25 Temmuz 2008 Cuma
Necdet Şen - 14 Şubat 2001
Sevgili okurum, bu memleketin belki de en yüksek evsaflı okurusun; ama yine de insanı çileden çıkartacak kadar yavansın.
Maalesef seni ilginç bulmuyorum. Ne kendine hayrın var, ne de başkasına.
Bak, anasayfada görünür bir yerde "Yüzyılın Sırrını Açıklıyorum!" diye bir link (ve ona bağlı bir yazı) duruyor, bir aydır orada o yazı (artık yok). O yazıda bilgisayar ve internet konusundaki görece acemiliğim nedeniyle siteyi sık güncelleyemediğimden yakınıyor ve (çok beğendiğini iddia ettiğin) bu siteyi sana daha dolu doyum sunabilmek için katkı bekliyordum.
Onun hemen altında da "Do You Speak English" diye bir link var (artık o da yok), gözüne ilişen İngilizce dil yanlışlarını bana bildirmeni istirham ediyordum.
Öyle anlaşılıyor ki, bu ülkede benden iyi İngilizce bilen hiç kimse yok.
Bilgisayar konusunda da tartışılmaz tek otorite benim.
Belki kimsenin yaralı parmağa işeyecek manevi sermayesi yok. Ya da belki hayatın üzerinde sörf yapıyorsun, derinlere dalacak cesaretin yok.
Yahu, seni dışlamak yerine üretime katmak, sevdiğin işe ortak etmek istemişim, bundan haz duyman gerekmez mi?
Okuduğun yazar-çizer seni sadece "eğitilecek", yani akıl öğretilecek soyut bir varlık olarak görmeyip etiyle kanıyla sahici insan, yoldaş, arkadaş olarak algılamış; canlansana...
Ama her gün tomarla "sana şöyle hayranım, böyle aşığım, hayatımı şöyle değiştirdin, kişiliğimi böyle etkiledin" diye mektuplar yazan sen, ya topu topu beş ay önce internetle tanışmış olan benden daha bilgisizsin, ya da sevgin, içtenliğin kuru lâftan ibaret.
Sağa sola bakınıp durma, ötekileri değil, seni kastediyorum.
Sevgili okur, senin bu duyarsızlığın ve kendi hayatını televizyona bakar gibi kayıtsızlık içinde izlemen beni çıldırtıyor. Bu siteyi boşver, onu ben zaten sıfırdan yaptım, sen kendin için bir şeyler yap. Düğmene basılmadan kendi kendine çalışmayı dene örneğin. Bugüne değin hayatımı beklentisiz, talepsiz sürdürdüm ve buna alıştım. Hakiki anlamda yardıma değil, sadece bir tek şeye, bu dünyada "gönül adamı" denen insanların da olduğuna inanmaya muhtacım.
Ben o kitabı sana anlatsam da anlatmasam da YAZDIM ve onunla işim bitti. Benim için güzel olan, içimden gelip geçen hayatı yazıya dökmekti ve döktüm. Eğer istiyorsan, onu seninle paylaşmaktan tabii ki mutluluk duyarım, ama istemiyorsan kulağından içeri huniyle anlam akıtacak halim yok.
Efendim?
"İsterim" mi diyorsun?
Peki ne biçim istek bu? Hiç mi yok şu binlerce ziyaretçinin içinde İngilizce'den, bilgisayardan, Mac ve PC formatından anlayan birkaç kişi? Yoksa sen "bana gelene kadar gün akşam olur" diye düşünen tavşan kakalarından mısın? Sağol, her gün Outlook Express dolusu email gönderiyorsun; ama acaba gazetede çizseydim, zahmete girip mektup gönderir miydin?
Kampanyaların dışında insiyatif aldığını, mecbur bırakıldığından daha fazlasını kendiliğinden yaptığını, kuyruğuna basılmadan koktuğunu bulaştığını hatırlıyor musun?
Sevgili okur, yazdıklarından anladığım kadarıyla bana pek "hayran"sın. Ama (bağışla) ben sana aynı derecede hayran değilim.
Son çalıştığım gazeteden çekip gitmeden önce de günde sekiz-on tane "bağımlı" telefonu geliyordu. Yılın 365 gününe sekizer onar dağılmış olan bu "ikiz ruh"lardan hiç biri günün birinde o bayıldığı, aş erdiği, kırpıp sakladığı çizgi roman ortadan buharlaşıp uçtuğunda telefona uzanıp o gazeteyi aramadı.
Ben böyle lâftan ibaret, içeriği olmayan sevgiyi ne yapayım?
Yazıp çizdiklerimi çok mühimseyen bir eski tanıdığa rastlamıştım geçen kış bomboş kıyı şeridinde yalnız, mutsuz, ağlamaklı, dolanırken. O ıssız kaldırımda her nasılsa beni "farketmeden" kolu koluma sürtünerek yanımdan geçip gidiyordu ki, bu kadarına içim elvermeyip, "merhaba" diye onu durdurduğumda hararetle "oooo üstad, nerelere kayboldun, ben de seni düşünüyorum sık sık, daha evvelsi gün seni düşündüm yine" demişti.
Ben onu o kadar sık anımsamıyordum, fazlasıyla medyatik olmasına rağmen. Yine de çok memnun oldum.
Ama iki dakika sürüverdi bu mutluluğum. Çünkü "neden çizmiyorsun artık gazetede?" sorusunu "platonik hayatı değil, sokaktaki hakiki hayatı seçtim" diye yanıtlamıştım. Ve o, daha cümlem havadaki yolculuğunu bitirmeden "hadi bana eyvallah, bir gün buluşup yemek yiyelim, yemekte bu konularda uzun uzun sohbet ederiz" deyip koşarcasına uzaklaşmıştı, elimi bile sıkmadan.
Gıyabımda beni sık sık hatırlayıp "düşünen" ve "merak eden" bu değerli yazar, nedense etimle kanımla hüznümle ama tedavülde olmayan halimle karşısına dikildiğimde bana en fazla iki dakika vakit ayırabilmişti.
Kimbilir, belki de ben onun için mühim tezlerine hemfikir olunacak bir başka "köşe sahibi" olabildiğim ölçüde kayda değer biriydim.
Çizgi romanlarımı fanatizm derecesinde seven, çevresine baskıyla okutan ve benimle tanışabilmek için aşırı hırs yapan, olmadık dümenler çeviren bir hanımefendinin yatak arkadaşım olduktan sonra nasıl hoyratlaştığını, nasıl ağzımı her açışımda "yanılıyorsuun!" diyerek sözümü kesip, her cümlemden bir polemik çıkardığın, sabahlara kadar "car car car" münakaşa ettiğini acıyla anımsıyorum.
Sanırım ben onun için üzerine bayrak dikilecek bir kale burcuydum. Markanın içindeki insan oyuncaktı sadece. Kendi devleşmiş egosunu doyuma ulaştırabilmek için mutlaka namlı bir pehlivanın kolunu bükmeyi gereksiniyor olmalıydı.
Bunları neden mi anımsadım durup dururken?
Şundan hatırladım: 45 yılın birikimini sana doludoyum (ve beklentisiz) aktarabilmek için çırpınırken, sen oralarda bir yerlerde kendini göstermeden oturuyor, alacağını alıp sessizce, parmak uçlarına basarak sıvışıyorsun.
Alabildiğin her şeyi al, bu sofra senin için kuruldu.
Ama canımın içi, giderken bir "hoşçakal" de bari. Bu kadar da bönlük olmaz ki!
Sevgili okur, senin sevgine inanamıyorum. Senin sevgin de aynen bilincin, kültürün, demokratlığın gibi yapmacık görünüyor bana; azıcık sarsınca peruk gibi yana kayıyor.
Senden her gün bir sürü iltifat dolu mail geliyor, ama çoğunun imlâsı ne dediği anlaşılamayacak kadar bozuk. Bazen sana gelen bir şeyleri pek beğeniyor, bana da iletiyorsun (>>>> ama >>>>> an >>> lam >>>) tırnakların arasında kaybolmuş. Yalapşap, derme çatma, özensiz. Hepsine üşenmeden yüksünmeden, kafa yorarak cevap yazıyorum ve "gönder" tuşuna basmadan evvel tekrar tekrar okuyorum "acaba yanlış bir kelime var mı, Türkçe hatası var mı?" diye. Feci vaktimi alıyor. Sözüm ona "hayran" olan sensin ama ikinci kez okumadan yolladığın ve çoğunlukla yavan bulduğum karalamalarına yine de saygı ve özen gösteren benim. Bunda bir tuhaflık yok mu?
Bu çizgi romanları ve yazıları sana ulaştırıp ulaştırmamak artık pek umurumda değil, sende umduğum pırıltıyı bulamıyorum. Dervişin dediği gibi "ben melâmet hırkasını kendim geydim eynime". Artık ne insanlardan ne de hayattan bir beklentim var, kedim Melek Hanım'ın memnuniyet mırıltılarından ve rahatça soluk almaktan daha fazlası benim için lüks sınıfına giriyor.
O çizgi romanlara ve yazılara yansıyan renkler, aslında hayatın renkleri, bir anlığına gelip geçiyor ve bu fakirin gönlünü hoş ediyor. Bu gönül hoşluğunu, deli danalar gibi koşuşturduğu için o renkleri ıskalayanlarla paylaşmak için çalışıp didiniyorum gün ışıyana kadar; para-pul-mevki edinmek için değil. Yetenek denen vazifeyi yatırım sermayesi gibi görmüyorum. Öyle görmek de istemem. "Sermayeyi" pazarlamak gibi bir derdim de olamaz. Ama madem hayat denen sonsuz ırmağın içinde hep birlikte, birbirimize karışarak akıp gidiyoruz, aslında hayata ait olan sonsuz pırıltının minicik bir zerresi de hasbelkader bu yana düşmüşse, onu benlik duygusunun çıkınına zulalamak yerine, zaten herkesin olan bu damlayı kolumun uzanabileceği herkesle paylaşmak isterim.
Ama kardeşim, sanatçıyla evlere servis yapan kebapçıyı birbirinden ayır artık. Farkındayım, sen bu kitabı okumak istiyorsun, ama yahu, sayfalarını da ben mi çevireyim?
Kendini bu kadar hor görme; kok, bulaş, hayatı değiştir azıcık. Hiç olmazsa bugün sevgi adına bir şeyler yap. Evine yarım saat geç git mesela. Televizyona yirmi dakika az bak. Evdeki bayatlamış ekmekleri torbaya doldur, git deniz kıyısındaki martılara, aç farelere at. Ama sadaka verir gibi değil, yüreğini verir gibi at.
Daha az eleştir. Dolaplardaki 60 çift ıskarpinden hiç olmazsa 3 çiftini muhtaç birine ver. Ama daha iyisi, doymak bilmez iştahını azıcık dizginle.
İçme şu zıkkımı. Az konuş. Az koşuştur.
Sakın bana "evet yaa, bu millet koyun gibi" mealinde mektuplar yollama. Ben milletten değil, SENDEN söz ediyorum.
Şikâyetçi olduğun hayatı değiştirmek için minik de olsa bir kıpırtıda bulun. Ya da en azından kalender ol ve mızıldanıp durmayı kes.
Bu satırların yazarı, yani sonsuz hayat ırmağının içinde akıp duran damlalardan yalnızca biri olan sahiden önemsiz ve değersiz varlık, "kendim" diye bir nesnenin bilincinde değilim; olamam; sana duyduğum bu tepki "nefis" adına değil.
Dört yıl önce terkettiğim, aslında sendin. Ruhsuz plaza binalarına dayanabilirdim, bir parçacık muhabbet bulabilseydim sende. Senin duyarsız ve koyun tabiatlı olduğun duygusuna saplanıp kalmıştım. Hoyrat bir dünyada senin sıcaklığına, hiç görmediğim, muhabbet edemediğim uzaktaki dostumun hayaline tutunmuştum; o sıcaklık için kendimi ateşe bile atabilirdim; böbreklerimin ikisini birden verebilirdim sana; oysa sen "marka"nın ardındaki kırılgan çocuk irisini göremiyordun.
Bana yüksek paralar ödeyen, üstüne üstlük, açtıkları sütunda her allahın günü benden dünyanın lâfını işiten gazete yöneticileri, yine de çekip gittiğimde geri dönmem için uğraştılar; ama beni Çizgi Roman'a geri döndürebilecek tek neden senin sahte olmayan ilgindi. Muhatabım sendin ve senden çıt çıkmadı.
Sanırım çok meşguldün, tabakhaneye bok yetiştiriyordun.
Maaşını alır almaz topukların kıçına vura vura alışveriş merkezlerine kadar seğirtecek enerjin var; ama hayatını daha anlamlı kılacak olan damıtılmış "bilgi"ye ulaşmak için parmağını bile oynatacak mecalin yok.
Ama bilmediğin şeyleri biliyormuş pozlarına bürünmeni sağlayan gazete ve televizyona sigaraya kilitlenir gibi kilitleniyorsun; emanet fikirlerle "bilinçli" pozu kesiyorsun.
Sevgili okur, beni değil, ama muhtemelen kendini kandırmaya çabalıyorsun. Yalanların yüzüne vurulduğunda da inciniveriyorsun.
Dört buçuk yıl oldu çizgi romanı bırakalı, içimde hâlâ yeni bir şey çizme isteği yok. Üzgünüm, eskilerle idare etmek durumundasın.
Daha da umudumu kesersem, onları da gömerim, meramımı yalnızca Melek Hanım'a anlatırım... İnan ki böyle hissettiğim anlar oluyor.
Zaman zaman "kendi suretim" de dahil herkesi, hayal perdesindeki aslı astarı olmayan silik gölgeler gibi görüyorum. Çatı katındaki ak sakallı oyuncakçı dede, bizi ahmaklığımıza gülmek için yaratmış olmalı diye düşündüğüm oluyor.
"Cesur Yeni Dünya" bu herhalde. Ya da hepimiz uyurgezeriz.
(28 Nisan 2001)
Bu yazıyı yazdıktan aylar sonra bile şöyle sözler duyuyorum:
"Okurlarından bazı isteklerde bulunmuşsun, istediğin yapılmayınca da küsmüşsün."
Offf ki ne offf! Molozluğun bu kadarı karşısında aciz kalıyorum. Yüreğim sıkışıyor. Elimin ayağımın canı çekiliyor. Korkarım ki şunca lâftan sonra bile meramımı yalnızca ben anladım. Sevgili okurumun anladığı tek şey, muhtemelen şu:
"Ay, amma da kendine dönük bir adam bu ayol. Selâm verdik, borçlu çıktık. Sana web sitesi yap diyen mi oldu?"
Ah benim canımın içi okurum! Şurası kesin ki, seninle aramızda derin bir iletişim sorunu var.
Bu tabii ki benim kabahatim. Israrla "iletişmeye" çalışıyorum.
Kusura bakmayın ama, bu söyledikleriniz hayatta olmaz! En azından, siz hayattayken olmaz. Biz taziye yazmayı severiz, faraziye değil; yıllarca yok saydıklarımızın naaşı başında faziletlerini saymayı severiz; dertleşmeyi değil... İnsanlığımıza geri döndüğümüz bu kısacık nedamet anları bile bize çok ağır gelir ve oradan hemen koşarak uzaklaşırız. Nereden mi biliyorum, tabii ki kendimden; o, tek önemsediğim kendimden!
Ali Sedat Çetinkoz - 16 Şubat 2008 (11:34)
Necdet Şen - Necdet Şen

Ali Türkan
Bi bakayım, şeyderim.Neticeten.Yalçın Küçük'ün kitaplarından birinde bi şey okumuştum. O da Marks'dan araklamış, "killing by bilmemne" diye bir şey sokmuş siyasi terminolojiye. Yalçın Küçük de "sessizlik suikasti" olarak çevirmiş. Hangi ciltte olduğunu bir türlü bulamadığım için, babaya güvenmek zorundayım.Bazı adamları sessizlikle öldürüyorlar. Konspirasyon bu abiciğim. Ne mal olduklarını ortaya çıkaracak her yazı, her adam gözardı ediliyor. Yazar
Bence diğer birçok organizasyonlar gibi üniversiteler de bazı idealist prensipler üzerinden yola...
Seyit Balkuv - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Tortop, her gün onlarca çocuk sanırım sizin zihninizde ölüyor. Bu ülkeyi hangi yayın...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Necmi Ziya Bey'e tavsiye,...
İlker Tortop - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
İnsanlar kendi arzuları dışında ölüme gönderilmemeli biçimindeki bir dileğe hadi...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Bence üniversite diploması sahibi olmakla ayrıcalıklı zümre pasaportuna sahip olma tesbiti kısmen...
Mehmet Kılınç - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar.
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Alper Uzun
Erken teşhis, bu hastalıkta en büyük umut olacaktır. Risk faktörlerine bakınca yaş büyük öneme sahip. 65 yaş yaşlılık sınırı yazmıştım. Hastalık "çoğunlukla" bundan sonrasında belirginleşmekte. Gelişimi ise 50'li yaşlarda başlamakta. O plak oluşumları usul usul. Yavaş yavaş üst üste yığılmakta. Bazı bireylerde çok daha erken hastalık belirginleşmeye başlamış olabiliyor tabii ki. Yazar
Necdet Şen
Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım. Necdet Şen
Ali Sedat Çetinkoz
Sınırlamayan, ahlaki kural koymayan, ibadete zorlamayan; 'yurtta aşk dünyada aşk', 'sevelim sevilelim abartalım', 'Marduk gelecek dertler bitecek' ayarında, kendin pişir kendin ye tanrılar nemize yetmiyor? Piyasa tarzı bilim dünyası nasıl olsa her sezon, paranızı ve aklınızı nereye, nasıl harcayacağınızı gösterecek yeni bir kapitalizm tanrısı da yaratır. Seç seç beğen; jandarma biz laikiz. Yazar
Necdet Şen
Brezilya'daki ilkel kabile, bugünün uygar televizyon seyircisinin gördüğünde "ne kadar ilginç" demekten daha fazlasını akıl edemeyeceği kadar istisnaî bir yaşam biçimidir. Çünkü eğer böyle olmasaydı, aslında dünya nüfusunun üçte ikisinin aşağı yukarı o ilkel kabilenin koşullarında yaşadığı, onlardan tek farkının, telefon, televizyon, mayın, deprem, tayfun ve kanserle olan tanışıklığı olduğunu söyleyen çatlak seslere kulak asmamız gerekecekti. Necdet Şen
Necdet Şen
Zorbalığın fikirlerden üniformalar diiktiği totaliter mizaçlı sistemde, hukukun hassas terazisıni toplumun üzerinde yansız olarak tutması gereken yargı lordlarının militanca çıkışları ve toplumsal sözleşmelerin kırılgan noktalarını hoyratça kaşıyan medya komitacılarının rüzgâr eken ahkâmları bölücülük olmuyor mu? Biz ne softalar gördük yanıbaşımızda, ki onların demokrasiden kasdettiği şey 85 sene evvel kendilerine bahşedilmiş imtiyazları ilelebet müdafaa ve muhafaza edecekleri bu azınlık diktatörlüğünün bekasından başka bir şey değildi. Hızlı Gazeteci
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.