Necdet Şen ~ 25 Ocak 2002
Uğur Mumcu öleli 9 yıl olmuş. Sanırım dün (yoksa evvelsi gün mü?) ölüm yıldönümüydü, gazete okumadığım ve televizyon seyretmediğim için farkedemedim.
İrkiltici haberin memleket gündemine bomba gibi düştüğü ve televizyonların olayı müzikal dramaya çevirdiği o günlerde Joker dergisinde Memet ile Memo'yu çiziyordum. O hafta öyküye ara verip Uğur Mumcu neden öldürüldü? sorusunun yanıtını aradım kendi çapımda.
Hatırlıyorum, 100 bin kişi yürümüştü cenazede ve o kalabalığı fırsat bilen "aydınlanmanın dalaverecisi" megafonu kaptığı gibi o kalabalığa gazete reklamı yapmış, kalabalığın gözyaşlarını menfaate tahvil etmeyi denemişti.
Bilmediği bir şey vardı o kalabalığın: Uğur Mumcu eğer Pazar sabahı arabasında patlayan bombanın kurbanı olmasaydı, Pazartesi günü uçağa atlayıp İstanbul'a gelecek ve büyük bir olasılıkla vahim bir kan uyuşmazlığı yaşadığı Nazi muhibbi gazete yönetimine istifasını sunacaktı.
Bu kararını bir iki gün öncesinden gazetenin yazarlarından birine telefonda anlatmıştı.
Ama istifa etmeye ömrü vefa etmedi ve o şeceresi karanlık cunta elebaşısı Uğur Mumcu'nun ölümünün yarattığı tepki atmosferini cenazeyi izleyen günlerde de son kırıntısına kadar istismar etti.
Aynı gazetede çalışmakla birlikte tanışıklığım yoktu Uğur Mumcu ile. Zaten o Ankara'da yaşardı ve kırk yılda bir İstanbul'a uğradığında da biz ecirlerin olduğu katlarda değil de, en üstteki ağır yazarlar katında takılırdı. O nedenle Mumcu'nun da "onlardan biri" yani biz ecir tayfasıyla muhatap olmaya tenezzül etmeyen sivil paşa tayfasından biri olduğunu düşünürdüm.
Sonradan tanıdığımda öyle olmadığını gördüm. Sohbet sırasında yıllarca neredeyse stajyer muhabir ücretine çalıştırıldığını, İstanbul'daki "ağır ittihatçılar" kastının kendisini hep dışladığını, ama en sonunda şurasına gelip de resti çekince ücretine zam yapıldığını anlatmış, sonra da acı bir tebessümle eklemişti: "Yani zam yapıldı derken, sanma ki çok yüksek bir ücret kopardım; ben de artık A.. S..... ile aynı ücreti alıyorum."
Oysa Uğur Mumcu haftada beş gün yazıyordu ve her yazdığıyla yer yerinden oynuyordu. Ama belli ki cuntacıların gözünde o bir "outsider" idi.
Seksenli yılların bitmesine bir iki yıl kalmıştı. Günün birinde bir okurum aradı ve o dönemin çoook mühim bir devlet adamının büyük oğluyla ilgili önemli sırlar ifşa edeceğini söyledi.
Buluştuk, anlattıklarını dinledim. İddiasına göre, "yönetici olarak çalıştığı şirketin gümrük brokerliği yapan patronuyla "büyük adamın büyük oğlu" çok sıkı fıkı ahbapmış. Büyük oğul, patronunun odasından çıkmazmış ve bütün o rüşvet ve yolsuzluk işleri o odadan yürütülüyormuş."
"Bütün bunları neden bana anlatma ihtiyacı duyuyorsun?" dedim, namus, ahlâk, fazilet yaveleri dinledim. "Niye orada çalışıyorsun?" dedim, "ekmek parası" dedi. Pek inanasım gelmedi. Belki patronunun defterini dürmek, piyasayı kapmak istiyordu, belki "bir yerlerle" bağlantısı vardı, belki konu "tamamen duygusal" idi, bunu bugün de çözebilmiş değilim.
Netice itibariyle muhbir vatandaş, bu ülkedeki her gazetecinin üzerine balıklama atlayacağı bir yem tutuyordu elinde: Çok mühim adamın oğlunun kellesi.
Ama ben gazeteci değil, çizgi romancıydım. Buna benzer daha önceki ihbarları doğrudan yazı işlerine havale etmiştim. Örneğin, "bir büyük gazetenin patronunun eşinin Kekova'dan tarihi eser kaçırdığı" yolundaki bir okur ihbarı gibi...
Ne mi olmuştu? Hiiç! Ne olmasını bekliyordunuz?
Bu seferki balık (görünüşe göre) çok büyük olduğundan, konuyu doğrudan doğruya Uğur Mumcu'ya aktarmayı düşündüm ve gazetenin faksından ona bir mesaj yollayıp durumu özetledim.
Aynı gün Uğur Mumcu'dan yanıt geldi: "Önümüzdeki günlerde İstanbul'a geliyorum, bunu o zaman daha ayrıntılı konuşalım" diye.
Birkaç gün sonra onu yazı işlerinde (ilk kez) gördüğümde kendimi tanıttım, bir köşeye çekildik, ayrıntıları naklettim. İlgilendi. Muhbir vatandaşa (adını bile hatırlamıyorum artık) telefon ettik, Gayrettepe cıvarındaki kafe ile birahane arası, berbat, gürültülü, dumanaltı bir yerde buluşuldu.
Ben böyle işlere alışık değildim, kendimi ajan filmlerindeymişim gibi hissediyorum ama rahmetli Mumcu rahattı. Hele bizi bir komplonun içine doğru çekmeye çabalayan haspa, insanı rahatsız edecek kadar rahattı; kırk yıllık ahbap gibi davranıyordu Uğur Mumcu'ya.
Uğur Mumcu ona "bu iddialarınızı kanıtlayacak belgeleriniz varsa, verin, yayınlayayım" dedi. Muhbir, "belge yok, her şey bizim patronun kasasında kilitli, beni odaya sokmuyorlar bile, ama ....'ın oğlu hep orada, bütün işler o odadan yürütülüyor, odaya dinleme cihazı yerleştirelim" diye önerdi.
Uğur Mumcu'nun aklı yatmadı bu öneriye; "bu suçtur" dedi; "öyle işlere ne ben kalkışırım, ne de size tavsiye ederim."
Bayan ısrar ediyordu tek çözümün bu olduğuna dair. Mumcu elini ceketinin iç cebine attı, şimdiki volkmenlerin kulaklıklarına benzeyen kablolu bir şeyler çıkarıp gösterdi. O zamanlar o tarz elektronik zırıltılar bugünkü kadar kolay bulunan şeyler değildi. "Bunu" dedi, "yurt dışına giden bir arkadaşa getirttim; dinleme cihazı."
Başka bir şey çıkardı. Kıravat iğnesine benziyordu. "Bu da" dedi, "mikrofilm çeken bir fotograf makinesi; bunu da dışarıdan ısmarladım. Ama bu tarz şeyler yasal değildir, kullanamayız. Belgeniz varsa onları getirin, belge yoksa, kendinizi tehlikeye atmayın boş yere."
Kalkma zamanımız geldi. Uğur Mumcu saati sordu, söyledim. Kolundaki eski saati kurmaya çalıştı. Yine bir ultra-elektronik numara gösterecek sandım, meğer saati o kadar külüstürmüş ki, onbeş dakika geri kalıyormuş. Ondan saati sormuş.
Dönüşte "ne düşünüyorsunuz abi?" diye sordum, temkinliydi, "her şey olabilir" dedi, "provakatör de olabilir."
"Ama çok samimi görünüyor" dedim, "bunlar acaip iyi rol yapabilirler" dedi.
O olaydan yola çıkarak yazdığım Komplo adlı bir senaryom yıllardır çekmecemde duruyor; belki bir gün kifayetsiz muhterislerden bize de sıra gelir de bir yerlerden para bulur çekerim. Belki çekemeden ölürüm, fikir ve sanat eseri hırsızlarına gün doğar, bol bol talan ederler eserlerimi.
O günden aklımda kalan en güçlü duygu ne, biliyor musunuz? Çalışıyordum ama gene de beş parasızdım; taksi parasını Uğur Mumcu ödedi, çok utandım. Oysa konuğum sayılırdı, ben ödemeliydim.
Birkaç yıl sonra, Hızlı Gazeteci'nin Nazi muhibbi gazeteden şutlanmasına neden olan bantlarda, "sizi gidi sahte demokratlar, hem kendi gazetenizi sağa kaymakla suçlayıp batırmaya çalışıyorsunuz, hem de Kenan Evren'in anılarını manşetten yayınlayan gazeteye kapağı attınız" bağlamında bir şeyler yazıp çizdiğimde, Günaydın gazetesi "Necdet Şen sizi Evren'le aynı gazetede çalışmakla suçluyor, ne diyorsunuz?" diye rahmetliden demeç almış. Oysa bir tek o değildi ki o gazeteye transfer olan.
Yine o ayrışma günlerinde, Nazi muhibbi gazetenin Ankara bürosundaki toplantılardan birinde, gazeteyi cümbür cemaat terkeden ekip bir toplantı yapmış. O toplantıda hızlı Gazeteci'de çizilenlerden de konuşulmuş. Muhabirlerden ikisi toplantı biter bitmez arayıp dedikoduyu yetiştirdi: "Necdet, toplantıda Uğur Mumcu senin için 'bilmemne' dedi" diye.
Kahkahalarla güldüm. "Derse desin" dedim," herkese veririm, ona vermem."
"Şaka değil, ciddi söylüyorum, böyle dedi."
"Yahu derse desin" dedim tekrar, "böyle abuk konulara mı takayım kafayı şimdi?"
Ama o iki arkadaş da (neden, bilemiyorum) beni ona karşı kışkırtmak için epey abandılar. "Bu adamla mahkemede hesaplaşmalısın," onu mahkemeye ver" dediler.
"İyi de niye?" dedim, "böyle zırva bir nedenle koskoca iki adamın mahkeme koridorlarında boy göstermesi ayıp değil mi?"
"Ama" dediler, "bu adamın ruhundaki karanlık dehlizlerin herkes tarafından bilinmesi gerek."
"Karanlık dehliz?" Hımmm.
Ertesi gün aynı toplantıya katıldığını bildiğim bir başka muhabir arkadaşı aradım ve sordum:
"Uğur Mumcu benim için bazı nahoş sözler sarfetmiş, doğru mu?"
"Pek sayılmaz" dedi arkadaş. O, asıl senin nahoş sözler sarfettiğin kanısına varmış, toplantıda öyle bir konu açtı" dedi.
"Nasıl?" dedim.
"Hani sen gazeteden ayrılanları Sodom ve Gomorra kentlerini topluca terkeden Lût kavmine benzetmiştin ya, Uğur Mumcu biraz buna takılmış. Necdet bizi niye Lût kavmine benzetiyor? Lût kavmi, Gomorra ve Sodom, Sodomi (oğlancılık) sözcüğünü çağrıştırıyor; yoksa Necdet bizi böyle şeylerle mi itham ediyor? diye sordu."
"Yani benim için 'ibne' demedi mi?"
"Hayır, tam tersine, senin öyle şeyler ima ettiğin izlenimine kapılmış, o konuda şaşkınlığını dile getirdi sadece."
Buyur, burdan yak.
Ben bir akşam evvel arayıp telefonda gaz veren o iki değerli gazeteci arkadaşın (hakkaten de değerli kişiler, ama adlarını sormayın, söylemem) kışkırtmasıyla kaleme kâğıda sarılıp ced sinsile dümdüz gidebilir, ya da sahiden mahkemeye verebilirdim. Düşünebiliyor musunuz maskaralığı?
"Sensin oğlancı!" "Hayır, sensin!"
Hakkaten de bayağı "karanlık dehliz" var bu medya dünyasında.
O iki arkadaşın ikisi de daha sonra televizyonda filan "medya etiği" programları yaptılar. Bu işi yapmaya en uygun kişi onlar olduklarından herhalde.
Pazarda limon satayım diyorum ama orada da vardır mutlaka dehliz mehliz.
Ya da oturup şu bizim medyanın neyin nesi olduğunu anlatan bir kitap falan yazayım. Ya da en iyisi, bunları hicveden bir sit-com komedi falan...
Peki televizyon dünyasında yok mudur hiç dehliz mehliz? Kralı var hem de. O da başka bir yazının konusu. Size Hızlı Gazeteci'yi dizi film ya da sinema filmi yapmak için getirilen teklifleri ve daha sonrasında tanık olduğum binbir ayak oyununu da anlatayım bir ara, apışıp kalın.
Unutturmayın ama, hatırlatın.
Bir de zaman zaman şu donuk bakışlı, rahip kılıklı "aydınlanmanın hırs küpü ittihatçısının" 32 kısım tekmili birden hayat hikâyesini, 9 Mart cuntasını, varlığı inkâr edilen Roz teyzeyi, Simon dayıyı, askeri okuldan atıldıktan sonra veremden ölen kardeşi, seçimlerden sonra MHP genel başkanına ithafen yazılan övgü dolu yazıyı, mafya babalarıyla kurulan ahbap çavuş ilişkilerini, her toplu sözleşme öncesi ölümsüzler katından alt katlara inip sendikayı terketmeleri konusunda çalışanlara baskı yapan solcu postuna bürünmüş o faşistin romanını yazayım" diyor ve her seferinde "otur oturduğun yerde necdet, adam 77 yaşında, ertesi gün ihtiyarlıktan ölür, kendini berbat hissedersin" deyip vazgeçiyorum.
Ve tabii ki eşeklik ediyorum, konformist davranıp topluma karşı yükümlülüğümü ertelediğim için.
Sonra "ne toplumu lan?" diyorum; "işçi sınıfı devrim değil, sınıf atlamak istiyor; solcular ihaleyi askere devredip kendi hayatını yaşama derdinde, Müslümanlar başörtü inatlaşmasına saplanıp kalmış, milliyetçiler Amerika'yı Ergenekon'dan daha fazla seviyor, liberallere sorarsan, köylülerimiz piyano dersi almaya başlayınca tüm dertler biter, entellektüellerin ufku, en çok satan gazetelerin manşetleriyle sınırlı; hangi toplum?
Toplum, tercihini Reha'dan, Hıncal'dan, Seda'dan, İbo'dan, Edi'den Büdü'den yana kullanıyor; biraz da onlar borçlu hissetsinler kendilerini topluma karşı diyorum.
Ne toplumu?
Siz de toplum değil misiniz? Nooluyor size şunca yazı yazıyor, bir şeyler anlatıyoruz da? Her gün otuzbir çeker gibi gizlice siteyi açıyor, verilenleri aldıktan sonra bir iyi günler maili bile göndermeden ikileyip gidiyorsunuz.
Anlayın çocuklar, o kadar kara delik gibisiniz ki, size gönderilen hiç bir ışık hüzmesi geri yansımıyor. Aydınlığı yutuyor ve karanlıkta saklanmaya devam ediyorsunuz. Muhtemelen özgüveniniz eksik; "imlâ yanlışı yaparsam Necdet'ten azar işitirsem" falan gibi çocukça korkularınız var. Hani şu Nasreddin Hoca fıkrasındaki, fillerden şikâyetçi olan, ama yarı yolda çaktırmadan sıvışan tabansızlar var ya, onlara benziyorsunuz.
Göt korkusunun adını "ekmek parası" koymayı, kıvırtmak, küspeleşmek, duyarsızlaşmak için yeterli sebep sayıyorsunuz.
Hadi bilmeyenler henüz bilmiyor, ama şu siteyi her gün ziyaret eden şu birkaç yüz kişi kimdir, necidir, yazdıklarımı okur mu, okuduğunu anlar mı, bunu bilmek benim hakkım değil mi sizce?
Karşınızda çırılçıplak duruyorum, karanlıkta ağaç tepelerine tünemiş, çaktırmadan seyrediyorsunuz. Yapmacıksızlığı pornografik bir nesne gibi algılayışınızdaki çürümüşlüğü ne zaman kavrayacaksınız?
Karşınıza geçmiş, size gece gündüz öyküler anlatan masalcı dedeye bir "merhaba" deyip kendinizi tanıtmak çok mu büyük bir külfet?
Ama yapmıyorsunuz. Tebessüm etmekten bile acizsiniz çünkü. Sevmeyi öğretmemişler ki size.
E, ben de insanım. Üstelik de ağzım bozuk. Bu gibi çölleşme durumlarında "öyle bilmemneye böyle bilmemne" diyesim geliyor, sizinle daha fazla hasbıhal etme ihtiyacı duymuyorum.
Haa, bu yazıları kime mi yazıyorum öyleyse?
Zamana yazıyorum çocuklar. İnanın, oramda bile değilsiniz. Ben bunları gecelerden bir gece Küçük Kara Balığın öyküsünü dinledikten sonra sabaha kadar uyku tutmayıp okyanusu hayal edecek olan küçük kırmızı balıklara yazıyorum.
O siz değilsiniz. Olsaydınız bilirdim.
Siz, "minik neco'yu çok seviyorum, çünkü ben de onun kadar çılgınım" falan diyen bir bağımlı türüsünüz sadece.
Sizin donukluğunuz nedense beni üşütüyor.
Son bir Uğur Mumcu anımı daha anlatacaktım ama birden bir isteksizlik çöktü üstüme, "değmez" duygusuna kapıldım.
Herhalde "Nooluyor orda?" dağ evine bağlanıp asıl Lût kavminin cüz cüz tefrika edilen taaşşuk-u Melih ve Hülya vodvilini yorumlasam, ya da şu tecavüzcü Sinan üstadımızın hakkaten de "Film Gibi" olan işkence seanslarına neden ifrit olduğumu anlatsam, daha fazla ilginizi çekerdi.
Dilin Kemiği ~ Necdet Şen
Bu yazıyı tekrar okudum da biraz önce, bir "iyi günler" demeden geçmek istemedim.
Yazının sonunda, " Son bir Uğur Mumcu anımı daha anlatacaktım ama, birden bir isteksizlik duygusu çöktü üstüme, "değmez" duygusuna kapıldım" diyor ya yazar; irkiliyor insan ister istemez.
Bu yazıda korkaklıktan başlamak üzere üstüme alınacağım ne çok şey var bilemezsiniz.
Ama en azından bu yazının da, diğerlerinin de, geceler boyu oradan bize kendisini açmak için, bize kendimizi açmamız için çaba sarfettiğinin de farkında olduğumu söylemek istedim.
Biliyorum, bu sitede her gün yeni eklenen ya da daha 'şık' olması için uğraşılmış bir şey var.
Sözü daha fazla uzatmadan da "iyi günler" : ) diyorum.
Bu arada, biliyor musunuz, şapkalı â yazmayı Derkenar'dan öğrendim ben.
Cesur İlkuş ~ 28 Temmuz 2007 (20:21)

Ali Türkan
Dört ressam, iki şair adı sayıp okuyucularının senin yanında ne kadar değersiz olduklarını vurgularken, entellektüelliğin olmazsa olmaz koşulu, mazlumun yanında yer almaya böylesine es geçmen de yığınla ayıbından biri olsun emmoğlu. Sen güce taptığın için, hayatına kattığın her şey, senin gücünü pekiştirmeli. Okuduğun kitapların silaha dönüşmesi de bu yüzden. Eğer entellektüel, senin gibi bir şeyse, ayrışanın anasını avradını! Bonsuar, kalinişta, guutenaht, gudnayt, hede, hödö, şu, bu. Yok olmadı! Kalimerhaba yani. Yazar
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar
Necdet Şen
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği
Kâmuran Kızlak
Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar
Necdettin Efendi
Şimdi sen anlatacak şeylerle dopdolu olduğundan, her oturuşta roman yazma eğilimi gösteriyor olabilirsin. Normaldir. Zamanla o disiplin edinirsini (yarım saatte 3 bin vuruşluk yazı yazmak gibi). Dediğim gibi, ilk yazılarda "nasıl yazmalı" sorusuna kilitlenmek yerine, kendine "şu kadar sürede yazıp vericem" gibi zaman sınırlaması koyarsan pratiğini daha çabuk geliştirirsin. Dilin Kemiği
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.