Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Bıkmadın mı tartışmaktan?

Necdet Şen ~ 5 Kasım 2003


Filarmoni orkestrasının şefi, bir süredir orkestranın ikinci kemancısının provalarda ve konserlerde pek keyifsiz çaldığını farkediyor, "sorsam mı, sormasam mı?" diye tereddüt geçiriyormuş.

Sonunda dayanamayıp bir kuytuda kesmiş yolunu.

"Üstadım" demiş, "epeydir üzerinizde bir keyifsizlik ve isteksizlik hali gözlemliyorum; bir sorununuz varsa yardımcı olmak isterim."

"Sağolunuz" demiş yaşlı kemancı, "hiç bir sorunum yok Allah'a şükür."

Yanıt tatmin etmemiş genç şefi, "ücreti az buluyorsanız söyleyin, düzeltmeye çalışalım."

"Yok" demiş ikinci kemancı, "ücret tatminkâr."

"Ailevî bir sorun mu?"

"Hayır" demiş yine yaşlı kemancı, "ailemle çok mesudum."

"Sağlık sorunu mu? Ağrı sızı falan?"

"Hayır, sağlığım da yerinde şükürler olsun."

"Peki, nedir o zaman keyfinizi kaçıran? Konserlerde provalarda hep sizi gözlemliyorum, gerçi çok güzel çalıyorsunuz, ama hep memnuniyetsiz bir ifade var yüzünüzde."

"Ah, evet" demiş ikinci kemancı, "öyleyim hakikaten."

"Neden?" demiş şef.

Sağına soluna bakınmış ikinci kemancı ve fısıldamış:

"Ben, müziği pek sevmem de..."

Tartışma adabı mı? O da ne?

Kulunuzu yakından tanıyanlar yaman bir tartışmacı olduğunu söylerler sık sık. Hatta "sen mutlaka avukat olmalısın, acaip başarılı olursun" diyenler de çıkmıştır mazîde. Gel gör ki, bendeniz de tıpkı fıkradaki ikinci kemancı gibiyim, o konuda yetenekli olabilirim ama tartışmaktan hazzetmiyorum.

"Aaa, niye? Tartışma insanı gerçeğe götürür" falan diyenler çıkabilir, o nedenle peşinen açıklayayım. Bendeniz tartışmanın hiç bir halta yaramayan, tam tersine dostlukları aşındıran, bitiren bir "mürekkep yalamış küçük burjuva" hastalığı olduğunu düşünenlerdenim.

Ola ki "neden, yoksa sen fikirlerin özgürce ifade edilmesine karşı mısın?" gibi bir herze yumurtlayacaksanız eğer, sizin de muhtemelen o uyuz olduğum edep izan yoksunu kişilerden olduğunuzu düşünür, arkadaşlığımızı daha en baştan, hiç başlamadan bitiririm. İnanın, gözüm hiç arkada kalmaz, sizsiz de yapabilirim.

Tartışma (eskiden nasıldı bilmem ama) günümüzün en pislik modalarından biri. Bu davranış sapması, pıtırak gibi çoğalan ve en vahşisinden rekabet ortamı içinde izleyici (ve reklâm) kapmak için her yolu mubah sayan televizyon yayıncılığı yüzünden adamakıllı çivisinden çıkıp toplumu bozar hale geldi. Analiz yapamayan, gördüğünün ötesini merak etmeyen sığ insanlar yaratan eğitim düzenimizin diktiği fidanlar büyüdü kalas oldu yani.

Görmemişin konuşma hakkı olmuş...

Eğer otuzlu kırklı yaşlardaysanız, hayatınızın dörtte üçü sıkıyönetim koşulları altında geçmiş demektir. Eğer düzenin "tehlike" olarak algıladığı fikir ve eğilimlere sahipseniz, doğal olarak çoğu zaman düşüncelerinizi dile getirmekten korktuğunuz, bol bol yutkunduğunuz o yıllar belleğinizde yerini koruyor olmalı.

Eh, milim milim demokratikleşen toplumsal yapımızdaki ufak ufak canlanmaya yüz tutan tartışma atmosferinde sizin de uzun bir kıştan çıkmış kalorifer böcekleri gibi sırtınızı güneşe vermeye, ucun ucun kendini gösteren demokrasi havasını bol bol solumaya ihtiyaç duymanızdan daha anlaşılabilir bir şey yok tabii ki.

Ama kardeşim, iki dakka susuver de şu çayımı ağız tadıyla içeyim, nedir paylaşamadığın? Ne desem aksini iddia ediyorsun!

Hiç bir şey demesem de sırf aksini iddia edebilmek için kendince beynimin içini okuyor, söylemediğim sözleri söylenmiş sayıyor, sanal bir rakiple polemiğe girişiyorsun! Nedir derdin? Etrafta hava atmak istediğin birileri mi var?

"Hayır! Yanılıyorsuuun! Hiç de öyle değil! Niyeymiş? Sende lololop kompleksi var. Müthiş bir yanılgı içindesin! Saçmalıyorsun! Yanlış düşünüyorsun!"

Yıllar önce, televizyonda bu tarz "saygın" tartışma programlarından birini yöneten/sunan bir bayan gazeteciyle ve eşiyle bir kafede oturup iki yudum kahve içme bahtsızlığına uğramıştım. Konuşma nereden kalkıp geldiyse, "televizyonda tartışma programı diye sunulan şeyin, aslında tartışma sosuna bandırılmış şov programları olduğunu, cümlelerini tamamlamasına fırsat verilmeyen, ikide bir sözü kesilen, araya reklâmlar sokuşturulan, kavga etsinler diye sürekli fişteklenen tartışmacıların birbirlerini anlamaya değil mat etmeye çalıştığı, o nedenle bu gelenek içinde hiç bir konunun lâyıkıyla tartışılamayacağını, sadece televizyon karşısındaki seyirciyi şu veya bu yöntemle ekran karşısında tutmaya çalışan kanallara daha fazla reklâm girdisi sağlamayı amaçladığını" söylemeyi denemiş, ama hiç bir cümlemi sonuna kadar dinlemeyen bu beyfendiye yukarıdaki tek cümleyi tamı tamına bir buçuk saatte anlatabilmiştim.

Programcı bayanın jöleli saçlı kocası bir buçuk saat boyunca kanımı kuruttuktan sonra "ehm, aslında haklısın tabii, ama bu görüşlerin çok felsefî" demiş, sıyrılmaya çalışmıştı işin içinden. Aslında daha da tartışırdı beyinsel yakıtı yetseydi, ama hava atmak için soyunduğu sözel pehlivanlıkta dişli birine çattığını anca farkedip minder dışına kaçmıştı.

Aslına bakarsanız, karısı pek güzeldi, sanırım bu onun anlaşılabilir nedenlerle zaman zaman huzursuz olmasına, ortamdaki erkeklerden kıllanmasına, horozluğunu "bir biçimde" kanıtlama ihtiyacı duymasına neden oluyordu.

Sanırım burnumun üzerine bir yumruk oturtabileceği koşullara sahip olabilseydi, o lüzumsuz tartışmanın içine girme ve bıktırana kadar uzatma ihtiyacını hiç duymayacaktı.

Buna benzer sayısız "tartışma" ya maruz kaldım yıllar boyunca. İkrah edeli çok uzun zaman oldu. Ama bu tarz insanlarla bir araya gelince ne yaparsam yapayım, aynı kara yazgı firavunun lâneti gibi bir kez daha yakama yapışıyor. Mümkün değil, şöyle ağız tadıyla havadan sudan sohbet edilemiyor. Oradaki biri (çoğunlukla da bir erkek) benimle boy ölçüşme koz paylaşma ihtiyacı duyuyor.

Çocukken mahallenin en uzun boylu veletiydim, erkekliğini ispat etmek isteyen her piç kurusu mutlaka en az bir kez bulaşırdı minik neco'ya. Şimdi de (sanırım) başka türlü bir "uzun boy" ölçütü var ve bu kez de birileri kulunuzla illâ zekâ ya da kültür (aslında akıl) hususunda boy ölçüşmeyi deniyor.

Ulan hırt, al hepsi senin olsun! Şan şöhret cazibe, hepsini al, yakamdan düş! Bırak şu çayımı zıkkımlanıp gideyim!

Yooo, bırakmaz. Mat edecek, ayağının tekini üzerime koyup göğsünü yumruklayarak "hoaarrrrrrg!" diye naralar atacak, dişi goriller ve iğde yaprakları onun olacak.

Bütün o iltifatlar, ısrarlı davetler, jestler, seni oraya, o tuzağa çekmek için zaten. Hangi kasabaya giderse gitsin karşısında dikilmiş hevesli bir silahşör adayı bulan Vahşi Batı kovboyu Wild Bill'in karabasanı gibi, emekliye ayrılamıyorsun, ortalık güreşe doymayan kavruk pehlivandan geçilmiyor çünkü.

İçimizdeki sopalık velet

İnsanoğlu çok çabuk büyüyor, yaşlanıyor. Bir gün bakıyorsun, saçlarına aklar düşmüş, gıdın göbeğin gitmemecesine gelip yerleşmiş, amca hâlâ falan olmuşsun. Ama gel gör ki, sekiz-on yaşlarında edindiğin bazı davranış özellikleri üzerine yığılan onca bilgiye deneyime, yaşanan yıllar boyunca maruz kalınan veri bombardımanına karşın alt katmanlardaki varlığını tüm canlılığıyla korumuş.

Korur, çünkü milyonlarca yıllık erkek kültürünün ürünü o, onbinlerce kuşak tarafından bir sonrakine öğretile tekrarlana artık genlerimize işlemiş. Üç beş yıllık maarif eğitimi fasafiso kalır en alt katmandaki derin benliğimizin yanında.

Okullar bitirilmiş, ülkeler dolaşılmış, kütüphaneler devirilmiş olabilir, artık yumruklarımızı tekmelerimizi epeydir tedavülden kaldırmış olabiliriz, ama yine de aslına bakarsan dipte bir yerlerde kimliğini bulmaya, beğenilmeye, lider olmaya şiddetle ihtiyaç duyan, bunun için en yakın arkadaşlarının üzerine abanan, durmadan hır çıkaran, diş geçirebileceğini umduğu herkesle her uygun fırsatta güreş tutan eşek kadar olmuş oğlan çocuklarıyız.

Okulda, evde, sokakta, ekran karşısında ya da gazete okurken maruz kalınan, kafamıza istiflenen her türlü veriyi taş kesek gibi insanların üzerine fırlata fırlata, ne işe yaradığını tam olarak kestiremediğimiz, ama en azından '"aaaa, sen bunu bilmiyor musuuun? ha ha haaa! ne kadar banaaal! bunu çocuklar bile biliir!'" dememize yarayan küçük burjuva oyuncaklarına dönüştürüyoruz.

Aslına bakarsan, taşra aydınıyız.

Neden dersen, hani taşrada yaşayan, entel-dantel gazeteler ve Umberto Eco Paul Auster romanları falan okuyan tipler vardır ya, hani aslında o romanları okudukları bile şüphe götürür, ama o tarz şeyler okumak ve acaip bilgili ("çağdaş-mağdaş") olmak gerektiğine inanan, ama okudukları (ya da okumuş gibi yaptıkları) o kitaplardan ödünç alınmış kırıntılarla entellektüel pozu keserken, bu zırzopluklarını sergileyebilecekleri uygun ortam bulamayan, yani daha açık söylersek, biraz mürekkep yalamış olup da "düzeyli" sohbetler yapacak aynı kalibrede insanlar bulamayan taşralı avukatlar, doktorlar, kaymakamlar, yerel sanatçılar falan vardır ya...

Hani bu insanlar o ilçede Cumhuriyet ya da Radikal okuyan tek Allah'ın kulu kendileri olduklarından, o havalinin, hatta giderek kâinatın en kültürlü, en zekî, en "çağdaş" kişisinin (tabii ki) kendisi olduğunu düşünüp, o nedenle de kendisinden başka kayda değer söz edebilecek bir başkasının olduğuna ihtimal dahi veremeyen ve dolayısıyla da karşısındakini hiç dinlemeyen, küçümseyen, otomatikman cahil ve aptal yerine koyan, nutuk atar gibi, ders verir gibi konuşan, hatta ortada fol yok yumurta yokken söze doğrudan doğruya ağzının payını verir gibi başlayan acınası tipler vardır ya...

Sağa sola bakınma ahbap, başkasından değil, bizzat senden bahsediyorum.

Aynı zamanda kendimden de...

Biz, hepimiz, az ya da çok, taşra aydınıyız.

Bilmemkaç yıllık gazete okuruyuz ya, kütüphanemizde kitap ansiklopedi falan dolu ya, tahsil mahsil yaptık ya, üstelik fala büyüye Allah'a falan da inanmıyoruz, Beytoofın, Vivaldi, Mercan Dede falan dinliyoruz ya...

Bir de şu "yurdum insanı" na bak! Bööööğğğğ! Bunlar var ya bunlar, mersedesle hacetine gider, istemeden ahaliyi ezer, lâhmacunla viski içer, tuvalete karikatür çizer, hatta parası olsa bile kaliteli şarabın tadından anlamaz, bunları Paris'te sokakta yürütmeyecekleri için kalkar Niyork'a gider, kentin çeperlerine çirkin apartmanlar yapar, çatı bile kondurmaz da demir filizlerinin uçlarını açıkta bırakırlar!!! Bunlar yaşamın gustosunu ıskalayan, kent mobilyalarına (sokak lâmbaları, banklar, çöp vagonları falan) zarar veren, hurafeye (yani "yaratan" olgusuna) inanan, aydınlara değer vermeyen, padişahlarını boğazlayan, şehzadelerine fiilî livata yapan ilkel mi ilkel bir millettir!!!

Ne yazık ki bu ülkede doğmak talihsizliğine uğramışız ve ne yazık ki kaz kafalı yurdum insanı gider yobazları iktidar yapar!!!

Biz, yani her nasılsa bir çeşit Martı Jonathan olduğumuz kuruntusuna kapılmış bir avuç küçük burjuva, şımarıklık, densizlik ve çiğlik illetiyle malûlüz. Muhtaç olduğumuz kudretin beyin kıvrımlarımızdaki malumat kırıntılarında olduğu hüsnü kuruntusuyla, gereksin gerekmesin, her fırsatta ahkâm kesmek, eleştirmek, tartışmak, kıç üstü oturtmak, alem buysa feylesof da biz olmak gibi çocuksu mu çocuksu bir davranış (bozukluğu) içindeyiz.

Bilincine varmış olsak da olmasak da, aslında konuşmak, çoğu zaman iletişim kurmaktan çok iktidar kurmak için yapılan, amacından saptırılmış bir eylemdir. Bizler, tartışmasak bile çoğunlukla konuşarak (itaat ederek ya da itiraz ederek) iktidar ilişkilerini başlatır ve sürdürürüz.

Konuşmak, doğru kullanıldığında, kimi zaman sorunlarımızı çözmemizde yardımı dokunan etkili bir yöntem, kimi zaman burnumuzu boktan boka sokan bir gaf silsilesi, kimi zaman (zekâ ve belâgat avantajımızı kullanarak) bir diğerini sindirme, geri adım attırma, madara etme, hatta kaba kuvvet açısından bizden çok üstün olan birileriyle başetme yolu, kimi zaman da (belki de çoğu zaman) "münevver" zevat arasındaki sidik yarışının ilk elden vasıtasıdır.

İnsanız, bulunduğumuz ortamdaki en hoş, en ağzına bakılan, en el üstünde tutulan kişisi olmayı istemek hakkımızdır. Ama işte o noktada ince bir çizgi var; bu arzumuza ulaşmaya çalışırken kendi pırıltımızı paylaşmakla yetiniyor muyuz, yoksa oradaki en gözalıcı kişiyi mat ederek, pazularımızı işin içine karıştırmamızın ayıplanabileceği ortamlarda bilgiyi ve lâfazanlığı bu işe alet ederek, yani sekiz-on yaşındaki oğlan çocukları gibi güreş tutup kol bükerek mi yapıyoruz?

Bu, tamamen bizim hayattan ne kadar edep, tevazu, zarafet aldığımıza, ne kadar piştiğimize, kendimizi tanımak için çıktığımız şu kısa yolculukta ne dereceye kadar derinleştiğimize bağlı bir şahsiyet terkibidir. Ne duvardaki diplomamızın, ne yaptığımız doktoraların, ne gezdiğimiz ülkelerin, ne devirdiğimiz ansiklopedilerin, ne yazdığımız kitapların eğer meselenin özünü kavrayamamışsak bize doğrudan yararı var; insan ilişkilerinin özünde de ilkel primatların arasında geçen itişmelerin daha süzülmüş, maskelenmiş, kılıfına uydurulmuş biçimleri cereyan eder.

Sürünün içindeki dişiyi cezbedebilmek ya da kümes ağalığını başka bir horoza kaptırmamak, çok kıt olan olanakları yeni gelenlerle paylaşmayı istememek, kendimizi yetkin hissedebilmek, içimizdeki kapanmamış yaralardan kaynaklanan sızıları hafifletebilmek, tüyleri bizimkinden daha parlak olan diğer türdeşlerimizle sürü içindeki itibarlı yerler için rekabete girmek ve benzeri davranışlar çıkar altından lâf kalabalığına getirdiğimiz didişmelerimizin.

"Kesinlikle yanılıyorsun!"

"Hayır, hiç de öyle değil! Senin kuruntun!"

"Ohoooooo! Saçmaladın gene! Bu var ya, hep böyle saçmalar!"

"İkide bir....'dan dem vuruyorsun ama..."

"Sende @£#$½&* kompleksi var!"

"Ha ha haaa! Paranoyaksın sen yaaa!"

"Senin zaten hep... gibi bir takıntın vardır."

"Bunda gocunacak ne var? Niye alındın? Kuyruk acın mı var?"

"Niye kızıyorsun ki arkadaşım? Tartışıyoruz. Fikrimizi söyledik!"

"Amma hazımsız adammış bu da yaav! Eleştiriye hiç tahammülü yok."

Erkek olmak ne anlama gelir?

Dikkatinizi çekmiştir eminim, bir ortamda kadınlı erkekli bir grup insan bir araya gelmiştir, çaylar kahveler içilirken bir bakarsınız kadınlar bir yere erkekler bir yere toplanmış, belki kadınlar içerideki odaya çekilmiş, birbirlerine yeni giysilerini, makyaj malzemelerini falan gösterip, ya da o günlerde tanık oldukları bir şeylerin dedikodusunu falan yapıp kıkır kıkır gülüşürken, diğer odada (ki muhtemelen salon ya da onun gibi bir yerdir; yani bulunulan mekânın ana bölmesi) erkekler ya siyasetten ya futboldan ya da meslek hayatından yola çıkıp bağıra çağıra tartışırlar.

Kadınlar da zaten erkeklerin muhabbetinden sıkıldıkları için yan odaya toz olmuştur.

O an gerçekten anlamak anlatmak mıdır "tartışan" erkeklerin amacı, yoksa arada bir çayları tazelemek için yanlarına uğrayan tavuklara hava basmak mıdır bilinmez.

Hep merak ederim (hatta imrenirim), neden kadınların bir araya geldiklerinde becerebildikleri o fıkır fıkır cıvıl cıvıl atmosferi biz erkekler (ya da kadını da çalışmaya zorlayan toplumsal yapı nedeniyle kısmen erkekleşmiş kadınlar) oluşturamayız?

Bunlar acaba taa fred çakmaktaş çağlarından beri kabilenin saldırganlık ve şiddet isteyen işlerinin erkeğin sırtına yüklenmiş oluşunun kalıntıları mıdır? Eğer öyleyse, erkek ırkı, aslında kendi yarattığı şiddet ve kaba kuvvet geleneğinin anaforunda aptalca telef olan mağdur bir ırk mıdır? Toplum hayatı gerçekten de feministlerin iddia ettiği gibi erkeğin kadın üzerindeki baskısı ve hükümranlığı üzerine mi kurulmuştur? Yoksa erkek, Keşanlı Ali gibi bizatıhî kendi efsanesinin altında telef olan bir salak mıdır?

Orada burada okuduğumuz ve vakitsizlikten kafamızda evirip çevirip sahici mi değil mi diye yoklayamadığımız bir safsata gibi geliyor bana erkek hükümranlığı tezi. Erkekler esnek olmayı pek beceremedikleri ve gece karanlığında tırsak tırsak havlayıp duran sokak itleri gibi kendi yankılarına gözdağı vermekten geri duramadıkları için, çoğu kez kadın tarafından çekip çevirilmeye muhtaçmış gibi görünüyor. Beceriksizce giriştikleri kavgalarda bile ortamı yatıştıranlar çoğunlukla kadınlar oluyor.

Galiba erkekler kaç yaşına gelirse gelsin, içlerindeki ilkokul çağı veletini bir türlü aşamıyor. Erkeklerin, bulundukları her ortamda (hele bir de etrafta kızlar varsa) mutlaka birbirleriyle güreş tutası geliyor.

Konu sadece güreş tutmak olsa buna da itirazım olmazdı, "doğamızda var" der geçerdim. Halep oradaysa arşın da yakınlarda bir yerlerdedir kuşkusuz, neyse boyumuzun ölçüsü hepimiz öğrenir, ondan sonra duracağımız yer neresidir, ganimetten (avdan, muaşakadan, ot döşekten) aslan payını kim alır, sırtlan payı kime kalır, haddimizi (mecburen) bilir, kendimizi boş yere helâk etmezdik.

Öyle dolaysız ilişkilerin yaşandığı bir ortam daha vahşi ve daha korkutucudur mutlaka. Ya da değildir. Ne de olsa aynı zaman ötesi korku leopar karşısında alenî, polemik karşısında maskelenmiş haliyle yerli yerindedir. Ama gene de bugünkü manzara dünküne göre çok daha sinsilik arzediyor. Erkekler kozlarını göğüs göğüse çarpışarak paylaşıyor olsaydı, en azından ikiyüzlülük daha az olduğu için, kimse kimseyi yok yere "ben senin dostunum" diye kandırmaya kalkışmaz, erkekler arasında gerçek anlamda dostluk kurulamayacağını baştan bilirdik.

Belki o zaman, mütemadiyen tartışıp duran, asla karşısındakini dinlemek hak vermek istemeyen, allem edip kallem edip her cümleden polemik çıkarabilen, sırf karşı kutupta olabilmek adına saçmaladıkça saçmalayan ve karşısındakini saçmalamakla suçlayan, cehaletini ve sığlığını alttan alta sezinlemenin verdiği özgüven eksikliğiyle şuursuzca saldırmaktan yarar uman şu küçük burjuva züppeleri (biz) böyle nafile itişmelerden sadece maraza çıktığını, bu içeriksiz, yönsüz, benmerkezli lâklâkanın sadece içinde yaşanılan o anı ve sonrasını boka çevirmekten başka işe yaramadığını öğrenebilirdik.

Görüşmesek özlüyorum, görüşsek içim daralıyor

Son sekiz on yıldır (onca dışadönüklüğüme karşın) insanlardan iyice uzaklaşmamın, şu entel-dantel taifesiyle karşılaşabileceğim her türlü ortamdan uzak durmamın ilk sebebi budur arkadaşlar, aha bunu da burada açıklamış oldum.

İnanın, feci şekilde sıkılıyorum. Tamam, gene de seviyorum eski dostlarımı. Biliyorum, bir kitap yazsam paraya kıyıp alacak okuyacak olan onlar. Bu siteyi de yine onlar takip ediyor. Hatta bir gün kuyruğu titrettiğim zaman, biliyorum ki (işittikleri takdirde) cenazeme koşup gelecek olanlar da onlar. Ne kadar kaçsam da göbekten bağlıyım onlara, çünkü kesip atılamayan bir uzvum gibi, geçmişim gibi, hatıralarım gibi eski dostlarım.

İnanın, uzak Asya yollarında bile onları ve yaşadıklarımızı/yaşayacaklarımızı düşünmekten etrafıma odaklanamadım.

Biliyorum, çoğu beni seviyor. Hatta içlerinde "necdet için ne yapabilirim?" diye kafa yoranlar, ha dediğim yerde han kuracak kadar sevgi ve saygı duyanlar, en azından yazdığım yazıları okumaktan haz duyan, kafalı adam olduğumu zannedenler bile var.

Ama yine biliyorum ki, içlerinden herhangi biriyle eskaza buluşup sohbet edecek olsam, birçoğu o ana kadar bol keseden sarfettiği hayranlık dolu sözleri (ki çoğu haketmediğim kadar dağdağalıdır) ossaat unutup, tartışma ve kırılma noktalarını kaşıya kaşıya, önce sorular sorup konuşturup, hemen ardından "hayıııır, kesinlikle yanılıyorsuuun!" diye her sözümü ağzıma tıka tıka kanımı kurutacak.

Arkadaşlar, hiç kimseye öyle durduk yere "ben de senin gibi düşünüyorum" falan dememek lâzım. Öyle olsa bir yerlerden belli olur; akıcı ve sıralı düşünüyorsak, konuşmamızdan yazmamızdan, hatta dinlerkenki halimizden anlaşılır. Günün birinde lâfını esirgemeyen biri dikilir karşımıza ve der ki:

"Üzgünüm ama sen benim gibi düşünmüyorsun (zaten şart değil); hatta çoğu zaman hiç bir şey düşünmüyorsun; sen benim gibi (ya da her kim ise takdir ettiklerin, onlar gibi) düşünebilmeyi arzuluyor, o kişinin beynini yer bedenini didiklersen onun gibi olacağını sanıyorsun."

O zaman kendimizi kötü hissederdik.

İnsanız, okuduğumuz beğendiğimiz söz söyleyişindeki akıcılığa hayran kaldığımız birileri için "aynen benim düşündüğüm şeyleri yazıp çiziyor!" desek de, aslında (çoğunlukla) ne düşündüğümüzü pek bilmeyiz. Kafamızın içinde bir sürü bilgi, izlenim, paragraf, tekerleme, Latince İngilizce sözcük uçuşup durur, çok azımız onları yerli yerine yerleştirecek kadar disiplinli, çalışkan, sakin, becerikli olabiliriz.

Hayatın peşisıra koşuşturup durmaktan, her gördüğümüze heves düşürüp, her şeye sahip olma hırsıyla ota boka konup daldan dala zıpladığımızdan, çoğumuz, basit şeylerdeki hikmeti sezinleyebilecek sükûneti yakalamaktan çoook ama çok uzak, metalik boyalı otomobillere, moda giysilere, frapan gönül ilişkilerine, yükselen değerlere, bencilliğe, unutkanlığa, şımarıklığa, hercailiğe çoook yakınız.

Bıraksalar da, çoğumuz şöyle başı sonu belli, dişe dokunur, meramımızı anlatabilen bir konuşma yapamaz ya da fikirlerimizi (her ne ise) yazıya geçiremeyiz.

Zekî olabiliriz, ama bana kalırsa çoğumuz akla ve sezgiye epey uzağız.

Hepimiz değil tabii, bazılarımız. Yani, çok rastladım yukarıda tarif ettiğim çeşitten insanlara. Onlar duvarcı ustası ya da tüpgazcının çırağı değil, avukat, doktor, mimar, gazeteci, siyasetçi, subay, işadamı falandı. Ortak yanları sığlıklarıydı.

Dert etmeyin, herkes yazar, ressam, bestekâr olmak zorunda değil; ayrıca bu işler de atla deve değil, kısmen öğrenilebilir şeyler. Ama biz (pek çoğumuz) sanatçıların acaip yüce ulu dahî ulaşılmaz hikmetinden sual olunamaz kişiler olduklarına dair safsataları dinleye dinleye büyüdüğümüz için, bazılarımız bu lezzetin birazından bizde de olsun istiyor olabiliriz, hakkımızdır.

Ama tapınmakla yamyamlık arasındaki neolitik ilişkiyi biraz sorgulamamız ve hayranlık duyduğumuz kişilere karşı ilk fırsatta (ya da en uygun fırsatta) ortaya çıkardığımız, kustuğumuz haseti ve husumeti azıcık sorgulamamızı arzu ederdim.

Tanışana, arkadaş ya da sevgili olana kadar yere göğe sığdıramadığımız, ama resmiyet eşiğini aşar aşmaz her hareketine ve sözüne kusur bulduğumuz, neredeyse gözünü oyduğumuz, sonra arkasından "ben de onu bir bok sanmıştım" türünden sözler ettiğimiz kişilere reva görmekte olduğumuz bu "tapınma" ve kellesini kazığa geçirme ikilemindeki ilkelliği sorgulamamız gerekir.

Eğer bizi sual eden olursa...

Burada araya girmek ve utanarak söylemek zorundayım ki, yaratandan (her neye benziyorsa o, karşısında boynum kıldan incedir) ödünç aldığım ve geliştirdiğim yeteneklerim arasında dil denen keskin kılıcı ustalıkla kullanma, istersem "oyabilme" becerisi de var. Dahası, birçok konu üzerinde saatlerce, haftalarca, yıllarca kafa patlatacak kadar boş zamanım da oldu. Ama yine de bu yeteneği (en azından tartışma ve gerektiğinde kıçüstü oturtma becerisini) hiç kimseye karşı kullanmak istemiyorum.

Dedim ya, insanları tahmin edemeyeceğiniz kadar çok seviyorum. Kuşları kedileri börtüböceği otu yaprağı yağmuru rüzgârı çamuru çorağı soluduğumuz havayı da, her şeyi çok seviyorum. Ama gel gör ki, aynı toplumsal katmanda bulunduğumuz, hani şu okumuş "adam" olmuş, mürekkep yalamış, bir yerlere gelmiş/gelememiş, avrupa görmüş, kendi milletini "yurdum insanı" diye diye aşağılayan ne buldum delisi, şımarık, bencil, çiğ, edep ve izan yoksunu insan türüyle ne kadar az yüzyüze gelsem o kadar huzurlu oluyorum.

Biliyorum, bol paralı işler bulabilmenin yolu entel-dantel tayfanın sürttüğü çöplüklerde dolanmaktan, rastlaşmaktan, sabaha karşı o bardan çıkıp şu bara dalmaktan, ertesi gün öğlene doğru birinin koynunda ya da yabancı bir kanepede uyanıp "burası neresi?" diye düşünmekten, resim sergilerine, kitap fuarlarına, şenliklere imza günlerine yetişmekten, bohem kafelerde ve televizyon kameralarının bolca bulunduğu meşhur kişi cenazelerine müdavim olmaktan falan geçiyor.

Ben de isterim kitaplarım bilmemkaçıncı baskıyı yapsın, 29 Ekim resepsiyonuna Cumhurreisi beni de davet etsin (ki reddetmenin hazzını yaşayayım), beyaz adamların partisinden milletvekili olayım, hatta genel başkanlığa adaylığımı koyayım, seçilemeyince bunu memleketin öküzlüğü olarak göreyim ve hemen başka bir bokun başı olmak üzere kolları sıvayayım, senaryolarıma para yatırmak isteyen yapımcılar ardarda kapımı aşındırsın, bandırıp bandırıp yalatayım, Ahmet San ya da Ercan Saatçi sesimi çok beğendiğini ve ilk albümümü doldurtmak için dünyanın en iyi stüdyosuyla anlaştıklarını televizyondaki paparazzi programında ifşa etsin, Derkenar'a sponsor olmak isteyen firmalar araya ricacı soksun, vesaire vesaire...

Ama bütün bunların gerçekleşebilmesi için galiba biraz çenemi tutmam, velinimetim okurcularımı böyle irkim irkim irkilten yazılar yazmamam, büyük Türk düşünürü Erdal Atabük gibi önce ilginç bir cümle bulup, altına "çocuklar çiçektir, anneler kutsaldır" gibi hiç kimsenin itirazı olmayan boş lâflarla dolu kitaplar yazmam gerekiyor.

Arkadaşlar, size bir şarkı mırıldanayım mı?

Ay did it maaaay veeeeey!

Yani, ben yolumu seçtim. Ne şamın şekeri ne de dantellektüelin zekeri. "Ön tekerlek nereye giderse arka tekerlek de oraya gider" diyen merhum Yusuf Şen meseleyi çözmüştü zaten, üstüne eklenecek başka şey yok.

Bugüne kadar yaptıklarıma ve yapmadıklarıma bakarak anlıyorum ki, ben bundan sonra "cici" bir çocuk olamam. O yüzden ne kapağı müteakiben ithaf yazılan sayfalarına "bokunu yediğimin patronuna ve mabadını öptüğümün müessese müdürüne memnuniyetle domalırım" mealinde ithaf yazıları yazılmış lüks kapaklı karikatür albümlerim yayınlanır, ne de kimse bana altın bir tepside ikbal ve imkân sunar.

Paraşütle indirildiği ya da çukurdan zıplatıldığı yeri sindirememiş çiğ sebzelerin karşısına da asla eğilmem -ki komplekslerini kusalar.

Sanırım her şeye rağmen tatsız da olsa gerçeği işitmek istiyorsunuz. İşte bu yazı biraz da o nedenle yazıldı. Yüzyüze konuşuyor olsak, daha ilk cümlemde çene yarıştırmaya başlamış olacaktınız, halbuki şimdi sözüm kesilmeden doya doya konuştum. Eh, bu yazıyı buraya kadar okudunuzsa, tartışmanın boktan, dinlemenin hoş bir şey olduğunu azıcık kavramış olma ihtimaliniz var.

Siz siz olun, az tartışın, hatta hiç tartışmayın ey insanlar. Güzel güzel sohbet etmek dururken, nedir paylaşamadığınız?

Elcevap

Bir keresinde (epey önce) okurun teki "sitenizdeki yazıları okudum da bakıyorum hep okumuş insanları eleştiriyorsunuz, niçin biraz da cahil halkı eleştirmiyorsunuz?" diye soruyordu.

Eğer hâlâ tıklıyorsa bu sıkıcı siteyi, gecikmiş yanıtımı buradan sunayım:

Çünkü şeker kardeşim, "cahil" diye tanımladığınız insanın en azından "cehalet" gibi bir mazereti var, öğrenmemiş, bilmiyor; peki senin mazeretin ne?

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

Y o r u m l a r

Bu yazıyı okuduktan sonra anneme "sen Necdet Şen'le hiç karşılaştın mı?" diye sordum, adını bile duymamış. "Karşılaştım" deseydi "kesin, annemi anlatmış" diyecektim.

Nilüfer Duran ~ 5 Aralık 2007 (15:54)

Belki anneniz aynı modelin çoğaltılmış versiyonudur. Ben de tanıyorum öyle insanlar.

Günsu Kocagöz ~ 5 Aralık 2007 (19:10)

Necdet Şen hocam gerçekten harikasınız. Bazen sitenize gün içinde çok takılmışsam o gün iş çıkışı robot gibi eve giderek gereken dünyalık işlerimi yaparak büyü bozulmadan uyuyorum ve ufkumda açtığınız yollarda siteyi ziyaret edeceğim güne kadar olur ya bazen ekstra oluşumlarla uzun ara verdiğim de oluyor. Sonra açtığımda sitemizi tekrar kanım damarlarım da hızla dolaşmaya başlıyor. Hayat veriyorsunuz okuyucuya, farkında mısınız :)

Tülay ~ 7 Aralık 2007 (16:21)

"Yorum yazacağım" diyenleri şu taraftan alalım...

Sırtımı hep kendim kaşırım

Ali Türkan

Ben de "ayrıldım" o dünyadan. Artık ne ruj ilgilendiriyor beni, ne sutyen kopçası. Ne beni başarılı görmek isteyen kadınlar, ne başarının bedeli. Hiç birine yaşamıma girme vizesi vermiyorum. Çünkü melek yüzlü kızların gözlerindeki o "hayatı öğrenmişlik", o şeytani ifade, sevdiğim kadınların muhasebe aşklarını taşıyacak gücüm de isteğim de yok. En güzeli, bu durumdan şikâyetim de yok. Sırtımı da hep kendim kaşırım zaten. :-) Yazar

Son Yorumlar

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Kendi düzenine sığamamak

12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.

Murat Belge (Radikal)

En Son Yazılar

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

Başkan adayım Çevik Bir

Kâmuran Kızlak

Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar

Eşek tepmenin bile raconu var

Necdettin Efendi

Şimdi sen anlatacak şeylerle dopdolu olduğundan, her oturuşta roman yazma eğilimi gösteriyor olabilirsin. Normaldir. Zamanla o disiplin edinirsini (yarım saatte 3 bin vuruşluk yazı yazmak gibi). Dediğim gibi, ilk yazılarda "nasıl yazmalı" sorusuna kilitlenmek yerine, kendine "şu kadar sürede yazıp vericem" gibi zaman sınırlaması koyarsan pratiğini daha çabuk geliştirirsin. Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °