nasıl bunalıma girdiği anlatılıyordu.

Zavallı adamcağız, bütün gün evde oturuyor, karısının getirdiği ekmeği yemek zorunda kalıyordu.

Bir sahnesinde sokağa çıkmış yürüyüş yapıyor. Yanından geçen bir genç ona toslayıp, özür diliyor ve yürüyüp gidiyordu.

O gider gitmez bizim Jack "ulan, sakın bu herif cüzdanımı çarpmış olmasın?" diye kuşkulanıyor, iç cebinde cüzdanını bulamayınca da delikanlıyı yakalamak için kovalamaya başlıyordu.

Oğlan önde, bizim işsiz Jack arkada, sıkı bir kovalamacadan sonra iri kıyım delikanlıyı yakalayıp yere yatırıyor, bir güzel pataklıyordu. Bir yandan da "ver cüzdanı ulan!" diye bağırıyordu.

Sonunda delikanlı cebinden cüzdanı çıkarıyor ve aman diliyor, Jack onu bırakıp cüzdanı cebine koyduktan sonra muzaffer bir edayla yoluna devam ederken, delikanlı kıçına neft sürülmüş gibi kaçıyordu.

Tabii, maskaralığın alâsı bundan sonra.

Onu da yemekten sonra anlatırım.

Eylûl ~ 4 Temmuz 2001


Öhhöööm! Ukalalık olmasın ama filmin orjinal adı, "The Prisoner of Second Avenue " oluyo... Beşinci değil yani...

murat yetkin ~ 4 Temmuz 2001


Estağfurullah Murat, düzelttiğin için sağol.

O filmi seyredeli çok uzun zaman geçti. Ben de zaten 89'umu ikmal edeli torunlarımın adlarını bile unutmaya başladım. Topu topu 120 tane hepsi...

210 muydu yoksa?

Hesabım zayıftır...

Neyse, tam bizim öfkeli Jack "yankesicinin elinden nasıl da kurtardım cüzdanı" diye kendini tebrik ederken, mendil çıkarmak için elini diğer cebine atıyor... Vee...

Innnn... Bir başka cüzdan. Yani kendi cüzdanı.

Hemen elini diğer cebine atıyor, az önce o iriyarı oğlanın elinden döve döve aldığı cüzdan...

Meğer çocukçağız daha fazla sopa yememek için kendi cüzdanını vermiş bizimkine.


Eeee? Niye anlattım ben bu sahneyi şimdi durup dururken?

İşin o kısmı da çay-kahve molasından sonra.

Eylûl ~ 4 Temmuz 2001


Jack Limon'un bu hikâyesi aklıma şu bisküit hikâyesini getirdi ama anlatmıycam.

Siz kesin Natalie Wood ile Steve McQueen'in "love with the proper stranger" filmini de biliyorsunuzdur. O da seksenlerde gösterilmiş bir daha yayınlanmamıştı. Kötü kalpli annemler eve erken dönünce filmin büyük bir kısmını izleyememiştim. Hey gidi. 

eylem ~ 4 Temmuz 2001


Evet, Jack Lemmon'dan o sopayı yiyen izbandut Sylvester Stallone idi.

Neyse... Bu Sylvester ayısı tırnak kadar adamdan sopayı yiyince gidip boks çalıştı herhalde, hızını alamayıp hem Rocky hem de Rambo oldu.

Bir de "Farewell My Lady " diye film vardı. Başrollerde bet suratlı Robert Mitchum ve bencileyin kızıl saçlı Charlotte Rampling'in oynadığı. O filmin sonlarına doğru bardaki genç gansterlerden biri kazara cinayet işleyip, patrondan sopa yiyordu.

O da bizim kereste Sylvester'den başkası değildi tabii. Figüranlık zamanları.

Bir de Gandhi filminin ilk yarım saatinde genç Gandhi yolda yürürken birkaç genç yolunu kesip taciz eder. Gençlerin başında sonradan çok ünlü olacak olan biri vardır: Daniel Day Lewis (hani şu ünlü İngiliz şairi Sir Cecil Day Lewis'in oğlu ve Isabelle Adjani'nin çocuğunun babası olan Daniel.

Coppola'nın Kıyamet filminin başlarında yüzbaşı Willard'ı (Martin Sheen) albay Kurtz'u (Marlon Brando) bulmak ve öldürmekle görevlendiren subay kim peki?

Eylûl ~ 4 Temmuz 2001


O adamın adını uzun boylu düşünmenize gerek yok. 1.96 boyundaki bu zebellanın adı Harrison Ford.

Ayrıca Kıyamet filmini seyretmemiş insan bence çok şey kaçırmış demektir. Toplam süresi iki buçuk saatten fazla olan bu filmi üç kez sinemada, iki kez videoda, iki kez televizyonda, bir kez de DVD'de seyrettim. Daha da seyrederim.

Madem konu açıldı, biraz da bu filme değinmek gerek. 

Eylûl ~ 5 Temmuz 2001


Merhaba,

Eylül uyanmadan Kıyamet (Apocalypse Now) ile ilgili biraz da ben yazayım.

Film Eylül'ün dediği gibi Coppola'nın. Hem de tam anlamıyla, çünkü hem senaristlerinden biri hem yönetmeni hem de yapımcısı.

Bir kez izlememe rağmen filmde Robert Duvall'in canlandırdığı, kendini eski süvari komutanlarıyla özellikle Custer'la özdeşleştiren sörf delisi helikopter birliği komutanını unutamıyorum. Zaten birliğinin adı hava süvariydi ve amblemleri siyah at başıydı. Öldürdükleri sivillerin üzerine birliğin kartlarını atıp yaralı düşman askerine kendi suyunu veren komutan rolü Duvall'in Oscar'a aday olmasını sağladı.

İsterseniz helikopterlerin saldırısını ve filmdeki diğer ilginç sahneleri de Eylül anlatsın...  

Arkenteron ~ 5 Temmuz 2001


Helikopter gezintisi Wagner eşliğindeydi. Ne zekice.

eylem ~ 5 Temmuz 2001


Sonraki sayfa

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

"Yorum yazacağım" diyenleri şu taraftan alalım...

Alageyik Destanı

Ali Türkan

Proleter patron yok ama patronların varlığını, aynı anlamda kapıcı, temizlikçi gibi meslek gruplarının olmasını, ille hiyerarşi olacaksa bunu belirleyenin erdem değil para olmasını böylesine kanıksamış olmamız üzüyor beni. Ve patron milletine posta koymamız gerekirken, "birbirimizi" böyle boktan nedenlerle ısırıp örselemeyi anlayamıyorum. Sevgiyle. Yazar

Son Yorumlar

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Kendi düzenine sığamamak

12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.

Murat Belge (Radikal)

En Son Yazılar

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °