Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Sık Sık Sorulan Sorular 2

Necdeddin El Cevap ~ 27 Nisan 2004


Derkenar ne demek?

Farsça kökenli bir sözcük. Sayfanın (ya da evrakın) kenarına iliştirilmiş ek bilgi ya da açıklama anlamına geliyor. Yani dipnotun alta değil de yan tarafa, sınırın dışındaki o daracık boş alana yazılanı da denebilir. Bir bakıma "marjinal" (yani "sınırda") anlamında da algılanabilir.

Bu sitenin adı neden Derkenar?

Bu site, davulcu fosuruğu gibi gürültüye gelmiş, sınıra (hatta dışa) itilmiş, üstü örtülmeye çalışılmış fikirlere ve sözlere egemen söylemden daha fazla rağbet ettiği için.

Bu siteyi yapıp eden muhterem zatın hüviyetini merak etmiştim.

Haa, o mu? O, ordinaryüs, vantrilog, astronot, maharaja, guru, koreograf, kompozitör, laparoskop, malta şövalyesi, brunei sultan, mütekait nevada ranceri olup, en yakın arkadaşları Doktor Salloso ve Profesör Oklitüs'dür ve de reklamcıları, magazincileri, faşistleri ve jakoben kemalistleri gördüğü her yerde kafa derisi kaşınmaktadır.

Uyuz olduğu kişilerin alnına kılıcıyla N harfi çiziktirmesiyle ve ustaca kement atmasıyla ünlüdür.

Hakeza, kripton elementini hissedince halsiz düşmesine rağmen, bir kepçe ıspanak yediği an bu halsizliğinden eser kalmaz.

Zamanında Kimmeryalı Konan'a posta koymuş adamdır! Korkulur!

En beğendiği kadınlar Dalton Ana, Kalamiti Ceyn, Suzi, Safinaz, Bayırgülü, Tansu Çillerve Rahşan Ecevit olup, Tommiks ile Zagor'u da dünya ahiret kızkardeşleri olarak görür.

Notalardan en çok la minör'ü (yazılışındaki güzellikten dolayı) beğenir. Rivayet ederler ki, gitarının sapındaki ilk perdeler la minöre çok fazla basmaktan mütevellit aşınmıştır. O kadar sever yani bu akorun yazılışını.

Daha ciddi bir cevap rica etsem?

Tabii ki... O mübarek insan falan şehirde doğmuş, şu şu şu okullardan en birincilikle mezun olmuş, şu tarihte kılıç kuşanmış, bu tarihte kep giymiş, falan zamanda filân yerdeki fişmekân ödüllerin hepsini toplamış, evine istiflemiştir.

Bu siteyi ("Sokak Kedisi" müstear adıyla) yapıp eden bu mühim şahsiyetin aldığı madalya, berat, plaket, altın anahtar, fahrî doktora ve takdirnamenin, doğradığı Bizanslının, fethettiği kalenin, geceleyin penceresinden girdiği dilberlerin, bastığı la minörlerin, çizdiği kestanelerin ve indirdiği ayetlerin haddi hesabı belli olmamakla birlikte, kendisi pek bir mütevazı olduğundan, bunları sayıp dökme gereği duymamaktadır.

Kısacası, bu web sitesi onun insanlığa bir hizmetidir.

Hâlâ anlayamadım. Nasıl biridir bu siteyi yapan mübarek?

Haaa... Onun asıl adı Necdeddin Hüdavendigâr Brando olup, halk arasında kısaca necdettin şençizer namıyla maruf gözü kara bahadurun ta kendisidir. At biner, kılıç kuşanır, boy boylar soy soylar, aynı anda hem Bağdat'ta hem Basra'da görünebilir, takla ve perende atar, ağzında ateş söndürür, ebru yapar, gergef işler, defterinin arasında papatya kurutur, 62'den tavşan çizer, (yukarıda da zikredildiği veçhile) "kestane" bitkisine karşı felsefî bir alâkası vardır, özenle ayıklar, soyar, ince işlemden geçirir, tencerede pişirip kapağında yer.

Namlı bir pehlivan, içli bir mevlithan, derin bir hocadır; suya yazı yazar, bina okur, karnında trampet çalar, tencere diplerini parmağıyla sıyırıp kedilere yalatır, TRT2'den klasik muzik, TRT4'den beraber ve solo şarkılar dinler, sokakta sara krizi geçirenlerden mendil satın alır, tutumludur, göbeğinde biriken pamukları biriktirip yastık yapar üzerinde uyur, güzeldir, incedir, tatlıdır, şendir.

Pazu genişliği bilmemkaç santim, ayakları bilmemkaç numara, ensesi bilmemkaç karış olup, bir oturuşta bilmemkaç okkalık danayı yediği ve müteakiben "ben şu otların arasını bir ziyaret eyleyeyüm" deyip ardarda bilmemkaç kez def-i hacet eylediği rivayet olunursa da, bu mevzu çeşitli kaynaklar tarafından farklı biçimlerde tefsir edilmiştir. Hatta bu fiili bir meditasyon ulviyeti ve titizliği içinde yaptığı, fakat bilâhare ayağa kalkmakta, kalkınca da uyuşan bacaklarından mütevellit kısa süreli yürüme zorluğu çektiği de söylentiler arasındadır.

Hâlâ "o kim?" diye sual edecek olursan, şeker söyle gaymak söyle bal söyle ve bil ki kendisi çok müstesna birisidir.

Bu asude elektronik ortama ben de yazı yazabilir miyim?

Tabii ki. Mutlaka yazmalısınız. Yalnız, yazdığınızı göndermeden önce şu yazılara bir göz atsanız iyi olur:

Derkenar'a ben de yazı yazmak istiyorum!
Yazmak ya da yazmamak! İşte bütün mesele!
Derkenar'ın Yayın Anlayışı

Şiir yollasam yayınlar mısınız?

Asla! Okumaktan azap duyduğum şeyi niye yayınlayayım?

Yayınlamak için değil de fikrinizi almak için yazılarımı yollasam okur, görüş bildirir misiniz?

Bu sitedeki yazıların tümünü okumanızı istesem, siz okur muydunuz?

Öffff! Çok fazla yazı var!

O zaman hedef daraltalım. Sadece Dilin Kemiği bölümündeki yazıları okumanızı istesem?

Offff! Onlar da çok fazla! Benim o kadar zamanım yok ki!

Seksten hoşlanır mısınız? Ya da seyahatten?

"...tirip gideyim" mi?

Yazarı olmak istediği sitedeki yazıları okumayan kişiye söyleyecek daha uygun bir şey gelmiyor da şu an aklıma.

Yazılarımı Word dosyasıyla yollasam uyar mı?

Word programı pek sempati duyduğum bir nesne değildir. Hatta hiç değildir. Bilgisayarımda yok zaten. Sildim. Word ile gönderilmiş dosyaları okuyamam. Siz en iyisi yazılarınızı şu sayfadan gönderin.

Ama unutmayın, yazarı olduğu/olacağı siteyi okumayan kişiler burada pek hoş karşılanmaz.

Peki! Derkenar'da çıkan yazıları e postayla falan arkadaşlarıma göndermek ya da kendi web sitemde yayınlamak istesem sorun olur mu?

Olabilir de olmayabilir de. Eğer arkadaşlarınız da okusun istiyorsanız, sayfalarda yazının bittiği yerde bulunan "Tavsiye" linkini tıklatmanız yeterli. Web sitenize de (kaynak belirtmek kaydıyla) sadece bir-iki paragraf almanızı hoş karşılarım. Fazlası hırsızlık olur.

Bir-iki paragraf neye yeter?

"Başkasının alâmetiyle gerdeğe girmek" diye bir söz duydunuz mu?

Ne alâka?

Eğer Derkenar'daki herhangi bir yazıyı kişisel ya da kurumsal web sitenizde yayınlamak isterseniz, önerim, benim Web Gezgini bölümünde yaptığımı yapmanız; yani kısa bir tanıtım yazısı ya da nümune kabilinden bir iki paragraflık alıntıdan sonra yazının tamamını okumak isteyenler için o yazının olduğu kaynağa, esas sayfaya link vermenizdir. Emeğe saygı da bunu gerektirir.

Necdet bey, size "necdet" diyebilir miyim?

Tabii, neden olmasın? Zaten adım necdet.

Şimdi, necdetçiğim, sizinle buluşmak, tanışmak, kitabınızı imzalatmak, hayatın anlamını tartışmak, bakışmak, didişmek, çayda çıra oynamak falan istiyorum.

Ben istemiyorum.

İmza ve söyleşi günü falan yapmıyor musunuz? Hani, gelsem, sonra bi bara gitsek, sonra da...

Pederinizin adı Jon Voight olsaydı sizi kıramaz, bir iyilik düşünürdüm, ama madem değil, kusura bakmayın, terliyim,saçlarım yağlı, çorabım kokuyor, vücudumu mantar frengi verem cüzzam sarmış durumda, üzerimde pireler cirit atıyor, buluşmasak daha iyi.

Tamam, buluşmayalım. Ama ben sizin çok acaip müthiş hayranınızım. Bana kitaplarınızı imzalayıp gönderir misiniz?

Ben de şu Çeroki cipleri yapıp satan şahsın hayranıyım, ama bana bir cip imzalayıp göndermedi şimdiye kadar.

Yeni çizgi romanlarınızı okumak istiyoruz. Teklif gelse çizer misiniz?

Teklifin şekline bağlı.

O da ne demek?

"Süte bandırdım, gönlün varsa gel yala" demek. Bilmem anladın mı?

Yav nooluyo yaa? Bi soru sorduk sadece!

Peki, sakin sakin anlatayım. Çocukluk aşkımdı çizgi roman. Hayatla aramdaki köprülerden biriydi. Fakat şu sıralar pek gönüllü olduğumu söyleyemem. İstidadımı nadasa bıraktım. Sebebini de muhtelif yazılarımda dile getirdim. Merak eden arar bulur okur. Keza, Hızlı Gazeteci sitesine girip oradan da topluca bulup okumak mümkün.

Gene de orta dereceli okullar düzeyinde kısa bir özet istesem?

Tabii. Şöyle oluyor: Ne zaman bir şeyler çizmek için kâğıt kalemi elime alsam, içime nedenini tam olarak anlayamadığım bir keder, karmaşa, hayatımı boşa harcamışlık duygusu gelip oturuyor. Sanki dışarıda gürül gürül akıp giden bir dünya varmış da ben onu ıskalıyormuşum gibi. O güne kadar yaşadığım tüm kalp kırıklıkları, haksızlıklar, uğradığım iftiralar, yediğim dirsekler, çelmeler, maruz kaldığım suratsızlıklar, kaba ve hoyrat tavırlar, gücenip de içime atmalar "adeta bir film şeridi gibi" gözümün önünden geçiyor, kendime acımaktan oturup bir şeyler çizemiyorum. Sonunda "iterim ulan çizgi romanınızı!" diyor ve kalemi elimden bırakıyorum.

Peki, cazip bir teklif gelse gene de çizmez misiniz?

Teklifin cazibesine bağlı. Terazinin bir kefesine yukarıda anlattığım durumu, diğerine de bu cazibeyi koyar, bakarım.

Hızlı Gazeteci'yi sinema filmi ya da televizyon dizisi yapmayı düşünmüyor musunuz?

Benim yerime birileri düşünüyor ara sıra. Arayıp teklif getirenler, araya adam sokanlar, usturupluca "sokmaya" çalışanlar oluyor. İşin başında "fanatik hayranınızım, ayağınızın turabıyım, mükemmel bir eser, son derece sinematografik, tek bir virgülünü bile değiştirmeye gerek yok, adeta çekim senaryosu gibi, koy önüne kare kare çek" falan diye nağme yapanlar, bu yağlama yıkama ameliyesini müteakiben, ikna olduğumu görününce "sen anlamazsın, kenarda dur, seyret" ya da "her şeyi sen yap ama para-mara isteme" gibi çok şeker davranış özellikleri sergileyebiliyorlar.

Çizgi romanın adındaki "hızlı" sıfatına aldanıp, James Bond'la ya da Jackie Chan'le karıştıranlar da oluyor. Bana sormadan birilerine öyle gerzek senaryolar yazdırıyorlar ki, okuyunca gözlerim yuvalarından fırlıyor. "Bu olmaz" dediğimde, gene "sen anlamazsın, dizi film böyle olur" diyenler çıkıyor.

Kibar biriyim ya, "ulan dalyanak, bu haltı çok iyi biliyorsan, neden bu güne kadar bir tane bile tutan dizi yapmadın?" diyemiyorum. Dahası, "madem iyi biliyorsun, neden bana geldin, oturup kendin yazsaydın ya" da diyemiyorum. Arkamdan "huysuz" diye çekiştirmesinler diye kibarca suyu yokuşa sürüyorum. Ama anlamıyorlar.

Nevrim dönüyor haliyle. O zaman da bu nevî insanlara Hızlı yerine kol saati armağan ediyorum. Tabii ki bu vesileyle gıyabında "o muuu, huysuzun tekidir" mealinde konuşan "insan" kitlesine birkaç "iyi huylu" kişi daha eklenmiş oluyor.

Durum budur. Artık bu hakir peşin ödemeyi görmeden babasına bile "peki" demeyeceğine and içmiş bulunmaktadır.

Bu bağlamda, şu alttaki cümleyi matbu olarak kartvizitime basılmış addedebilirsiniz:

"Hızlı'yı mı istiyorsunuz? Ne demek, dükkân sizin. Banka hesap numaram şudur, yatıracağınız rakam da budur. Dekontu gönderdiğinizde asistanım size adresi tarif eder. İyi günler."

Tafsilâtlı bilgi için şu makaleler dizisine de başvurulabilir...

Kasabamızda ya da mektebimizde bir söyleşi veya imza gününe davet etsek gelir misiniz?

Bak bakalım gelir miymişim: Ünlü yazar Filânca'dan İmza Günü ve Söyleşi

Bu site hangi sıklıkta güncellenir?

Bir evvelki yazıda anlattık ya arkadaşım!

Olsun, gene anlat.

Yayıncının eşref saatine ya da yayınlanacak yazı olup olmadığına ya da paşa gönlümüzün yazı yazma ve güncelleme ya da bazı okur ve yazarların tepemizin tasını attırma sıklığına bağlı olarak. Daha sık ya da daha seyrek. İbibikler öter ötmez.

Bu sitenin bir e posta listesi var mı? Hani, güncellendiğinizi falan haber vermek için.

Çok eskiden bir ara vardı, artık yok. Sanırım artık hiç olmayacak. Çünkü insanlar e posta adreslerini kendi elleriyle yazıp veritabanımıza girmiş bile olsalar, sonuçta onlara gönderilen şey yine spam posta tanımına girer. Kul yapısı bu, bazen kazaen bir kişiye aynı mailden dört tane falan gittiği olabiliyor. Bunlar sevimsiz işler, yapmak istemem. Meraklısı vakit buldukça tıklayıp yeni yazıları okuyor zaten. Neredeyse her gün güncellenen bir sitede millete "güncelledik" diye haber göndermek anlamsız kaçmaz mı? Sevdinse her gün bir kez olsun uğrarsın, değil mi?

Ayrıca, bir süreden beri bu sitede hem yazılar için hem de yorumlar için RSS desteği olduğunu fark etmişsinizdir. Bir siteyi uzaktan izlemek için RSS oldukça uygun bir teknik.

RSS nedir?

RSS (Really Simple Syndication ya da Rich Site Summary) siteye eklenen yeni içeriği o siteye girmeden izlemenize olanak sağlayan XML (Extensible Markup Language) tabanlı bir uygulamadır.

Bu nasıl olur?

 RSS ikonu

Şöyle olur. RSS desteği veren sitelerin bir yerinde yanda gördüğünüz minik turuncu ikonun üstüne farenin sağ tuşuyla tıklayıp açılan menüden "Sık Kullanılanlara Ekle" şıkkını seçtiğinizde sitenin RSS linki artık elinizin altındadır. Ondan sonra yapmanız gereken, arada sırada Sık Kullanılanlar menüsündeki o ikonun üstüne gelip "yeni yazı var mı?" diye bakmak olacaktır.

Çok iyi anladığımdan pek emin değilim.

O zaman üşenmeyip ara . Daha uzun anlatamam, sıkılırım.

Bir de şu var. Hatırlıyorum da, eskiden sizin sayfalarınızın uzantısı ".shtml" diye bitiyordu, şimdi de ".asp" diye bitiyor. Nedir bunlar?

Başlangıçta Server Side Include denen bir HTML dili kullandığımız için uzantılar SHTML idi. Güncelleme kolaylığı sağlayan bir HTML dilidir. SHTML diye görünen sayfa uzantısının açılımı Server-Parsed Html olup, muhtevası daha sunucudayken incelenip yorumlanan ve talep edilen parçalar sayfanın orasına burasına eklendikten sonra kullanıcının bilgisayarına "budur" diyerek yansıtılan bir uygulama. Birbirine yamanmış birkaç sayfayı tek sayfa gibi gösterebilme özelliğine sahip sunucu tabanlı bir web uygulaması olan bu "include" tekniği sayesinde sitedeki tüm sayfalar sadece kalıp sayfaları güncelleyerek bir seferde yenilenebiliyor.

ASP de yine sunucu tabanlı bir uygulama. Yani web sitelerinin barındırıldığı ve adına server (sunucu) denen yüksek işlem kapasiteli bilgisayarlarda çalışan ve istediğiniz sayfayı size göndermeden önce tasarımcı + programcı şahıs tarafından yazılmış kodları çalıştırarak sayfanın çok daha kapsamlı bir biçimde (html olarak) bilgisayarınıza gönderilmesini sağlayan, web için geliştirilmiş bir programlama dili.

Ama bunlar teknik konular. Eğer tasarımcı ya da kod yazarı olmayacaksanız, daha fazlasını bilmeye ihtiyacınız yok. Olacaksanız da bunları öğreneceğiniz yer burası değil. Tasarımla ilgili sorularınızı Sokak Kedisi 'ne sormanız gerek.

Bu siteyi o mu yapıyor?

Evet. Tasarımını o yapıyor. İçeriğini, sen ben bizim oğlan, recep şaban ramazan, hep birlikte oluşturuyoruz.

Sokak Kedisi sensin, değil mi?

Şşşşt! Yerin kulağı var.

Peki, anladım. Başka soru. Bu sitenin renkleri niye böyle üçüncü hamur kâğıt rengi?

Birincisi, göz yormasın diye. Malum, sitedeki yazılar çok uzun. Sizi uzun süre beyaz bir ekrana baktırmak, gözlerinizi haşat etmek istemeyiz.

Üçüncüsü, Derkenar, kuşe kâğıda basılan plaza dergilerinden daha çok, atık kâğıda basılan fanzin dergilere daha yakın durduğu için.

Sekizinci neden de, bu renkler bendeniz muhtereme çok manalı göründüğü için.

Nedenlerin sıraları biraz yanlış oldu gibi.

Hesap-kitapla başım pek hoş sayılmaz.

Derkenar'daki yazı karakterleri bazen okunamıyor. Kuyruklu harfler soru işareti olarak ya da Çince gibi çıkıyor. Neden?

Bunun tasarımla ilgisi yok. Derkenar'la hiç yok. Sorun, muhtemelen, bilgisayarınızdaki sistem fontlarının eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir. Bir de bazı yazarların geçmişte yazılarını Word denen mendabur programla yazıp göndermiş olmasından. Bu siteye yazı gönderecekseniz, asla ve kat'a o dallama programla yazılmış bir kopya göndermemenizi öneririm.

Ayrıca, kullandığınız tarayıcının üst kısmındaki menüden Görünüm (View) ->Dil Kodlaması (Character Encoding) kısmına girip, hangi dil kodlamasının seçili olduğuna bakın. Normalde Türkçe (ISO-8859-9) ya da (Windows-1254) hadi bilemedin Unicode (UTF-8) seçeneğininin işaretli olması gerekir. Bunu yapmazsanız, Türkçe içerikli sitelerin hepsinde aynı sorunu yaşarsınız.

Bu uyarı özellikle yurt dışındaki okurlarımız için geçerli. Kendi dil ayarlarını kontrol etmek ve düzeltmek yerine bize yazıp "Derkenar'da Türkçe karakter kullanmayınız, benim bilgisayarımda karman çorman görünüyor" diye akıl veren bazı "Parlak Türk"ler çıkabiliyor arada sırada.

Derkenar'ı açıyorum, günler önceki sayfa değişmemiş görünüyor. Ama arkadaşımın bilgisayarına bakıyorum, orada anasayfa değişik. Bu nasıl oluyor?

Muhtemelen bilgisayarınızın (ya da vekil sunucunun) geçici belleğindeki eski sayfayı görüyorsunuzdur. F5 tuşuna basın ya da tarayıcınızın "Refresh" ikonunu tıklayın, sorun çözülür. Yine de çözülemediyse, pek olmaz ama sorun bilgisayarınızdadır belki.

Dahası, bana bu tarz sorular sormadan önce sol taraftaki İnternettin Abi linkini tıklayın ve o bölümü hafızlayın. Muhtaç olduğunuz malumatın bir kısmı o sayfalarda mevcuttur.

Hatta, daha da iyisi, eğer kullandığınız tarayıcı (browser) programı eski bir sürümse mutlaka en yenisini yükleyin. Ve şefin tavsiyesi, hâlâ tanışmadınızsa behemahal Mozilla Firefox ile tanışın ve bu ücretsiz tarayıcıyı bilgisayarınıza indirip kurun. Çok kolaydır, Reha Muhtar bile becerebilir. Bir kez deneyin, size garanti veriyorum, bir daha Internet Explorer kullanmazsınız.

Bu resmiyet nedir böyle? "Yapınız..." "Ediniz..."

İsterseniz parmak da atabilirim.

Bi de şöyle bi şey var, Derkenar'ın takvimi geçen yılın Aralık ayını gösteriyor. Yoksa mazide takılıp kalma durumu mu?

İnternetteki web sitelerinde gördüğünüz takvim ve saat gibi zaman gösteren şeyler, aslında sizin kişisel bilgisayarınızdaki takvim ve saat ayarlarını sayfaya yazdıran minik uygulamalardır. Yani, basit bir anlatımla, sayfa bilgisayara "bugün ayın kaçı olduğunu şuraya yazar mısın?" diye ricada bulunur, bilgisayar da bu ricayı kırmayıp oraya tarih ve saat yazar. Cihazınızın takvimi neyi gösteriyorsa sayfada da onu görürsünüz. Denemek için farklı farklı sitelere göz atın, eğer sizin bilgisayarın saat ayarı bozuksa hepsinin aynı "yanlış" zamanı gösterdiğini görüreceksiniz.

Peki, ne yapacağız bu durumda?

Ekranın sağ alt köşesindeki zamanı gösteren yere çift tık yapacaksınız, açılan dalgametrenin üzerinden saatin bozuk olan ayarını değiştireceksiniz, her şey yoluna girecek.

Aaa, hakikaten! Kendi kendime epeyce güldüm. Şimdi kalkıp "hayır, tarih doğru, sen öyle görüyorsun" dersen ne halt edeceğim ben? Biri benim bilgisayarın tarihini değiştirmiş. Çok özür diliyorum vaktini aldığım için.

Estağfurullah. Bir işe yarıyorsak ne mutlu bize. Saat ayarını başka biri değiştirmemiştir. Bilgisayarların da zaman zaman kafası karışabilir. Kul yapısı nihayetinde.

Niçin Derkenar'ı okumak için bu kadar çok ayar gerekiyor?

Tam tersine. Hiç bir ayar gerekmiyor. Derkenar, öğünmek gibi olmasın (ya da olsun), bu tasarım işinin kitabını yazabilecekken yazmamış bir tasarımcının eseri. Her çeşit işletim sisteminde ve her türlü tarayıcıda ve de her ebattaki ekran boyutunda kusursuz görüntülenebilecek, ziyaretçisine hiç bir sorun yaşatmayacak bir biçimde tasarlanıp kodlanmıştır. Bu kertede kaliteli bir işçiliği Microsoft'un sitesinde bile belki bulur belki bulamazsınız.

Ayrıca kullanıcıların büyük bölümü bu siteyi (ve diğer düzgün siteleri) sorunsuz görüyor zaten. Derkenar, tasarımının kusursuzluğuyla gurur duyuyor, kasım kasım kasılıyor. Siz eğer yukarıdaki soruyu soran üç beş kişiden biriyseniz, bilgisayarınızın ayarları kaymış olabilir ve bunun farkında olmayabilirsiniz. Nihayetinde, bu bilgisayar denen cihaz, içinde yüzlerce irili ufaklı programcık bulunan karmaşık ve arıza yapmaya pek mütemail bir nesne olup, teklemesi, şeşi beş görmesi sık sık rastlanan durumlardandır.

Hatırlatmak isterim ki, bu tarz "siteyi bozuk görüyorum" uyarılarından birkaç gün sonra "yav, araştırdımda, meğer acaiplik benim bilgisayarımdaymış, format attım, şimdi her şey yolunda, kusura bakma, seni meşgul ettim" diye özür e postası gönderen bacılarımız kardaşlarımız da oluyor.

Ama bu tarz "bozuk görüntü" açıklamaları en çok Derkenar'da var...

Demek ki şu koskoca internetteki en saydam, en özenli, muhatabına en çok değer veren, iyiyle yetinmeyip mükemmeli bulmak için inat eden web sitesi Derkenar imiş.

Ortalık bozuk görüntüden, açılmayan sayfadan ve resimden, Türkçe yanlışından, asparagastan, kıpraşıp duran reklamlardan, süflîlikten, çapaçulluktan, sakaletten geçilmiyor; ama bunu yapıp internete yestehleyenlerden hiç biri "hey insanlık, keyfin yerinde mi, hizmetimizden memnun musun?" diye sormuyorsa, kabahat Derkenar'ın mı?

Ne mutlu size ki, böyle şefkat dolu, memelerinden süt sızan bir elektronik mecmuanız var.

Şu "sizli-bizli" durumu aradan kaldırsak?

Peki.

Aaaah! Arkam! Nooluyor be? Ne bu samimiyet?

Söylemiştim, parmak da atabilirim.

Ah! Of! Çok şakacısınız! Şimdi de biraz özel bir sorum var. Kedileri iğdiş ettirmek bana gaddarlık gibi geliyor, size de öyle geliyor mu?

Hayır. Kediye soracaksın da ne olacak? "Miyav" diyecek. Bu kelimenin ne anlama geldiğini ise sadece yaratan biliyor. Hem, ameliyat edilince huzur çöküyor üzerlerine ve de ömürleri uzuyormuş, veterinerler öyle dediler.

İnanamıyorum! Bu kadar gaddar olamazsınız. Ya aynı şey size yapılsaydı?

Sünnet olacağım zaman fikrimi alan olmadı ki. Hatta arkamdan koşup yakaladılar ve kurbanlık koyun gibi yatırdılar usturanın altına. Ne oldu, hayatım mı kaydı? Yooo. Ha bir metre ha yarım metre, ne farkeder? Adam olana otuzbeş santim bile yeter.

Vahşisiniz siz! Hunharsınız! O zavallı hayvancıklara! Ahhh, vahşi adam! Sizinle sevişmek ne güzel olurdu kimbilir! Şey! Müsait misiniz?

...

"Müsait misiniz" dedim.

...

Peki. Ne tür kadınlardan hoşlanırsınız?

Musallat olmayanlardan.

Peki, konuyu değiştirelim. Bu siteyi niye yapıyorsunuz? Para falan kazandırıyor mu?

Para kazandırmak şöyle dursun, para harcatıyor.

Peki siteden para kazanmak için reklam almayı, sponsor falan bulmayı düşünmez misiniz?

Reklam sempatiyle baktığım bir şey değil. Hem de hiç değil. Ama ciddiye alınacak bir getirisi olacağını ve sitenin yayın çizgisi üzerinde hiçbir denetim girişiminde bulunulmayacağını bilsem, sponsorlu yayın konusunu dikkate alabilirdim. En azından, Derkenar yazarlarına telif ödeyebilme düşümü gerçekleştirmek adına.

İnternet ortamı henüz kimin ne kadarlık hükmünün olduğu pek sağlıklı tespit edilemeyen ve reklam pastasından pay kapmak için olmadık hokkabazlıkların yapıldığı bir alan olduğu için, o uyanık kalabalığının arasına karışmak, onlar gibi kapı kapı dolanıp "bize banner verin" diye teklifler götürmek, tahmin edeceğiniz gibi, asla kalkışmayacağım bir iş.

Bu banner konusu nasıl işliyor?

Çok iyi bilmiyorum. Galiba sayfa görüntüleme sayısı (page view) ile, belki bannerin tıklanma sayısı ile önceden belirlenmiş bir rakamın (diyelim 1 sent) çarpılması gibi basit bir yöntem izleniyormuş.

Bu mantıklı mı peki?

Salakça. Fazlasıyla düz bir mantık. Sayfa (veya banner) milyonlarca kez görüntülense ne olur? Çok para kapmak için tek paragraflık çalıntı haberi okutana kadar 4 tane sayfa açtıran ve o hantal sayfalar açılırken üç beş dakika bekleten ve sonra hayal kırıklığı yaşatan sitenin bir ürünün benimsenebilirliğine olan katkısı nedir? Ya da her tarafı kıpraşan, yanıp sönen, açılan kapanan yılışık ve yorucu reklamlarla dolu sayfalarda ürünün öne çıkma şansı nedir? Sadece çıplak kadın resmi arayarak internette dolanan sivilceli oğlanların açtığı sayfa sayısının ve o sayfalarda görüntülenecek olan reklamın kıymeti harbiyesi var mıdır?

Bunları konu açıldı diye anlattım. Yoksa ne şamın şekeri, ne de para babasının zekeri. İstemem, eksik olsun. Derkenar (2004 itibariyle) dört yıldır, (2007 itibariyle) yedi yıldır, (2077 itibariyle de) yetmişyedi yıldır reklamsız sponsorsuz yayın yapıyor, bundan sonra da böyle var olabilir.

Peki, para kazanmıyorsan niye uğraşıyorsun bu kadar?

Bu tarz sorular şiir öykü roman yazan ve başka insanların mutluluğu için kendi rahatından feragat eden, başını kanunla, devletle, bağnazla, densizle derde sokanlara da sorulabilecek bir soru. Herkesin farklı yanıtları olabilir, benimkini bilmiyorum. Kendiliğinden gelişti ve bu işi yaparken güzel vakit geçirdiğimi farkettim.

Sadece güzel vakit geçirmek için mi? Para kazanmayacağın bir işe bu kadar emek verdiğine inanalım mı istiyorsun?

Neye inanmak istiyorsan ona inan. Ben peşin hükümlü olmayanlara hitaben konuşuyorum. Farzet ki emekli bir memurum ve taşındığım sayfiye kentinde bahçemdeki güllerle sardunyalarla falan uğraşıyorum. Öyle birine "neden para kazanmadığın halde bu nebatı sulayıp toprağı çapalıyorsun" diye sorar mıydın?

Geçimini internetten sağlayamazsan günün birinde çekip gitmez ve bizi Derkenar'dan yoksun bırakmaz mısın?

"Asla olmaz" diyemem. Belki giderim. Ama şimdilik buradayım. Hem, hiç para gelmiyor da denemez. Sokak Kedisi sırtını hiç bir sermaye gücüne dayamadan, sadece bilgisinden ve yeteneğinden aldığı güçle tasarım işinden kazanıyor iki lokma bir şeyler. Onun kazandığı para benim kazandığım para sayılır. Gelecekte iyi bir tasarımın değerini anlayanlar çoğaldıkça onun biti de kanlanacaktır.

Neden yüzbinlerce tirajı olan gazeteleri bırakıp bu birkaç yüz (ya da birkaç bin) okurla sınırlı web sitesine adadın kendini?

Dedim ya, çok iyi vakit geçiriyorum. Biçimiyle ve içeriğiyle her şeyini kendim belirlediğim bir yayın organını yapmakla başkasının gazetesinde bulmacanın yanına bir şeyler çiziktirmek arasındaki manevî doyum farkı kıyas bile götürmez.

Kaldı ki, 500 bin satan bir gazetede yazıp çizmek, o sayıda okurunuz var anlamına da gelmez. İnternette yapılan yayın, ömrü bir günle sınırlı olmayan, eskimeyen, her yerden kolayca ulaşılabilen ve er geç çok sayıda insana ulaşma şansını hep koruyan bir yayındır. Oysa gazete, günlük yumurta kadar dayanıksız bir ürün olup, oralarda kalem oynatmak suya yazı yazmak gibi, o sütundan kaybolduğunuz an dünya yüzünden de kaybolacağınız uçucu bir maddede yazmak gibidir.

Daha açık konuşayım. Bu siteyi (şu an itibariyle) her gün bin küsur okur ziyaret ediyor. Haftada 20 binin üzerinde sayfa açılıyor. O çok satan gazetelerin reklam kampanyalarıyla şişirilmiş o anlı şanlı yazarları da "oralarına" güveniyorlarsa, ayrılsınlar çalıştıkları gazetelerden ve beş-on yıl inzivaya çekilip adlarını adamakıllı unutturduktan sonra bir internet sitesi yapsınlar. Görelim biz de, boylarının ölçüsünü. Sözlerinin gramajı kaç "tık" edermiş.

Özetle, ben Derkenar'dan çok memnunum. Sitede yazısı ya da mektubu yayınlanan diğer arkadaşlarımın da memnun olduklarını gözlemleyebiliyorum. Göcek koyunda bağlı yatımız olmasa da olur. Biz yarın da buradayız. Plaza mankenlerinin nerede olacaklarını da kimse bilemez.

Yazılarını daha fazla insanın okuması gerekmez mi?

Çok iyi olur. Yap o zaman bir efendilik, okuduğun yazıların dibindeki "Tavsiye" linkini kullanıp yazılarımızı tanıdığın başka insanlara da gönder, okusunlar.

Ben onu kastetmedim, gazetede yazmak istemez misiniz?

Biz zaten yazıyoruz, basmak isteyene de bir e posta mesafesindeyiz. Ama sen hâlâ anlayamadın galiba, bu medya bizim gibilere değil yer vermek, mümkün olsa yeryüzünden kazır. Şu mütevazı site bile huzurlarını kaçırmaya yetiyor bazılarının.

Onlar sizi yok saydığı halde siz neden onların yazılarına link veriyorsunuz?

Yarası olan gocunsun.

Nasıl yani? Bu kadar basit mi?

Ben insanlara değil yazılara link veriyorum.

Derkenar'da neden Haber bölümü yok?

Olsaydı fena olmazdı, ama bunun için muhabir, editör, vs. çalıştırmak, ya da bazı "haber" portallarının yaptığı gibi, internetteki mevcut içeriği talan etmek gerek. Her ikisi de benim için tercih edilebilir bir şey değil.

Ama Derkenar'da güncel konulara ilişkin sıcak yorumlar olsa iyi olmaz mıydı?

Her sayfası tek tek ve titizlikle yapılan bir sitede bunu gerçekleştirmek için bir kişi yetmez. Ona rağmen, bu tek çalışanlı web sitesinin özen ve içerik konusunda trilyonluk bütçelerle çıkarılmaya çalışılan gazete ve dergilere ve onların web sitelerine fark attığı da bir gerçek.

Keza, güncel olanı anlayabilmek ve sağlıklı yorumlar yapabilmek, sanırım biraz da "kadim" olanı kuru gürültüden ayırabilmekten geçiyor. Bunun en kestirme yolu da bana kalırsa, "güncel" diye sunulan kakofoninin dışında ve uzağında durup, kuyumcu titizliğiyle verileri elemek ve bu yolla dirhem dirhem altın biriktirmek. Derkenar'ın güncelle arasına koyduğu mesafenin ardında bu dikkati aramak isabetli olabilir.

Bu siteyi paralı yapsanız da, biz de bir gün başka iş bulup bizi yüz üstü bırakmanız ihtimaline karşı kendimizi sağlama alsak olmaz mı?

Bu yöntem akılcı değil. Paralı siteye ben şahsen girmek istemezdim. Ama bizim nasıl geçindiğimiz konusu size sahiden dert oluyorsa, çok basit bir yol tarif edebilirim. Bir web sitesi yaptıracaksanız, Sokak Kedisi 'ne yaptırın. Niyeti olanlara önerin. Birine bir hediye alacağınız zaman "biblo mu alsam, kazak mı alsam?" diye düşüneceğinize, gidin en yakın kitapçıdan Hızlı Gazeteci kitaplarından birkaçını ya da Nereye 'yi alıp hediye edin. Bu sitenin sahibine yapılacak en şık jest budur.

Kitaplarınızı kitapçılarda bulamıyorum, ne yapmalıyım?

Bitince bir daha getirtmemişlerdir. Söyleyin getirsinler.

İngilizcem pörfekt düzeyde. Hızlı Gazeteci sitesindeki bazı yazıları İngilizce'ye çevirsem hoşunuza gider mi?

Ne demek, bayılırım. Hatta Japoncası, Arapçası, Rusçası, İspanyolcası, Grekçesi, Aztekçesi, Sanskritçesi çok iyi arkadaşlarınızvarsa onlara da söyleyin, birer ikişer yazı çevirsinler, beynelmilel site olalım. Bundan daha büyük iyilik mi olur? Ama lütfen sahiden yardımcı olmak istiyorsanız öneride bulunun. "Size çeviri yapayım mı?" diye sorup bir daha da aramayan o kadar çok "yardımsever" çıktı ki, artık "çeviri yapabilirim" diyenlere kolay kolay inanmıyorum. Hatta hiç inanmıyorum.

Bugüne kadar hiç hakaret davasına konu oldunuz mu?

Ben kimseye hakaret davası açmadım. Bana iki kez açıldı, 10 yıl kadar önce, zamanın cumhurbaşkanına ve "devletin güvenlik kuvvetlerine" hakaretten. İkisinden de beraat ettim.

Ama Hızlı Gazeteci sitesinin Medyadan bölümündeki yazarlara iltifat davası açabilirim günün birinde.

Aaa, şimd uyandım! Siz bir vakitler Cumhuriyet'te Hızlı Gazeteci'yi çizen Necdet Şen değil misiniz?

Kısmen.

Bacı hikâyenizden sonra bacılar sizi dövmüş, doğru mu?

Yanlış. Niyetleri öyle gibiydi sanırım, gazeteyi bastılar, ama o eylem gerçekleşemedi, bağıra çağıra gittiler. Hele elebaşıları olan muhterem hanımefendi (ki ben bile onun yanında aşırı narin ve feminen kalırım) "silüetini cızacağız senin!" diye, RedKit külliyatına bedel bir tehdit savurup, bu fakiri güldürmüş idi.

Ayrıca, yine 80'li yıllarda bir grup feminist de dövmeye niyetlenip, niyeyse, rahmetli Duygu Asena'dan icazet istemişler ve "isttirin gidin" yanıtını almışlar diye duymuştum. Henüz esas kaynağından doğrulanmamış (bundan sonra da doğrulanma şansı kalmamış olan) şüyuu vukuundan beter bir durum yani.

Haa, bir de "avrupalarda" okumuş bir sosyolog kızımız (ki o zaman 17 yaşında imiş) hayatta en çok dövmek istediği kişinin ben olduğum konusunda bir dergiye beyanat vermiş idi.

Nedir bu gudubet kadınlardaki sizi "dövme" saplantısının esbabı mucibesi?

Ben de henüz çözebilmiş değilim.

Bir reklamda oynama teklifi gelse kabul eder miydiniz?

İnanmayacaksınız ama 1980 yılından beri birçok kez reklam kuşağında göründüm. Hepsi de çalıştığım gazete ve dergilerin reklamıydı ve benim orada işe başladığımı duyuruyordu. Yani bugüne kadar yalnız "kendi reklamlarımda" oynadım. Banka ya da bilmemne kart reklamında rol almadım. Almam da. Ama alanı da çok hakir görmem, "metres köşe yazarı " olmaktan daha pespaye bir iş değildir neticeten.

Neden sizi televizyonda ve basında sık sık göremiyoruz?

Uygun bir konu mankeni değilim.

Derkenar'ı kâğıda basılmış dergi olarak da yayınlamayı düşünüyor musunuz?

Düşünmedim desem yalan olur. Ama gözüm yemedi. Zaten (ben görmedim ama duyduğuma göre) bu isimde bir dergi çıkarmışlar bile Vaktiyle birileri Mimoza adını kapmıştı, şimdi de Derkenar kapılmış. Hayırlı olsun. (Not: Sonradan ikisi de kapandı.)

Çoluk çocuğunuz var mı?

Dört tane kedim var.

Tanrıya inanır mısınız?

Bu konuların ortalık yerde saygısızca konu edilmemesi gerektiğini düşünürüm.

Aşka inanır mısınız?

Zarafete daha çok inanırım.

Doğum gününüz?

Cumartesi galiba.

Burcunuz?

Beni tanımak istiyorsan, yazılarım orada duruyor, onlara göz atabilirsin.

Sorularımla sizi sıkıyor muyum?

Aaa, ne demek, sor ki öğrenesin.

* * *

Daha önceki sorular ve cevaplar

Okurlar ne diyor?

Değerli Derkenar okurları,

"Derkenar" ın ne anlama geldiği ile ilgili sorunun yanıtını okurken, bu kelimenin Kürtçe bir anlamı olduğunu da hatırladım. Farsça ile olan dil akrabalığından ötürü olsa gerek yakın bir anlamı var.

Kürtçe'de "der"=dış" demektir.
"derî = kapı",
"derve = dışarı"
"derketin = dışarı çıkmak",
"derkırın = dışarı çıkarmak",
"derxistin = dışarı atmak, kovmak",
"derkenar" ise "kenarın dışında, cizginin dışında" anlamına gelir.

Yaşlılarımızın bizi sık sık "Hele derkenar be!" (Hele kenara çekil!, kenara çık!") diye uyardıklarını hatırlarım.

Kürtçe anlamı Derkenar'a sanki daha çok uyuyor gibi...

İçten selam ve başarı dileklerimle.

Recep Maraşlı ~ 28 Mart 2008 (01:13)

 

 

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

O, Pavel'in sevdiği kadındı

Ali Türkan

Kadın farkında bile değildi onun. İşyerindeki angutlar da sürekli şişmanlığıyla alay ediyorlardı zaten. (Bir keresinde çalıştığı bölüme gitmiştim. Yirmi yaşlarında bir it, yanından geçen Pavel'in göbeğini tutup sallamıştı eliyle Tam üstüne yürüyordum ki, eliyle engel oldu Pavel.. Yazar

Son Yorumlar

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Tanrı insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz temiz olup olmadığına bakar

'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.

Prof. Dr. İlhami Güler (Star)

En Son Yazılar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

Başkan adayım Çevik Bir

Kâmuran Kızlak

Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °