Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Totem ve Tabu

Necdet Şen ~ 13 Ocak 2002


Annem çocukken "artistlerin kıçı yoktur" sanırmış.

Artık 1930'lu yıllar geride kaldı, 2002 yılındayız; annem artistlerin de kıçının olduğu, yellendikleri, ayakyoluna gittikleri gerçeğini kavrayalı çok oldu.

Acaba bu web sitesinin ve Hızlı Gazeteci'nin kıymetli okurları da biliyorlar mıdır bu sıradan gerçeği?

* * *

Yıllar önce siyah beyaz fotograflar basmayı düzeyli takılmak zanneden Nazi muhibbi gazetede çalışırken, taşralı bir okurum gazeteye ziyaretime geldi.

Ertesi günün Hızlı Gazeteci'sini yetiştirmeye çalışırken, yanımda efendice oturmuş işimin bitmesini bekleyen konuğuma ayıp olmasın diye "çay içer misin?" diye sordum, o da "evet" dedi.

Dahilî hattan çaycı Dursun'u aradım ve "iki çay" dedim; Dursun da her zamanki gibi homurdanıp kapattı. Zaten asıl adı başkaydı, bu umursamaz kaba saba sevimliliğinden dolayı "dursun" diyorduk ona; gerçek adını da bilen var mıydı emin değilim.

Epey sonra Dursun, elinde boş çay tepsisiyle boş bardakları toplamak üzere yanımızdan geçerken çayı tekrar hatırlattım. Dursun da her zamanki doğal, teklifsiz haliyle elini havada yarım tur döndürüp "Eeee!" dedi ve gitti.

Yanımda o ana kadar sessizce oturmuş olan taşralı çizer konuğumun sesini duydum o an:

"Vayy beee! Koskoca necdet şen bir çaycıya söz geçiremiyor!"

Dursun beni severdi; ben de onu; aramızda hiyerarşi yoktu. Bunu konuğuma anlatamadım.

* * *

Geçen yıl web sitemden dolayı röportaja gelen bir muhabir bayan şöyle girmişti konuşmaya:

"İnsanın necdet şen'in inzivaya çekilmek, Hindistan'lara gitmek gibi ruhsal gıdalara ihtiyaç duyabileceğine inanası gelmiyor."

Ama röportajın sonunda, karşılaşmayı umduğu "ermiş"ten eser olmadığını gördüğünden midir nedir, elimi sıkma ihtiyacı bile duymadan kalkıp uzaklaşmıştı.

Ben miydim bu nobranlığın sebebi, onun hayatı algılayışı mıydı, bilemiyorum.

* * *

Bir bankanın genel müdürlüğünde "insan kaynakları" müdürü olarak çalışan birini tanıyorum. Bu sitenin müdavimlerinden o da.

Birkaç ay önce bir iş başvurusu yapılmış çalıştığı şirkete.

Gerçi bugünlerde öbek öbek insanlar atılıyor işyerlerinden sokaklara, ama diğer yandan da birileri de işe alınıyor tek tük de olsa.

Başvuru evraklarını incelediğinde, iş isteyen gencin hobileri arasına çizgi romanı da yazdığını görmüş "insan kaynakları" müdürü okurum.

Mülâkat günü geldiğinde ona doğrudan bunu sormuş:

"Çizgi romanla da ilgileniyormuşsunuz."

"Evet" demiş genç.

"Necdet Şen'i bilir misiniz?"

"Bilirim" demiş genç, "onun bütün kitapları var bende."

"Bir web sitesi var, onu da biliyor muydunuz?"

"Evet" demiş genç, "sık sık ziyaret ediyorum."

"Tamam o zaman, işe alındınız" demiş müdür hanım, "sıra maaşınızı konuşmaya geldi."

"Şey, ben başvuru formunda 2 milyar 700 milyon istediğimi yazmıştım, eğer mümkünse" demiş genç adam sıkılarak ve geri adım atmaya hazır.

"3 olsun" demiş müdür hanım ve o delikanlı o gün, bölümlerden birine şef olarak 3 milyar maaşla işe alınmış.

* * *

E, ööle...

Necdet Şen hayranı olmak 3 milyar, necdet şen olmak bedava; noolmuş yani?

* * *

Yaz başlarıydı sanırım. Tanımadığım birinden gelen bir e posta birazcık yüzümü güldürdü. Bir bayan, daha önce adını duymadığım dergilerine dört sayfalık çizgi roman yapıp yapamayacağımı soruyordu.

Çizgi romanı bırakalı yıllar olmuştu. Bir zamanlar kılı kırk yararak yaptığım o çizgi romanların ketum hayranlarının ve gürültücü düşmanlarının bıraktığı acı tortu daha silinmemişti damağımdan. Hiç içimden gelmiyordu çizgi falan çizmek, ama yıllardır olduğu gibi yaz başında da beş parasızdım, belki üç beş kuruş kazanırım diye umutlandım, mideme kramplar gire gire çizeceğimi bildiğim halde "neden olmasın?" dedim.

İstedikleri şey de yenilir yutulur cinsten değildi; efendim, İstanbul boğazından geçen tankerlerin yarattığı tehlikeyi anlatan, ama aynı zamanda kentin bin yıllık tarihsel dokusunu da bir martının görüş zaviyesinden gösteren, boğazdaki asırlık yalıları, Rumeli surlarını, Paşabahçe koyunu, boğaz köprüsünü, Beylerbeyi'ni, havada uçuşan yelkovan kuşlarını, devasa Rus tankerlerini, Bizans tekfurunun kızını, anasının örekesini ve ecdadının bilmemneresini de bu dört sayfalık çizgi romana sığdırmam gerekiyormuş. Öyle istiyordu editör hanım.

Çizgi roman yapmayan insanlar sanırım bunların kafadan ya da işkembeden, zırt diye çizildiğini sanıyor. Oysa eğer ben yelkovan kuşunun muhtelif açılardan çekilmiş fotograflarını bulamaz ve kanatlarındaki teleklerin sayısını ve de kuyruğunun desenlerini gerçeğe uygun çizemezsem keyfim kaçar.

Dahası, ulan hayatımda hiç boğazın üstünde uçmadım ki, nasıl bileyim martı kuşunun görüş zaviyesinden Paşabahçe koyunun nasıl göründüğünü? O boğaz dokusundaki binlerce apartmanın, sokak lambalarının, evlerin pencere pervazlarındaki kakmaların, tankerlerdeki usturmaçaların, uskunduraların, varagelelerin, puntellerin, ırgat motorunun, köprüüstünün, kedi iskelesinin encamını şemailini nasıl bileyim kafadan? Sen biliyor musun?

Bütün bunları hayal edebilmek, sonra da çizip renklendirebilmek için Leonardo da Vinci olmak bile yetmez, Allah olmak gerekir!

Hayatımda hiç ısmarlama çizgi roman yapmadım, ama parasızlık belimi büküyordu; buna bile olmaz diyemedim. Günlerce yazıştık ayrıntılara dair.

Neden sonra utana sıkıla "siz bu işe kaç para ödemeyi düşünüyorsunuz?" diye sordum e postayla.

Yanıt kısa ve özdü:

"Biz küçük bütçeli bir dergiyiz, genelde para ödemeyiz; ama madem para sordunuz, size bütçemizi zorlayarak 50 milyon lira ödeyebiliriz."

Ağzıma doluşan küfürleri şu ana kadar tutmayı başardım, ama artık daha fazla tutamıyorum:

"Ben de sizin suratınızın ortasına sıçmak istiyorum bayan, ama hiç param yok, veresiye olur mu?"

* * *

Şaşırdınız değil mi? Evet, itiraf ediyorum, necdet şen'lerin de kıçları vardır ve sıçarlar.

* * *

O yazışmadan kısa bir süre sonra başka bir e posta daha geldi.

Bu kez son derece kibar, hatta ne anlatmaya çalıştığını açıkça telâffuz edemeyecek kadar kibar kısa bir mektup aldım. Birileri benimle tanışmak, mümkünse birlikte bir şeyler yapmak istiyormuş.

Ah, harika! Ne yapacağız acaba? Harmandalı mı oynayacağız, teke zortlatması mı? Yoksa inşaat şirketi kuracaklar da Semerkand harcının içine katılacak yumurta akı ve meni miktarını mı soracaklar? Ben her boku bilirim; hepsi de birbirinden bedava!

Aslında ortak bir tanıdık daha önce çıtlatmıştı bana böyle bir mektubun geleceğini, ama içeriği o da söyleyememişti. Bildiği tek şey, onunla aynı apartmanda oturan birileri bir iş kurmak, benimle de tanışmak istiyormuş bir nedenden dolayı.

E tamam ama kardeşim, meramın ne? Ne istiyorsun? Ben konsomatris miyim, her çağıranın masasına gideyim? İş mi teklif edeceksin? Et o zaman!

Hayır, önce çağıracak. Meteliksiz necdet bir umut koşa koşa ayağına gidecek hazretin. Çaylar kahveler, belki konyaklar viskiler içilecek, zenginlik gösterisi yapılacak. Yoksul necdet, "inşallah ayakkabımı çıkarttırmazlar, çorabımdaki delik görünmez" diye kaygılanarak efendilerin sadede gelmesini bekleyecek.

Onların parası da bol, vakti de, havadan sudan konuşulacak.

Böyle konuşmaları bilirim; az yaşamadım.

Sohbet önce antre olarak "aziz necdet şen efendi hazretlerine olan hayranlığın bol keseden abartıla kanırtıla anlatılmasıyla başlar; sonra ara sıcaklar teşrif eder; derken kendi felsefî derinliklerinin sergilenmesine gelir sıra; yan gözle necdet şen hazretlerine bakılır onay almak için; ara sıcaklardan sonra balık mı yenecek, sigara böreğiyle mi geçiştirilecek, bu onay belirler bunu; efendim, eğer necdet şen efendiden beklenen onay, takdis ve de mutabakat gelmezse "siz"den "sen" e tenzil-î rütbeyle sohbet sürdürülür; ama gene de necdet hıyarı kendisine sunulan bu "dostluğun" kadrini kıymetini anlamazsa gece öyle biter, balık ve iş teklifi başka bahara kalır. Artık ondan sonraki sıfatının "biz de onu bir bok sanmıştık" olacağını bilerek kuyruğunu kıstırır, beden kimyası allak bullak, annesinin evindeki göt kadar odasına geri döner.

"Bir necdet şen aynen şöyle olmalıdır: bir çimdik felsefe, üç kaşık ruh dinginliği, sekiz dilim mandalina kabuğu, kararınca tevazu, dört bardak boy pos endam, bir sıkımlık tebessüm, kulak memesi kıvamında şaplaklanacak ense ve parmaklanacak makat. Ağır ateşte evirip çevirerek kavrulmalıdır. Dikkat edilmezse dibi tutar, huysuzdur! Çok iyi tanırım keratayı, karnını ben doyururdum zamanında."

Bütün bu kötü düşüncelerimi kendime saklayıp, kısa ve nazik bir cevap yazdım iyilik meleğine:

"İltifatlarınız için çok teşekkür ederim. Acaba sakıncası yoksa, benden ne tür bir şey istediğinizi ve bunun için ödemeyi düşündüğünüz rakamı daha net açıklar mıydınız?"

Yanıt ne o gün, ne ertesi gün ne de başka zaman geldi.

Ortak tanıdıktan öğrendim daha sonra: "Bana çok kırılmışlar."

Eh, kırılırlar a, para onların ceplerinde...

İcazet de benim :-)

Dahası, bana bu tüyoyu veren ortak tanıdık... O da pek "şaşırmış" buna.

Yani ayıplamış... Niye öyle yapmışım?

Ah, evet, bilirim, eski numara: "Suçluluk duygusunu kaşıyarak ezmek".

Sana da güle güle, anca gidersin.

Burası "Küçük Adamları Kutsama Enstitüsü" değil.

* * *

Totem Ve Tabu adlı eserinde Freud, ilkel kabilelerde şaman ve krallara ne yapıldığını uzun uzun anlatır.

Efendim, (ben de hazreti Freud'un yalancısıyım) insanın en eski ve değişmez özelliklerinden biri de (ilkel kabilelerde gözlemlendiği veçhile) kendisine şamanlar ve krallar yaratmak ve sonra bütün günahlarını, zavallılıklarını, pisliklerini, suçluluk duygularını, hıyanetini, alçaklığını ona aktarmakmış.

Sıradan kabile insanı ava gider, ekinini eker, savaşır, ganimetini toplar, nispeten müreffeh bir hayat sürerken, şaman ya da kabile şefi aç bî-ilaç dolanır, üstelik elinde avucunda ne varsa o kabiledeki yaşlı, dul, hasta ve sakat insanlara dağıtır; yani kabiledeki her türlü aksaklığı kendine iş edinir, kendini kabile için adeta feda edermiş.

Ama tabii, karşılığında normal kabile üyesinin sahip olamadığı bir saygınlığa erişirmiş. Öyle bir saygınlık ki, onun evi tüm evlerin ortasında olurmuş; yağmur yağdırılacaksa, savaşa gidilecekse, hastalar iyileştirilecekse, kişisel uzlaşmazlıklarda adalet aranacaksa, suçlular cezalandırılacaksa, ruhlar günahlardan, büyülerden ve cinlerden arındırılıp debelendiği bataktan çekip çıkarılacaksa hep şaman hazretlerine ya da kral hazretlerine başvurulurmuş.

Ama yine de kimse kral ya da şaman seçilmek istemezmiş o kabilelerde. Bilirlermiş çünkü başlarına gelecekleri. Çünkü o kadar hoyrat davranılırmış krala ya da şamana, o kadar istismar edilirmiş ki ruhanî varlıkları, zavallılar uzun süre yaşayamaz ölürlermiş. Bazen kral seçilmelerinin ardından yapılan birkaç günlük (kudurma, azma) ayinlerinin sonuna çıkamadıkları, krallığın hükmünü bir tek gün bile süremeden, sözümona, tahtlarına oturamadan, hırpalanmaktan mevta oldukları olurmuş.

Dedim ya, ben "Sigismund"Freud'un yalancısıyım.

Ama nedense şu 45 yıllık hayat tecrübem bana bu konuda Zigmond amcanın meselenin bam teline bastığını söylüyor.

O nedenle anlayabiliyorum Ali Türkan'ın neden övgülerden huzursuz olduğunu. Çünkü kralların başına neler geldiğini çok iyi biliyor.

* * *

Arkadaşlar, söylemekten hicap duyuyorum, ama beş para etmezsiniz.

İnanın bana, eğer sizin için yazıyor olsaydım, tek kelime bile yazmazdım.

"Neden yazıyorsun o zaman?" derseniz, sizi ikna edecek çok net bir yanıt bulamam. İçimden biliyorum. Eminim Ali de biliyor neden yazdığını; ama bunu size istesem de anlatamam; anlayamazsınız.

Sizler (en azından bazılarınız) hani, nasıl derler, saptama olsun diye söylüyorum, bana neredeyse tapınıyorsunuz.

Neymiş efendim, "Hızlı Gazeteci bantlarını kesmiş saklamış yıllarca, yok efendim, benim bir cümlem yüzünden işinden ayrılmış, boşanmış, kaderi değişmiş, bir cümlemden yola çıkarak nirvanaya ulaşmış...

Ya da o yıllarda en çok dövmek istediği benmişim... Hatta işkencede bile yalvarmamış, ama şimdi yalvarıyormuş, noolur bu çizgi bantların gazetedeki yayınına son verilsinmiş...

Yok efendim, ben zırtapozun, iç evreni karanlık zibidinin, kaddafinin, kerkenezin, zerzevatın tekiymişim, kitaplardan arakladığım cümlelerle kenar mahalle kızlarını ayartmaya çalışıyormuşum.

Yok efendim, ben öyle ulu bir adammışım, öyle filozofmuşum ki, galaksi çapındaymışım, lezbiyenliğe eğilimli kızını anca ben erkeklere yöneltebilir, ya da şizofren oğlunu anca ben iyileştirebilirmişim. Yok, dergide fotografımı görmüş, yakışıklılığıma aşık olmuş (zevksiz!). Yok efendim, o öykümdeki olay aslında onun başından geçmiş, ama öyle değil şöyleymiş.

Ben var ya ben, öyle gizemli adammışım, öyle dahiymişim, öyle süpermişim, öyle Kripton gezegeninden gelmişim kiii... Burcum neymiş bakalım? Kesin kovaymışım, yok yok teraziymişim, hayır hayır, aslanmışım, ı-ıh, kaplanmışım, akrepmişim, keçiymişim, kunduzmuşum, Tasmanya canavarıymışım...

Eeee? Noolmuş?

Yoksulum ulan! Geberiyorum!

Hayır, yoksulluktan değil, öfkeden!

Bu kadar budala oluşunuza, bu kadar ikiyüzlü ve alçak oluşunuza, bu kadar samimiyetsiz, kirli, dalavereci, namussuz, riyakâr oluşunuza ve her gün işyerlerinizde binbir pisliğe puştluğa eyvallah deyip, sonra da şaman efendi hazretlerinin web sitesini tıklayarak arınmaya çalışmanıza baktıkça içim kalkıyor.

Boşuna umutlanmayın, sizi takdis etmeyeceğim. Hâlâ kirlisiniz çünkü.

Her yanınız hileye hurdaya bulanmış. En başta kendinize olmak üzere durmaksızın yalan söylüyorsunuz. Eşinizi boynuzluyor, en yakın komşunuzu dirsekliyor, mütemadiyen bir şeyler satın alıyor, daha fazlasını satın almak, daha fazlasını tüketmek, şişkinleşmiş egolarınızı daha fazla beslemek adına içinize sinmeyen işyerlerinde nefret ettiğiniz mesleklere talim ediyor, açıkçası "domalıyor", sonra da sanki size bir kötülük yapılmış gibi hep birilerinden, bir şeylerden yakınıp duruyorsunuz.

Ben sizin ağlama duvarınız mıyım?

Mutsuzsanız orada, basın istifayı cehennem olup gidin!

Sevmiyorsanız eşinizi boşanın. Evlenirken bana mı sordunuz?

Suçluluk duyuyorsanız, temiz olun.

Bana kalırsa, yakındığınız, suçladığınız her şey, aslında sizin içinizden arzuladığınız, ama başkalarının daha atak davranıp öne geçtiği şeyler. Cezalandırılma korkusu sizden daha az, ya da refleksleri sizden daha hızlı kişilere hınçlanıp hınçlanıp, erdem maskeleri taka taka eleştiriyorsunuz.

Ve bekliyorsunuz ki, necdet şen efendi hazretleri sizin bu sahtekârlığınıza "geçerlilik" damgası vursun.

Ben ne İsa'yım, ne kral, ne de şaman; sizi arındıramam. Hayır, elimde olsa da yapmam bunu; çünkü size baktığımda asap bozan bir aptallık ve kendini çelmeleyen kurnazlık algılıyorum.

Ölümden korkuyorsunuz ve etrafınızı itaatkâr nesnelerle dolduruyorsunuz.

İnsanlar sizi şaşırtabilir, ama bir mutfak tepsisinde hiç bir sürpriz yoktur, öyle değil mi?

Aldığınız her yeni ayakkabıda, yoksulluğa sırtınızı her dönüşünüzde, biraz daha uzaklaşıyorsunuz özünüzden. Sonra da şamanlara sığınıyorsunuz "bana özümü geri ver" diye.

Dedim ya, beş para etmezsiniz. Eğer istediğiniz, takdis edilmekse, hava alırsınız; başka kapıya gidin.

Yoksulsam, kendi başımı dik tutmak için; size vekâleten çekilecek çilem yok.

İki kelimeyi bir araya getiremeyen rezil heriflerin medya starı olduğu ve genel yayın müdürüyle yatarak köşe kapan sürtüklerin "yazar" sayıldığı bir dünyada Ali Türkan aç kalmamak için alaman illerinde taksi şoförlüğü yapıyor, necdet şen onu da yapamıyor.

Ve sizler, etrafınızdaki yoksulluğu görmemeye çalışıp, hatırlı "dost"larınıza pahalı hediyeler alarak kendinizi "iyi" olduğunuza inandırmaya çalışıyorsunuz.

Ama şunu bilin ki, yine de berbat, yine de sıradansınız.

Ama dert etmeyin, toplum'um doğası bu; sıradan insanlar kralların ve şamanların leşleriyle beslenir. Bulursunuz nasıl olsa ellenmeye mıncıklanmaya benden daha istekli birilerini.

 

 

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

İnsan adayı çocuklara kıyağımdır

Ali Türkan

Sokağı tut ve birkaç ay ortalarda görünme. Kaçmaz da fena sopa yersen, "yok ben duymadım, bana kimse söylemedi" diye zırlama. Gene unutmadan, kıçının kılları kadayıf olmuş bir takım büyüklerinin size lâf sokmasına da izin verme fazla. Dünyanın içine, düzeltelim derken biz ettik, size de bizim yediğimiz nanelerin sonuçlarına göre ayar çekmek kaldı. Suçsuzsun yani. Daha sürer bu öğütler. Bu yüzden, toz ol en iyisi. Öptüm. Yazar

Son Yorumlar

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Adi yazılar yazan kalitesiz yazar

Faşistler, Atatürk'ü putlaştırmakla ona en büyük kötülüğü ettiler.

Onu "uzaydan gelmiş insanüstü bir yaratık" olarak tanıtmaları için de en başta "insani" yanlarını yoketmeleri gerekiyordu.

Atatürk içki içmez, üşümez, yorulmaz ve acıkmazdı.

Engin Ardıç (Sabah)

En Son Yazılar

Buyurun Çadır Tiyatrosuna!

Kâmuran Kızlak

Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı.   Yazar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °