Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Yemen'deki arılar internetteki bala gelir mi?

Necdet Şen ~ 23 Ocak 2005


"Son dört buçuk yılın nasıl geçti?" diye soracak olanlara selâm olsun, yanıtım çok kısa: Bilgisayar başında geçti.

1 Eylül 2000 tarihinde eve taksitle alınmış bir PC geldi. Oturdum başına ve uyku dışında kalan tüm zamanlarımı parmaklarım tuşların üzerinde, gözüm ekranda geçirdim. Üç beş tane klavye bir o kadar maus, birkaç ana kart ve iki monitör eskittim bu zaman zarfında. Bilgisayarım birkaç kez çöktü, sayısını hatırlayamayacağım kadar çok format atıldı ve yayınlanmamış birkaç kitabım da dahil pek çok dosyam siber uzayda geri gelmemecesine kayboldu.

"Olsun" dedim, "bu aşk bende var oldukça kaybolan kitapların yenisini yazarım." Kaybolan yazıların yazarlarından da hâlâ yazışıyorsak, utana sıkıla silinen yazılarını tekrar istedim, olanlar gönderdi, bazıları da "arşivimde yok, sildim gitti" dedi. Kendi yazısını arşivlemeyen yazarın günahını da ben üstlendim ve içim kan ağlaya ağlaya listeden eksilttim o yazıları.

Son dört buçuk yılım, birkaç tanesi hariç hiç birinin yüzünü dahi görmediğim, hatta çoğunun gerçek adını bile bilmediğim ve her biri başka telden çalan, kimi çok zarif, kimi dengesiz ve kaprisli, birkaç tanesi de basbayağı manyak site ziyaretçisinin e postalarını, o e postalara iliştirilmiş şiirlerini, öykülerini, bazen sadece mızmız bir iç dökmeden ibaret kargacık burgacık ifadelerini okuyarak, her birini kendi gerçeği içinde anlamaya çalışarak ve herkesi aynı özen ve saygıyla yanıtlamaya çalışarak geçti.

İçeriği nasıl olursa olsun, gönderilen her mektubu lütuf olarak algıladım. Bazen adres defterindeki herkese bir tek tıkla gönderilmiş anonim zırıltıları bile nezaketen yanıtladığım oldu, bazen de yüksek kilobaytlı çöp postalardan dolayı küplere binip zehir zemberek yazı döşendiğim.

* * *

Başlangıçtaki amacım, sadece Hızlı Gazeteci'den bazı bölümleri ingilizceye çevirip internete koymak, dünya çizgi roman piyasasında şansımı denemekti. Ama bunu deneyemedim bile. Vakit bulamadım. Siteyi farkeden eski okurların mektuplarını yanıtlamak, bazılarını (onların da izniyle) sitede herkesle paylaşmak, derken, bazılarının yazılarını Yazarlar adını taşıyan yeni bir bölüme taşımak gibi kendiliğinden gelişen bir süreç, ilk baştaki niyetimi unutturdu. Nasıl olduğunu tam anlayamadığım dipten gelen bir dalga, sitenin necdetsen nokta com olan adını derkenar nokta com yaptı ve kendi ismimi olabildiğince arka plana çekip, adı henüz duyulmamış ama bana kalırsa yazı-çizi işinden eşek yüküyle para kazananlardan hiç de aşağı kalır yanı olmayan yeni yazarların yazılarını yayınlayan amatör bir yayıncıya dönüştüm.

Diğerkâmlığın avanaklık ve yarışma ahlâkının akıllılık olduğu bugünün Türkiye'sinde böyle bir işi para kazanmıyorsam niye yaptığımı eşe dosta açıklamak zorunda kaldım sık sık. Ama galiba bu açıklamalarıma pek fazla inanan olmadı. Herkes kendi meşrebince "gizlediğim gerçek nedeni" merak etti.

Galiba doğuştan getirdiğim bir acaipliğim var benim. Bir işe kalkıştım mı kendimi paralarcasına bir gayretle sarılıyorum. Yaptığım şey ne kadar beğenilirse beğenilsin, içimdeki tek kişilik jüri asla memnun olmuyor ve sil baştan, daha iyisini aramaya koyuluyor. Yani anlayacağınız, bu internet sitesindeki her bir sayfa (ki binin üzerinde, hatta sonradan silinenlerle birlikte iki bine yakındır sayıları) defalarca elden geçirildi, bir daha bir daha bir daha düzeltildi, çıplak gözle farkedilemeyecek ince ayarlara tabî tutuldu.

Yüzlerce maaşlı elemanın çalıştırıldığı ve fahiş fiyatlardan satılmakta olan onca gazete ve derginin hiç birinde olmayan bir titizlik ve ince işçilikle ilmek ilmek dokundu bu site. Ustası eski kafalı olduğu için, bu enerjiyi belki doğru belki palavra olan şu sözden aldı:

"Yeter ki bir tabak balın olsun, arısı Yemen'den gelir."

Ama galiba Yemen'de henüz internet pek yaygın olmamalı ki çok fazla gelen giden olmadı.

* * *

Yooo, aslında oldu... Şöyle oldu:

Dört yıl önce, sitenin ilk halini her nasılsa farkeden Şahin Artan, Aktüel'deki köşesinde tanıtınca, Radikal'in genç muhabiri Göksan Göktaş da daha önce hiç duymadığı necdet şen ve Hızlı Gazeteci adlarından haberdar oldu, ilgilendi, hatta kendi deyimiyle "heyecanlandı", bu arkeolojik buluntuyla röportaj yapmak istedi. Tesadüf bu ya, gazetenin yönetici kadrosu da her nasılsa bunu veto etmedi ve o röportaj yapıldı. Hatta "resim çektirmem" diye direten bu antika adam bir iki masum yalanla kandırılıp fotografı da çekildi ve gazeteye kondu.

Meğer bir efsaneymişim, kimileri öldüğümü zannedermiş, ortadan kaybolmuşum, en son Kamboçya'daki cangıllarda görülmüşüm, Afganistan dağlarında Taliban'la çarpışmışım, Tibet'te bir Budist tapınağında dört yıl çile doldurmuş, Nirvana'ya ermişim falan... Yani neredeyse bu derecede bir mistifikasyon... Kendimi tanımasam ben de inanabilirdim belki bu "efsane" söylemine.

Eskiden Cumhuriyet 'ten geçerdi şöhrete giden yol, galiba son yıllarda daha çok Radikal 'den geçiyor. O nedenle bu röportajdan sonra, kayıplara karışmış birçok eski dost da sıcağı hissetmiş kalorifer böcekleri gibi ortaya çıkıverdi. "O yalnız ve dingin bir adamdı"lar, "bu yürek susmayacak"lar, "sessiz ve alçakgönüllü filozoftu"lar ve daha neler neler (sitenin Mektuplar bölümündeki mektupların küçük bir bölümü bu zevatın mektup yazanlarına aittir; bir kısmını da Hızlı Gazeteci sitesindeki Medyadan bölümünde bulabilirsiniz).

Eski dost Hızlı Gazeteci, nam-ı diğer necdet şen efendi (her nerede idiyse) geri dönmüştü. Herhalde bir spagetti western kahramanı gibi kötüleri tek tek düelloya davet edecek, ortalığı toza dumana katacaktı. Seyirlik bir kapışma kokusu vardı havada, necdet şen mutlaka eski hesapları kurcalamak için geri dönmüştü.

Protokol sandalyeleri kapış kapış gitti o aralar. Röportaj yapmak isteyen muhabirler ve "ben seni eskiden de çok severdim şimdi de çok severim" diyen hakikatli dostlar, "kedi sevgisinde eşitiz ama adamlıkta sen benden öndesin" diyen medya starları, eksik olmasınlar, elektronik postalarla ve telefonlarla dostluk tazelediler.

Aralarında "necdet bu kez kimin defterini dürecek?" diye neco-toto oynayanlar da çıkmış mıdır bilemiyorum, ama o günlerde köşe erbabı arasında bu siteden alıntı yapmak ya da bu siteyi övmek (en azından "bu yakınlarda gazetedeki köşemde seni ve siteyi yazıcam" diye bir parmak bal çalmak) pek moda idi.

Basının gazına gelip, geri döndüm diye hüngür hüngür ağlayanları, yüzümü bile görmediği ve tek satır yazımı-çizimi okumuşluğu olmadığı halde bir anda beni çılgınca arzulayan ve uzak kentlerden kalkıp benimle tanışmak için İstanbul'a gelen dul bayanları, maaşını hibe etmeye kalkanları, Nietzsche ile Krişnamurti ile kıyaslayanları, yaşına başına içtimaî durumuna bakmadan "necdet şen fan club" kurmaya kalkanları falan saymıyorum; neler olmadı ki...

Neyse ki azıcık bulaşık suyu filan akmıştı köprülerin altından da kimin dost kimin abazan kimin eyyamcı olduğunu az biraz sezebilecek kadar pişmiştik.

* * *

Gel zaman git zaman, seyirciler yerlerinde huzursuz huzursuz kıpırdanmaya, tribünlerden ufak tefek oflamalar puflamalar duyulmaya başlandı. Günler aylar geçiyor, sitede yazı üstüne yazı yayınlanıyor, ama ne kimse tepeleniyordu, ne de eski kirli defterler ortaya dökülüyordu. Oysa necdet şen'e şöyle Ertuğrul Özkök 'ten başlayıp İlhan Selçuk 'tan çıkmak, ne kadar gıcık olunan ama dokunulamayan adam varsa hepsinin tozunu attırmak, sonra da bir başka istenmeyen adam olarak dürülüp bükülüp bir sonraki defter dürmeye kadar rafa kaldırılmak yaraşırdı.

Spagetti western kahramanı olarak belledikleri, öyle algılamayı tercih ettikleri sivri dilli çizgi romancı, parmağıyla hiç kimseyi işaret etmiyordu "kötü adam budur, şunları yapmıştır" diye. Tam tersine, "bırakın aktörlerle uğraşmayı, sistemin kendisini anlayın ve kozunuzu onunla paylaşın" diyordu. Kişisel hesaplaşmalar, kanlı düellolar, linç girişimleri, kelle koparmalar yerine, olabildiğince mutedil, hatta fazlasıyla barışık bir dille, ateşli kavgalara tutuşanlara aklı selim, sükûnet tavsiye ediliyordu akıl fikir dergisi Derkenar'da.

Ne var ki açmazdı böyle sıkıcı mavralar memleketimin aydınlarını. Onlar şarkıcı adayı Bayhan ve kaynana adayı Semra üzerine yapılmış sosyolojik analizleri tercih ederdi. Ya da plaza medyasının konu mankenlerine sövme ve alttan alta da onun müstakbel selefi olarak gördüklerine yaltaklanma furyasında ön sıradan yer kapmaya çalışanların "derin" analizlerini.

O günlerde en çok da bu konuda telkin geldi işi bilen dostlardan. "Güncel konularda yorum yap" diyorlardı. Yani egosunu dizginleyemeyen tüketim toplumu aydınının iştahını kabartacak konularda raf ömrü kısa ama sansasyonu bol salçalı hardallı mayonezli mevzuları seçmeliydim. Formül buydu.

O zaman ne olacaktı peki? Sitenin sayacı tilt makinası gibi tıkır tıkır işleyecek, bannerler yaldır yaldır yanıp sönecek, necdet şen efendi elinde siyah ceymis bond çanta şirket şirket dolaşıp hasılat toplayacak...

Hah, tamam, budur işte bendenizin dünyaya geliş nedeni ve hayattaki en soylu ülküsü.

Kalın kafalı biri olduğum için bu tavsiyeleri hep kulak arkası yaptım ve interneti ilelebet payidar kalacak bilgilerle dolu sınırsız bir kütüphane gibi hayal ettim. Daha fazla tiraj adına halkın ağzına sakız olmuş gelgeç mevzulara hiç yüz vermedim.

Dost ile Düşman'ın, İyi ile Kötü'nün, Namuslu ile Namussuz'un karikatürize edilerek ve tüm nüanslarından arındırılarak siyah-beyaz karşıtlığında tarif edildiği ve "öteki" taraftakine en galiz küfürlerin lâyık görüldüğü internet ortamında buradaki gibi gayrı-sansasyonel bir dilin popüler olma şansı var mıdır peki?

Yoktur... Yaşadım, biliyorum.

Türkiye'nin (hatta dünyanın) herhangi bir köşesinde herhangi bir konuda olduğundan daha fazla şansı yoktur. Gün, romanın Migros'ta satılma, en seçkin yazarların D &R mağazalarında imza günü yapma, en popüler rock yıldızlarının parayı veren tüm markaların reklamlarına "rock" şarkıları besteleme günüdür.

En çok okur mektubu hangi köşe yazarına geliyor dersiniz? Tabii ki en çok söven ve en çok iftira atanına. İsmini biliyorsunuz.

Peki biz o türden biri miyiz? Yani ben ve Hızlı Gazeteci?

Hiç olmadık ki şimdi de olalım.

* * *

Yeterince zaman geçip de kimseye sataşmayacağım ve bu sitenin bu tarz hesaplarla açılmadığı belli olunca, kavga, patırtı, gösterişli kelle koparma törenleri bekleyerek ön sıralarda yerini almış ve kendince gaz vermiş olanlar ufak ufak terketmeye başladı tribünleri. Geride sadece uzun yazılar okumaktan sıkılmayan üç beş kitap kurdu kaldı.

Hadi abartmayalım, yine de birçok kasıntı sitenin hiç yakalayamadığı bir popülariteyi ve ziyaretçi trafiğini yakaladı bu web dergisi. Ama hiç bir zaman içi çirkefle dedikoduyla dolu çöp sitelerle tiraj yarıştırabilecek hale gelemedi.

Hızlı Gazeteci'nin müellifi bir kez daha şaşırtmıştı taraftarlarını. Moda olanı değil, pazarda para etmeyeni yapmıştı. Bununla da kalmayıp, zaman zaman velinimeti okurlarına yönelik çok sert, hatta "sittirin gidin" mahiyetinde birçok yazı kaleme almıştı bu sitede.

Tarih baba şahittir, kitleyle yek vücut olmayı reddeden öncülerin takipçisi gün be gün adım be adım azalır. Çünkü Kitle denen yumuşak ve şekilsiz madde, kendisini masseden, kendi formatını dayatan, dünyanın en kahırlı işi olan düşünme ve sorumluluk alma zahmetinden kurtaran narsist önderlere ve basit açıklamalara meyleder.

Kitle, liderini filozofların arasından değil, savaşçıların arasından seçer. Çünkü Korku'dur kitlenin efendisi ve sığınak ihtiyacı ilk sıradadır. Düşünmek mi? O dediğin aylakların ve kafayı sıyırmışların uzmanlık alanıdır. Düşünce ve kör ihtiras aynı ipte oynayamayacak iki akrobattır.

Aslında herkes, bir ölçüde de olsa kendi kaderinin yazıcısıdır diye düşünüyorum. Kişi en çok neyi arzuluyorsa gerçekleşme ihtimali en yüksek seçenek de o oluyor. Kişiyi vezir ya da dilenci yapan, çapından kumaşından ziyade, o şeye duyduğu arzu ve fırsatları kollama ve değerlendirme refleksidir. Karar anlarında yaptığımız seçimler, dönemeçlerde saptığımız yollar, ondan sonraki yaşantımızı belirleyecek olan kader anlarıdır. Yani bir insanı necdet şen, ufuk güldemir ya da serdar turgut yapan şey, aralarındaki seciye farkından daha çok, hayallerinde yaşattıkları arzularıdır.

Örneğin, bendeniz necdet efendi, son on yılımda en çok benlik duygusunun ardı sıra sürüklenen yarı aydın kalabalıktan uzak olmayı, sükûneti, ruh ve beden dinginliğini arzuladım. Ve bunları buldum. Kediden yana şanslı, kadından yana şanssız bir adamdım eskiden; şimdi artık her iki konuda da şanslıyım. Dünya tatlısı kedilerim ve melek huylu melek yüzlü yol arkadaşım kadınımla, denize bir taş atımlık mesafedeki, ağaçların apartmanlardan daha yüksek olduğu, geniş bahçesinde gün ışığında serçelerin sabaha karşı da bülbüllerin şakıdığı evimde mutlu ve sıkıntısız bir hayat sürüyorum. Bunları bana bahşeden tesadüflere binlerce kez şükrederek.

Çizgi romanlarım birkaç eksikle de olsa külliyat halinde yayınlandı. Elbet bir gün çok satar, okumayan kimse kalmaz diye umutlanıyor, bu umutla ısınıyorum.

Saçlarım kırlaştı, ama allaha binlerce şükür, üşengeçlik dışında sağlık sorunum yok ve hiç olmadı. Umarım bundan sonra da olmaz. Hiç sigara içmedim. İçkiyle olan ilişkim arada sırada bir bardak bira düzeyinde seyretti. Onurunu çiğnetmeden, küçülmeden, kıç öpmeden ve kimsenin üzerine basmadan bu yaşa gelebilmenin bahtiyarlığını ise yaşadığım her an hissediyor, kendimi şanslı bir insan olarak görüyorum.

* * *

Tabii ki umup da bulamadıklarım da oldu bu arada. Düş kırıklıkları da yaşadım. Örneğin, internet konusunda.

Çoğu kez kötü ve yanlış giden şeyleri görmezlikten gelerek ve iyi giden şeylere odaklanarak bir süre oyaladım kendimi. Yaklaşık dört buçuk yıl kadar. Neden para kazandırmayan (hatta para harcatan) bir işe bu kadar dört elle sarıldığımı ısrarla sorgulayan ve açıklamalarıma zinhar inanmayan ahbaplarıma rağmen, bu internet dergisinde temiz kalmış insanlara minicik de olsa soluk alınabilecek bir bahçe yeşertmeye ve o minik bahçenin havasını suyunu hep berrak tutmaya çabaladım.

Yarım akıllı bir kitap kurdu olduğumdan olsa gerek, "bir tabak balın olsun, arısı Yemen'den gelir" atasözüne indirgedim hayat felsefemi. Bir ateş böceği gibi, karanlık gecenin içinde ışığımın yettiğince parıldamayı denedim. "Farzet ki bir meyva ağacısın" dedim kendi kendime, "meyvaların her baharda olgunlaşıp yere dökülüyor, toprakta çürümesini mi yeğlerdin, mahallenin veletlerinin gelip bu meyveleri kırıntısını bile ziyan etmeden alıp yemelerini mi?"

Yaklaşık on yıl önce plaza dünyasına sırtımı çevirip bir daha dönmemecesine terkederken hissettiğime benzer duygular içindeyim son zamanlarda. Kendime sorup duruyorum "ne için, kimin için?" diye. "Plaza medyasının her tarakta bezi olan patronları ve o patronların parayla satın aldıkları fason yazarlar gerçeği yazamazlar, ama internet bir bilgisayar edinebilecek herkesin gerçeği dile getirebileceği bir meydan, bilginin dolaşımının engellenemeyeceği patronsuz bir medyadır, daha güzel bir dünya adına tarihsel bir fırsattır" diye düşündüm.

Ondandır bu yazının yazıldığı sitenin (www.derkenar.com) adının başına "patronsuz medya" sıfatını ekleyişim. Her türlü menfaat çevresine karşı bağımsız bir yayın organının bu ülkede gerçekten de ihtiyaç olduğunu zannettim.

Zannettim ki, insanlar en çok gerçeğe aç. Zannettim ki, sağduyunun yayılma hızı dedikodudan ve yalandan daha yüksek. Zannettim ki, internet bu çürümüş basın ve televizyon dünyasının panzehiri, yeni ve pırıl pırıl bir iletişim kanalının beşiği olacak.

Çok safmışım. Gerçek dünyayı romanların ve sinemanın dünyasıyla karıştırarak algılamışım.

İşte bunu kulunuzun en ciddi yanılgısı olarak buraya not düşüyorum. Her fırsatta başıma kakabilirsiniz.

İnternet, şu son dört buçuk yılda gözlemlediğim kadarıyla, geleneksel medyadan daha büyük bir ivmeyle kirlenen, çürük ilişkilerin, barbarlığın, cehaletin daha da kontrolsüz ve korkutucu boyutlarda kol gezdiği bir yer oldu. Hem de küstahlığın, kadir kıymet bilmezliğin, densizliğin bir "tık" mesafesine indiği, heves kaçırıcı, nadan, tatsız bir ortam. Yeni fikirlerin değil eski saplantıların ortalıkta dolandığı, safsataların ve iftiranın daha da çapsız kişiler tarafından, üstelik de takma adlarla, hiç bir sorumluluk almadan tekrarlanabildiği, insanların yine bildik saflaşmalar içinde gruplaşıp hırlaştıkları ilkel bir boğazlaşma, çakalların kurt postunda gezindiği bir leş didikleme ortamı.

Hayatımın hiç bir döneminde yazıp çizdiklerimi okuyan ve bana üç beş cümle söylemek isteyenlerle arama sekreter, danışma, protokol gibi yabancılaştırıcı engeller koymadım. Oturduğum apartmanlarda kapıcılara hep "..... bey" diye hitap ettim, çöp döktürmedim, ekmeğimi kendim aldım. İnternette göz nuru harcadığım şu dört buçuk yılımda da bana mektup veya mesaj yazan herkesi özenle, virgülleri bile silip yeniden yazarak, her mesaja ve yanıta ayrı başlık düşünerek, kelimeleri seçerek ve ne kadar çok işim olursa olsun, herkese zaman ayırarak yanıtladım.

Buna rağmen ilk mektubunda taparcasına hayranlık cümleleriyle abartının dozunu kaçıran bazılarının, bir sonraki mektuplarında densizliğin dozunu kaçırabildiklerine tanık oldum.

Yazdığım yazıların ve çizdiğim çizgi romanlarımın toplamı binlerce sayfayı bulur, ama tek satır yazımı okumadan düşman olan ve hakkımda insaf sınırlarına sığmayacak yargılarda bulunanları gördüm.

Dahası, yaş olarak 1980 doğumlu Hızlı Gazeteci'den daha genç ve belki de bugüne değin okuduğu yazıların toplamı, hakkımda yazılmış yazıların toplamından daha az olan bir kuşağın "haa, o mu, o bir lâledir, nedense içimden onun hakkında hiç bir şey öğrenmek gelmiyor" diyebildiklerine tanık oldum.

Kendi cehaletini ve kendisi gibi molozlarla kimliksiz sıçan sürüsü gibi bir araya toplanmış olmayı kuvvet zanneden ve kliklere, kabilelere, sürülere rağmen her zaman tek başına olabilmenin nasıl bir ciğer gerektirdiğini anlayamayacak kadar sığ insanların her yerde olduğu gibi internette de çoğunlukta olduklarını gördüm.

Çizgi roman üzerine yayın yaptıkları halde internetteki en kapsamlı Türkçe çizgi roman sitesi olan Hızlı Gazeteci'nin sitesini görmezlikten gelecek kadar komplekse batmış aydın müsveddeleri gördüm.

Eleştirilenlerin bana karşı nasıl domuz topu gibi birleştiklerini ve gerçeği saptırmak için kendilerine yönelik suçüstü belgelerini (çizgi romanlarımı) "huysuzluk" diye damgaladıklarını ve bu grupların dışında kalan bir çoğunun da dışlanma itilip kakılma korkusuyla bu namussuzluklar karşısında nasıl da sus pus olduklarını gördüm. Susarak namussuzluğa çanak tutan o yüreksiz insanların, belâyı kendi üzerlerine sıçratmamak için etrafımdan nasıl uzaklaştıklarına tanık oldum sayısız kez.

Üstelik bunun bir tek benim başıma gelmediğini, daha birçok kişinin bu hoyratlıktan ve bu sessizlik suikastinden payını aldığını, kimilerinin dünyaya küskün göçüp gittiklerini gördüm.

İnternetin sesi kesilmiş insanların sesi, dili bağlanmış mağdur yığınların dili olacağını ummuştum, ama ortalığa baktıkça ayak altından çekilsin diye önüne bir bilgisayar konmuş zamane veletlerinin at oynattığı, hasetin, cibilliyetsizliğin ve sinsiliğin başrolde olduğu pis bir ortama dönüştüğünü görüyor, içlenip duruyorum.

Bir tabak değil, binlerce tanker balın da olsa, ortalıkta baldan anlayacak pek fazla arı kalmadığını, bal arılarının nesli tükenirken bok sineklerin çoğaldığını görüyorum.

Belki havamda değilimdir de ondan öyle görünüyordur dünya gözüme. Bu da mümkün tabii.

Ama anladım ki, bu konu benim yumuşak karnım. Sadece Derkenar değil, sadece Hızlı Gazeteci de değil, bugüne kadar yazıp çizdiğim her şey. İnsan bu kadar emek vererek ve menfaat gözetmeden, hep kendinden vererek ve sadece ama sadece Söz'ün doğru algılanmasını umarak bir şeyler üretince, iltifat alınca sevindiği kadar kadir kıymet bilmezlik karşısında buruluyor da.

Geceler boyu uykusuz kaldım ve düşündüm. Berrak ve parazitsiz bir iletişim ortamını bu kadar önemseyince kötü niyetli olanların eline iletişimi kastî olarak parazite boğmak gibi bulunmaz bir koz verdiğimi farkettim.

Kısacası arkadaşlar, bendeniz (gönüllü köleniz) necdet efendi, hayatımın dört buçuk yılını vererek ve her satırına kuyumcu özeni göstererek ortaya koyduğum şu web dergisi için aldığım teşekkürleri ve özendirici mektupları her ne kadar şükranla karşılıyorsam da, kendimi gitgide kumda oynayan aptal bir velet gibi hissetmekten alıkoyamıyorum.

İnternet benim için, onurlu kalmak isteyen her fikir işçisinin onuncu köyü idi. Kovboy filmlerindeki yalnız kahramanlar gibi, kollarıma siyah kollukları geçirip, kasabanın gazetesini haydutlara rağmen tek başıma çıkaracak ve dağıtacaktım.

Ama bir de baktım ki, kasaba halkı neler olup bittiğiyle hiç ilgili değil, hep birlikte oturmuş Karagöz oyunu seyrediyorlar.

Cem Karaca'yı, Ruhi Su'yu, Yılmaz Güney'i, Nazım Hikmet'i, Fikret Kızılok'u, Ahmet Kaya'yı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı, Kemal Tahir'i, İdris Küçükömer'i, Cemil Meriç'i ve daha nicesini tek başına, kendi kaderiyle başbaşa bırakan ve ancak öldükten sonra hatırlayan halkım, internette de ya porno siteleri, ya pezevenk sitelerini, ya da dedikodu sitelerini yeğliyor.

* * *

Peki ya Derkenar mutfağı? Nasıl pişti, önünüze nasıl getirildi bunca yazı, buna ciddi ciddi kafa yoran kaç kişi var acaba?

Size bir sır vereyim mi, bu dergiye en güzel yazıları gönderenler, nedense aynı zamanda en terbiyeli ve en sorunsuz olanlar, insana "en iyi yazar aynı zamanda en kibar olanıdır" diye düşündürtecek kadar saygılı ve uygar yazarlar.

Bir de diğer türden kişiler var. Hem yazısı bir şeye benzemiyor, hem de kapristen huysuzluktan yanına varılmıyor. İkide bir suçluyor, yazısını önce yayınlatmak için, sonra da yayından kaldırtmak için ısrar ediyor. Sonra neler olup bitiyorsa iç dünyasında, kaldırttığı yazıları/mektupları tekrar yayınlatmak için bir daha takaza ediyor.

Kısacık yazının içinde yazıdaki kelime sayısından fazla yanlış var. Üşenmiyorum, düzeltiyorum, yayına koyuyorum. Ama yazı yayına girdikten sonra "yav, yazıda bazı yanlışlar yapmışım, tekrar gönderiyorum, bi zahmet düzeltiver" diye yazıyı bir daha gönderiyor. Ama düzeltme nerede, belirtmiyor. Bir daha her şeyi baştan alıyorum, yine okuyorum, yine imlâ, noktalama elden geçiyor, bold yapılacak, renkli olacak, dipnot girecek yerler bir daha ayarlanıyor, resim bulunuyor, kesilip biçiliyor, linkler düzenleniyor.

Ayıptır söylemesi ama bu işleri kıytırık bir sayfa sekreterine bile yıksan yedi sülâleni kalaylar, bendeniz necdet efendi, bir bardak suyunu içmediğim, içmeyeceğim, belki hiç bir zaman yazar falan olamayacak, üstelik nezaketten de nasibini pek alamamış bir takım ıvır zıvır tiplere gönüllü kölelik yapıyorum.

Tamam, helâl-i hoş olsun, hayata borcumu ödemek adına hiç gocunmadan kenef bile temizlerim. Ama daha sonra beni çömez gibi kullanan o muhteremlerin Derkenar'ı aylarca ziyaret etmediklerini, ota boka spermini bırakan sokak kedileri gibi pespaye mekânlarda dolanıp, ekşili kusmuklu forumlarda rumuzlar falan kullanarak medya dedikoduları yazdıklarını öğrenince kendimi tecavüze uğramış gibi hissediyorum.

Daha sonra gerçekten var olup olmadığını kuşkuyla karşıladığım tuhaf isimli birileri "falan yazarın yazısı neden yayında değil, utan utan!" diye hesap soruyor. Oysa o güne kadar o "yazar" için olumlu ya da olumsuz tek bir e posta bile gelmemiş ve dahası, her yazarın adının yanında zaten kendi e posta adresi var, onu arayıp "ne oldu yazınız?" diye bizzat kendisine sorabilir.

Bilemiyorsun tabii, internette kim kimin yakını, kim hangi takma adlarla vücut çalımları yapıyor.

Öyle sayfalar yer aldı ki bu sitede, onları yayına hazırlamak için harcadığım zaman ve emekle, kendi imzamı taşıyan yeni yazılar yazabilir, yarım kalan romanlarımı tamamlayabilirdim. Bu yazılardan bazılarını daha sonra (bazen yazarının kişisel kaprisi yüzünden, bazen de gerçekten hiç bir halta benzemediği için) yayından kaldırmış olduğumu düşününce, kendimi işe yaramaz bir kayayı tekrar tekrar zirveye çıkarmak zorunda bırakılan Sisifos gibi kara yazılı (ya da salak) hissettiğim günler oldu.

Tamam, tevazu iyidir, ama abartmamak kaydıyla. Artık terhis olma zamanım gelmedi mi sizce de? Daha soyayım mı bu patatesleri?

* * *

İlk zamanlar pek sevinmiştim "ah ne güzel, vefalı okurlarım beni burada da buldu" diye. Ama sonra belli oldu ki, bazılarının vefası bana değil, şöhrete.

Sitesine link isteyen ama kendi sitesinden buraya link vermeyi gereksiz gören, gönderdiği yazıyı yayınlamadım diye kızan, hayranlık dolu mektubuna verdiğim yanıta "pardon yaa, sen kimsin çıkartamadım" diye karşılık veren, ya da alınıp "lan iki tane yazın yayınlandı diye kendini bi bok mu sandın" diye küfür eden, virüs gönderen, spam gönderen, e posta gruplarına binbir rica ve ısrarla davet eden ve hatırlarını kıramayıp katıldığımda hep birden hücum eden ve sırf o grupta öne çıkabilmek için had safhada iğrençleşen, iftira atan, "işte necdet şen'in yaşam öyküsü" diye deli saçması biyografiler uyduran ve bütün bunlara rağmen kendisini aydın, beni hıyar olarak algılamaya devam eden, davet edilmediği halde yüzsüzlüğe vurup evime gelen ve (nasıl bir pişkinlikse) sevgilimin yanında ilân-ı aşk eden, nezaketime konukseverliğime övgüler düzerek evine gittikten sonra hakaret dolu e posta gönderen "entellektüel" okurlarım da oldu.

Canımı acıtmak istediğini belli ede ede "haa evet, sitenden/kitaplarından haberdarım, ama okumuyorum" diyen, kendi bönlüğünü bir kılıç gibi yumuşak karnıma saplayan eski dostlarım da oldu.

Ama ne olduysa oldu bir kere. Bu "dost/hayran" kitlesini daha önce de terk etmiştim, gene ederim. Hayatımın birkaç yılını bu site işine vakfettim, göz retinam daha erken yaşlandı, saçlarım daha hızlı ağardı, miskinleştim, asosyalleştim, sokağa çıkmaya üşenir oldum. Derkenar'a olan tutkum, rüyalarımda bile yakamı bırakmayan ve gündelik hayatımı aksatan, uykumdan sevdiklerimden ayrı düşüren bir bağımlılığa dönüştü. Hayatımın ilk (ve umarım son) bağımlılığına...

Artık bu nankör uğraşı, bu kıymeti bilinmeyen köleliği sürdürmek istemiyorum.

Verdiklerimin sahiden alındığına inanabilseydim, yine de hiç şikâyet etmez, köle gibi çalışmaya devam ederdim. Ama sezgilerim bana, ortalıkta göründüğüm müddetçe marka gibi algılanmaya devam edeceğimi ve etrafımdan yüzer-gezer kanatlı böceklerin hiç eksilmeyeceğini söylüyor. Demek ki bir kez daha silkelenme, yaprak dökme, haşerelerden arınma zamanım geldi.

Kendisine sunulan bu hediyenin değerini bilemeyen, şu karşılıksız alın terinden parayla satın aldığı tapon nesnelere gösterdiği nezaketi bile esirgeyen, sanki kendisine hileli teraziyle çürük mal satmışım gibi küstahça hesap soran, "sitede niye şu da yok? niye bunu unuttun?" diye paylayan zamane veletlerinden fena halde sıtkım sıyrıldı.

Eskiden olsa daha radikal davranır, yaptığım sitelerin hepsini toptan yayından kaldırır, herkese toptan "sittir" çekerdim; ama insan yaşlandıkça yumuşuyor. Bu site için benimle birlikte emek vermiş, inci taneleri gibi yazılarıyla beni ve herkesi onurlandırmış Derkenar yazarlarına bu nezaketsizliği yapamam. O nedenle, bu siteyi bundan sonra da (gücümün yettiği yere kadar) yayında tutacağımı, ama ayranı kabarınca üç beş bunalım mektubu yazıp yollayan, "yayınlasana yayınlasana" diye başımın etini yiyen, sonra kendine başka oyuncaklar bulunca bir e postayı bile esirgeyen ayran gönüllü çoluk çocuğa daha fazla çömezlik etmek istemediğimi de açıkça söylemek zorundayım.

Keşke daha işin başında çoğunluğun yaptığı gibi bir yerlerden apartılmış şablon bir tasarım ve herkesin kendi yazısını hiç bir editoryal denetimden geçmeksizin yayınlayabileceği ve içindeki dil ve üslup sakaletinden kendilerinin sorumlu tutulacağı zahmetsiz bir site yapsaydım diyeceğim, ama böyle bir şey içime hiç sinmezdi, o nedenle "keşke" falan demiyorum.

Bu siteyi yaptığım müddetçe tanıdığım güzel insanları kâr haneme kaydediyor, meşhurlara hayran (ve ulaşabildiği an düşman) olan çöp insanlara ise (adetim olduğu üzere) bir kez daha sittir çekiyorum.

Bugünden başlayarak, Derkenar'daki tüm e posta ve benzeri iletişim linklerini kaldırıyorum. E posta adresim daha önceden adres defterinize girenlerdenseniz, sizden ricam, artık lütfen yazı, mektup, kitap özeti, şu bu göndermeyiniz. Siz gönderdikçe okumak (üstelik gramer ve noktalama hatalarını ve de bozuk çıkan tırnakları falan düzelterek okumak) zorunda kalıyorum, bazen çok beğeniyorum ve emeğinize saygıdan yayına koymak için bir daha zaman harcıyorum.

Bundan sonra (becerebilir miyim bilemiyorum ama) nefsinin rüzgârına kapılmış mastürbasyon bağımlılarına hizmet etmek yerine, yarım kalmış kitaplarımı tamamlamak, belki biraz kar toplayıp dolup taşıp tekrar çizgi roman çizmek, belki bestelerimi kaydetmek, film çekmek, ya da en azından ekmek paramı kazanabileceğim sahici işlerle uğraşmak istiyorum.

Bugüne değin mektupları ve güzel yazılarıyla bendenizi ve bu değersiz siteyi onurlandıran herkese, özellikle de Derkenar'ın ayran gönüllü olmayan istikrarlı yazarlarına tek tek ve tekrar tekrar teşekkür ediyor, bunun anlık bir kızgınlık değil, uzun zamandır biriken bir düş kırıklığının mahsulü olduğunu, bu kararımın sakin kafayla verildiğini anlamanızı bekliyorum.

Bugün günlerden Pazartesi. Farkındayım, çoğunuz Derkenar'a işyerlerinizdeki bilgisayarlardan giriyorsunuz. Hepinize günaydın. Haftanız güzel geçsin. Yeniden görüşünceye değin (görüşürsek tabii) hoşçakalın. Görüşemezsek de hakkınızı helâl edin. Ben benimkini size daha en başından helâl etmiştim.

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

Y o r u m l a r

Tepkinizi son derece haklı buluyorum. Bir yerde enerjisini herkes için kullanan cömert birisi varsa orada hemen başkasının verdikleriyle geçinen "beleşçi" kişiler de türüyor.

Diğer yandan, kızgınlığınızı yenip tekrar yazmaya başlamanız da sevindirici bir gelişme. Hoş geldiniz.

Seda K. Ünal ~ 19 Haziran 2007 (9:29)

Çok haklı nedenlerle kırılmanıza rağmen Derkenar'ı tümüyle bırakmayıp bugüne getirdiğiniz için size teşekkür borçluyuz. Ben kendi adıma bu siteyi hiç terketmedim. Yeni yazı eklenmediği zamanlarda arşive dalıp eski yazıları tekrar okudum.

Nur Erdemir ~ 17 Aralık 2007 (14:45)

Balınızı bulduğuma cok sevindim, arılarınıza sağlık... Berlin'den sevgilerimle...

Nursun Korkmaz ~ 10 Ocak 2008 (22:42)

"Yorum yazacağım" diyenleri şu taraftan alalım...

Kasaba

Ali Türkan

Bir halaları varmış orada. Gerçi lanet karının tekiymiş, çocukları da dövermiş (bunu anlatırken kolundaki yanıkları gösterdi; halası maşayla yapmış) ama en azından yemek çıkarırmış her akşam. Babasını da ikna etti. Birkaç gün içinde gidiyorlar. Babanın efendiliğini, oğlanın fırlamalığını ve büyük kızın dostluğunu özleyeceğim ama galiba en iyisi bu. Gene de, halanın elindeki maşa, benim yüreğimi de dağlıyor biraz. İnsan, işe yaramak istiyor. Ağaç dikmeyip de ne bok yersin? Yazar

Son Yorumlar

Sıla, Psikolojikman için dedi ki: Ne tesadüf! Az önce yine bu sitede bir yazı okumuştum ve orada da benzer bir saptama vardı... (Devam)

espapapapapam, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Kurulmuş saçmalıklara aranan çaresiz, edilgen çözüm önerileriyle doludur bu ülke. Uzun dağ... (Devam)

ayşegül şero, Be mübarek, bu kadar da kötü olunmaz ki! için dedi ki: Yüreğinin sustuğunu bu siteden öğrendiğimden beri, her arada girip yazılarını okuyorum. İkidir bir... (Devam)

Sinem Orakçı, Dülger Balığının Ölümü için dedi ki: Bir hikâyeyi orda geçen kahramanın tadını falanını filânını düşünerek çözemezsiniz. Orda ne... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Türk solunu bitiren, cuntacılıkla akrabalığıydı

Herkes kendi grupçukları içinde bazı sorgulamaları yaptı. Ama sonuçta sol hareketin felsefi olarak toptan ne kadar sorgulandığı çok tartışma götürür. Bence bugün bunu yapmak lâzım. Bir de yeni bir askerî vesayet tartışmasının yapıldığı dönemde. Vesayet rejimi konuları gündeme geliyor. O günleri yeni baştan sorgulamak faydalı olur.

Oral Çalışlar - Mehmet Baki (Aksiyon)

En Son Yazılar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

Başkan adayım Çevik Bir

Kâmuran Kızlak

Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar

Eşek tepmenin bile raconu var

Necdettin Efendi

Şimdi sen anlatacak şeylerle dopdolu olduğundan, her oturuşta roman yazma eğilimi gösteriyor olabilirsin. Normaldir. Zamanla o disiplin edinirsini (yarım saatte 3 bin vuruşluk yazı yazmak gibi). Dediğim gibi, ilk yazılarda "nasıl yazmalı" sorusuna kilitlenmek yerine, kendine "şu kadar sürede yazıp vericem" gibi zaman sınırlaması koyarsan pratiğini daha çabuk geliştirirsin. Dilin Kemiği

İstanbul' da sıradan bir gün

Seyit Balkuv

Aklıma yıllar önce televizyonda izlediğim bir haber geliyor. Bavul ticareti amacıyla Rusya'dan İstanbul'a gelen kadınların kaldığı bir otelde çıkan yangından bahsediyordu haberde. Kadınların bir kısmı kendini dışarı zor atmıştı. Çoğunun malları otelde yanmıştı, aralarında içerde kalıp yaralananlar, ölenler de vardı. Zavallı kadınların çaresiz gözyaşları kameralara takılıyordu. Yazar

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °