Necdet Şen ~ 27 Aralık 2003
Muzaffer Akgün'ün türküleriyle büyüdüm. Sonra uzun yıllar rock tınıları doldurdu kulaklarımı. Ama yine de türküleri sevmekten hiç vazgeçmedim.
Bilmem o da aynı seslerle mi büyüdü, Erkan Oğur'u dinlerken Muzaffer Akgün'ü duyar gibi oluyorum zaman zaman.
Kendimle ilgili anımsayabildiğim en eski anılardan biri, Nuri Sesigüzel'i taklit etmeye çalışarak söylediğim "yeşil ördek gibi daldım göllere" türküsü ve sırtlarına yükledikleri odunlarla evimizin önünden geçerken "uyy, ne de yanuk yanuk söylii oğlan!" diyen köylü kadınlar.
İkinci büyük savaşıa denk gelen yıllarda Ödemiş'te yapmış babam askerliğini. Silah altındaki köleliği (ya da beyliği) 48 ay 13 gün sürmüş. Ondan olacak, Ege türkülerini severdi. Likör bardağıyla (neredeyse damla damla) içtiği yeni rakıyla coşar, kalkıp harmandalı oynardı arada bir.
Balo diye bir şey vardı çocukluğumda. Annelerimiz pazar günleri baloya gider, kadın kadına dans ederlerdi. Puantiye, pötikare, japone kollu, kayık yakalı giysiler içinde poz keserken ve kuru pastalar limonatalar arasında Zenith (bazen de Lubitel 2) marka objektiflere gülümserken, sair zamanlarda radyodan dinledikleri Zeki Müren şarkılarına eşlik ederken, hep benzer türden bir yapmacıklığın içinde çakılı gibiydiler. İpek Sineması'nın Pazar matinesinde, sabah kahvaltısından artmış kıymalı pidelerini kokuta kokuta yiyerek seyrettikleri Amerikan filmlerindeki kadınlara benzemeye çalışırlardı.
60'lı yıllardı, "memur hanımı" olan annelerimiz, "memur kızı" olan ablalarımız ve "memur çocuğu" olan oyun arkadaşlarımız, biz kepçe kulaklı veletler, "iğne düştü yakamdan, bir subay koştu arkamdan" tangosuna aşina kulaklarımızla taşradaki minik Cumhuriyet kolonileri olarak yuvarlanıp gidiyorduk.
Kennedy'ydi o zamanın en gözde pop yıldızı, bir diğeri de Prenses Süreyya. Ölünce badem gözlü olanlar vardı, James Dean ve Norma Jean gibi. Bir de Suzan Sözen. Devrik başvekil Menderes'in sevgilisiydi sanırım.
Şecaattin Tanyerli'nin tangoları, Orhan Boran ve Yuki, Hayat Mecmuası yok muydu, onlar da vardı. Keloğlan masallarının ve Hazreti Ali'nin Cenkleri'nin modası geçmişti artık, Tommiks, Teksas, Zagor okuyorduk.
Namık Kemal fıkralarımız vardı bir de, içinde "bir Alman", "bir Fransız", "bir Amerikalı" ve "bir Türk" olan. Diğerleri zenginlikte ilimde fende, Namık Kemal ise züğürt tesellimiz olan cinsel azgınlıkta birinci olurdu hep. Kendimizi hüdainabit zekerinden başka öğünecek bir şeyi kalmamış bitik bir millet gibi görürdük. Bu fıkraları kim uydururdu, hiç düşünmezdik.
Saç maşasıyla saçlarını kıvırır (daha doğrusu yakar), Belgin Doruk'a benzemek için krepe yapar (yani kabartırdı) ablalarımız. Pop müzik diye bir şey yoktu, hafif müzik vardı biz büyürken. Dedemden kalma taş plaklar vardı, Napoliten şarkılar, kantatlar falan, ama onları dinleyecek gramofonumuz olmadığından sedirin altında dururlardı, bavulu her itişimizde birer ikişer kırılırdı uçlarından.
Sokaktaki adam İkinci cıgarası tüttürür ya da gazete kâğıdına tütün sararken, mühendis ve hakim hanımları Yaka, babam gibiler Yenice sigarası içerdi. Yassıydı Yenice sigarası, Yaka ise siyah bir kutuda olurdu. Şuh bir sigaraydı. Bu karton kutuları çöpe atmaya kıyamazdık. Zaten çöp dediğin de pencereden aşağı fayrap edilen bir şeydi, tavukların ve kedilerin içinde döründükleri.
Sabit kalem, mühür mumu, ıstampa mürekkebi kokardı adliye koridorları. Alt kattaki komşumuzun ıskarpinlerinin üzerinde karısının diktiği beyaz patiskadan tozluklar olurdu. Uçağa tayyare, otomobile taksi, milletvekiline mebus denildiği yıllardı. "Kömünist" ve "kızılbaş" sözcükleri en ağır hakaretti yetişkinler arasında. Komünistler tevkif edilirdi.
Bir de "Hu"cular vardı. İkide bir basılır, yaka paça hapse tıkılırlardı. Huu çekmek melânet gibi bir şeydi, ama ne olduğunu pek bilmezdik. Sanırım cinsî sapıklık gibi görürdük. Çünkü kadınlar "huuuu!" çekerken aniden histeri krizleri geçirmeye başlar, görtlerini yerden yere vururlardı. Yani öyle anlatılırdı. En çok imam-müezzin türü adamlardan çekinirdik. Bize bir nevî ırz düşmanı (ya da şarlatan) gibi tanıtılmışlardı.
Vurun Kahpeye romanının ve filminin pek gözde olduğu yıllardı, ondan olabilir.
Köylülerin "köylülükleriyle" alay etmek pek modaydı. Onlar da "gasabalı" dedikleri bizlerden nefret ederlerdi, nedenini anlayamazdık.
Yakalara balina takılırdı dik dursun diye. Balina kemiğinden yapıldığı için balinaydı adı. Sivri topuk modası çıkmıştı. Sütyen dükkânda satılmazdı, evinde makinası olanlar diker, olmayanlara satardı. Annemin Lada marka ayak pedallı bir dikiş makinası vardı, siyah siyah sütyenler dikerdi onda. Sokakta eşarp takmak ister, ama babam hışımla çekip alırdı başından eşarbını. Cumhuriyet memurunun karısının başörtülü gezmesini utanç verici bulurdu.
Bizler ne kuştuk ne deveydik o zamanlar; yontuluyor, şekle sokuluyorduk Ankara tarafından.
Kendi ülkesinde gönüllü birer müstemleke aydını rolünü üstlenmiş olan Cumhuriyet bürokrasisi ve münevverleri, kararnameler, makaleler ve iç hizmet kanunlarıyla şekle-şemaile sokuyor, soysuzlaştırıyordu bizi. Onların deyimiyle "çağın ritmine ayak uydurmaya" çalışıyorduk.
Aslında olan biten şey, bal gibi yabancılaşma idi. Kendimize, soyağacımıza, sayısız kuşaklar boyunca biriktirdiğimiz hayatı anlama ve toprağa sıkıca kök salma becerimize yabancılaşıyorduk. Kahir ekseriyetin yoksulluktan bitini kemirdiği bir ülkede, istihsalin ve gayrı safî millî hasılanın ne durumda olduğuna falan pek kafa yormadan, Cumhuriyet balolarıyla, nane likörleriyle, Zeki Müren şarkılarıyla "modern Türkiye" ayinleri yapıyordu "inkılâpçı" kolonimiz.
Ahali'ye höt zöt edip poz keserek çağdaşlaştığını sanan bürokratik diktatörlüğün imtiyazlı insanları olan memur babalarımızı ve onların yakalarından düşmeyen altı oklu CHP rozetlerini "çağdaşlığın simgesi" sanıyorduk.
Zaman zaman bando-mızıka takımları, gezici tiyatro kumpanyaları, seyyar propagandistler ziyaret ediyordu güzide kasabamızı. Tabii ki ya balkonda ya locada yerimizi alıyor, sosyal takılıyorduk kasaba koşullarının elverdiğince. Türktük, doğruyduk, Halk Parti'liydik.
Biliyor musunuz, hiç hoşlanmam tiyatrodan. Biri kolumdan çeke çeke götürmediği müddetçe de gitmişliğim yoktur. Sayılıdır yani.
Baleden, operadan, resim heykel sergilerinden de hazzetmem. Yani kısacık fırfırlı etekleri içinde kıçını çıkara çıkara ve de ayak parmaklarının ucuna basa basa oradan oraya tin tin tin seğirten kızları ve oğlanları pek gülünç bulurum.
Hele o tiyatro denen soytarılığı hiç anlamam. Baş parmağını ceketinin iliğine takıp göğsünü şişirmeye çalışarak konservatuvarda öğrendiği diyafram kullanma tekniğiyle "siz, Aleksey İvanoviç, tarihin karanlıklarına gömüleceksiniz!" falan diyen hamşolar bana aktörden çok şaklabanı anımsatır.
Sesini bilmemkaç oktavlık bir esneklikte gezdire gezdire, yüzünü şekilden şekile soka soka "bak, ben ne kadar becerikliyim" dercesine böğüren tenorlara sopranolara da pek hayranlık duyduğum yoktur.
Ama Neşet Ertaş'a, Kıymet Unutma'ya, Burhan Çaçan'a hayranlığım ganidir. Jethro Tull'a Pink Floyd'a bayıldığım kadar Zekâi Tunca'ya da bayılırım. Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu başımın tacıdır. Orhan Abi'yi, Müslüm Baba'yı, Kibariye'yi severim. Hoş görün, serde taşralılık var, bunca yıl içinde anca bu kadar batılılaşabildim.
Çok sesli müzik denince aklıma Ahmet Adnan Saygun değil Led Zeppelin ve Deep Purple gelir. Hadi bilemedin, Queen'in Bohemian Rapsody'si, Moody Blues'un Nights In White Satin'i falan. Ben öyle filarmoni orkestrası eşliğinde "leb-leb-bihiy-yi-hi! ka-haaa-vur-ran! kız-ann-neeemm!" diye zırtlayan hörtleyen ciykleyen ahiha-hohiha kanon yapan maaşlı fraklı soytarıları anca cıvıtasım geldiğinde anımsarım.
Fakat, af buyrun, kırk yılda bir yanlışlıkla AKM'ye ya da Cemal Reşit Rey konser salonuna yolum düşse, oralardaki vıcık vıcık yapaylık ayakkaplarımın tabanlarına yapışır, kaldırımlara sürte sürte temizlemeye çalışırım.
Yok valla, sarmısak ve kekik kokulu zeytinyağına bandırdığım şu kızarmış ekmek gözüme dizime dursun ki, klasik müziğe, baleye, operaya, tiyatroya düşman değilim. "Tükürürüm içine" falan da demiyorum. Onlar da olsun, kime ne zararı var? Birkaç istidatlı genç evini geçindirir, dizi filmlerde falan oynayacak birkaç eğitimli insanımız olur, mektepte öğrenilmiş diyafram kontrolleriyle Kürt taklidi, Rum taklidi, nonoş taklidi, kapıcı, temizlikçi, "cahil halk" taklidi falan yaparlar, büyükannelerimiz bakar oyalanır.
Ama ben geri kafalıyım efendiler! Ortaçağ karanlığında kalmış, muasır medeniyetler seviyesine ulaşamamış bir odunum. "Çağdaşlaşma" mayası bende tutmadı. Eskaza bir köyde (hangi köyse orası) ev yaptırsam, salonuna kuyruklu piyano koymak aklıma gelmez. Cemal Reşit Rey'de bir konsere gitsem, ilk yarısında göz kapaklarım elimde olmaksızın ağırlaşır, uyuduğum etraftan farkedilecek diye uyumamaya çalışarak kendime işkence ederim.
Dahası, konçertoların bölüm aralarını hiç bilmem, müzik azıcık yavaşlayacak olsa bölüm sonu zannedip yanlışlıkla alkışlamaya kalkarım. Ya da öyle yapmamak için ön sıradaki "işi bilen" üç beş kişinin clap clap diye alkışladığını duyana kadar ellerimi yanlarımda saklarım.
Bazen onların da ofsayta düştüğü olur gerçi ama, en azından tek başıma maskara olmamış olurum alkışladığımda. Ama neden ille de alkışlamam gerek, onu hiç çözemem. Soru sormam, robot gibi alkışlar, gıcık tutsa bile öksürmemek için kendime işkence ederim.
E, hal böyleyken, müziği el çırparak dinleyenleri aşağılama hakkım doğmuş olur. Çünkü bildiğiniz gibi müzik ciddi bir iştir, kitap okur gibi dinlenir ve o esnada lâubalilik yapılmaz; bu, basit insanlara özgü bir davranıştır.
"Basit insan" derken kimi/kimleri kastettiğimi hiç kurcalamayınız, onlar kendini bilir. Hani şu okumamış, diplomasız, dar gelirli, evinin tepesindeki demir filizlerini açıkta bırakan, sentetik giysiler giyen, haliyle kötü kokan, fıransız şarabı içmeyen, birayı şişeden içenler var ya...
Canım, hani şu "yoksul" dedikleri aşağılık iğrenç insanlar...
Hani bizim taraftakilere, yani şirketlerin içini boşaltıp, kendini savunsun diye üç beş köşe yazarı besleyen o asil insanlara hiç benzemeyen, helikopteri, yatı, metresi, yalakası falan olmayan yarı vahşi kalabalık, işte onlar...
Tabii bu örnekler bir anlamda teferruat, birazcık egzajere edeyim dedim. Her ne kadar Jacques Brel'le Yves Montand'ı, ya da Vassily Kandinski ile Piet Mondrian'ı hep karıştırıyor (!) olsam da alafranga müziği severek dinler ve abstre resmi ilgiyle izlerim. Hatta Yohan Sabahattin Bach dinlediğim bile olur asansörlerde.
Hatta meşhur cazcılar arasında arkadaşlarım bile vardır. Vardır ama, ben As Time Goes By'ın adını duymuşluğum olsa da melodisini ıslıkla çalamam. Ama Tutam Yar Elinden Tutam'ı da One More Cup Of Coffee'yi de pek güzel performe ederim gitarımlan.
Hasılı kelâm, kişioğlunun kendi tercihi olduktan sonra Doğu'su da birdir yerkürenin Batı'sı da. Siyasî sınırlar geçici, insanlığın ortak kültür birikimi ona kıyasla biraz daha uzun ömürlüdür diye düşünürüm.
Ne üç telli curanın ne de kuyruklu piyanonun bir kusuru yoktur, kusur onlardan birinin bağnaz yandaşı olup diğerine nefret kusanındır diye düşünür ve bin yıllardan bu yana türkülerin okunduğu, destanların dilden dile dolandığı bu topraklardaki kefere hayranı memur diktatörlüğüne ve onun dayatmalarına karşı günden güne yoğunlaşan bir isyan duygusuyla dolup taşarım.
Ondandır dilimdeki alaycı üslup. Aşağılamanın kimsenin tekelinde olmadığını, kendine benzemeyeni, tahakküm edileni aşağılamanın pis bir alafranga hastalık olduğunu örneklemek içindir.
Saltanatı Osmanlı hanedanından alıp İttihatçı artıklarına devreden, ama emperyalizmin kucağındaki kıçımızı kurtarmak şöyle dursun, acıtan çıkıntının üstüne daha da fazla yerleştirmekten sapıkça haz duyan bir iktidar manevrasının bize desise ve beyin yıkama yoluyla "devrim" olarak sokuşturulmasına itirazım var.
"Düzen"in değiştiğini kabul etsem bile, düzülen bizler açısından "başka ne değişti?" sorusuna yanıt bulamıyorum.
Mağlûbiyetin ezikliğiyle karşıtına dönüşmüş, kendi kimliğine yabancılaşmış, gâvurlaşmış Osmanlı paşalarının süngü zoruyla dayattığı Avrupa kültürünün "medeniyet", onun dışında kalan her şeyin "gerilik" olarak algılanmasını fecî bir yanılgı olarak görüyorum.
En azından 80 yıllık propagandanın kafamıza kazıdığı safsatalarla hakiki çağdaşlığı birbirine karıştırmamaya çalışıyor, bilgi hamallığı yapıp, ezberden ahkâm kesmektense içine itildiğimiz cehaleti paşa paşa kabulleniyorum ve bilmediğim şeyler için "ben bunu bilmiyorum" demenin biliyormuş gibi yapmaktan daha hysiyetli bir tavır olduğunu düşünüyorum.
80 yıllık kültürel istibdatın sonuçları da ortadadır zaten görebilen için. Aslında pek anlamadığı, içinde hissetmediği halde kendini Stravinski dinlemek, evinin salonuna amerikan bar yaptırmak, tuval üzerine bulaştırılmış her boyayı "resim" sanmak (ve çok etkilenmiş gibi yapmak), öztürkçe konuşmaya çalışmak zorunda hisseden Cumhuriyet çocuklarının içine düştükleri o yapaylık, iğretilik, o ıkınmalar, o "mış gibi" yapmalar, biliyormuş da o an aklına gelmemiş pozları, kuşandıkları boyası dökülen karnaval maskeleri, öteki etkinlikle beriki etkinlik arasında kıçına neft sürülmüş gibi seğirtmeler, "ille de sanatçı olucam" histerileri, Paris'e New York'a düzülen methiyeler, züppelik ötesi dükkân ve marka adları, kedilere köpeklere samimi arkadaşlara takılan o yavşak yavşak lâkaplar, Türkçe bağlaçlar arasına serpiştirilmiş İngilizce terimler falan bendeniz perıdays kuşunu ekstriimli irrite ediyor efendim.
Muck! I kiss you! I kiss you! I kiss you!
80 yılda çıkara çıkara bir tek İnternet Mahir'i çıkardık dünya çapında meşhur olarak. Bu müfredatla anca bu kadar olabiliyor.
Demem odur ki, "derin" azınlığın marifetiyle kendi kendini sömürgeleştirmiş olan bu ülkedeki mağdur ve yoksul halkın, "muasırlaşma" hamlesi diye yutturulmaya çalışılan soysuzlaşmaya ve süngü refakatinde yürütülen acımasız talana tepkisi, raf ömrünü çoktan tamamlamış olan CHP geleneğini gömmek olmuştur. Pek de iyi olmuştur. Bu millet tek parti diktatörlüğünün kadim partisi CHP'nin defterini taa 1946'da dürmüş olup, ortada kâh "ortanın solu" kâh "sosyal demokrat" maskeleriyle dolanan bu hayaleti kaale almamasının müfredat aydını tarafından "cehalet" olarak adlandırılması lâf-ü güzaftan ibarettir.
Çoğunluğun aksine, muhterem şahsiyet Deniz Baykal beyefendinin hal ve tavırlarıyla, ilkesizliğiyle, kofluğuyla bu mümtaz partinin başına çok yakıştığını, zinhar değiştirilmemesi gerektiğini düşünürüm.
Ama ille de değişecekse, her konunun uzmanı, resmî dahimiz, üstad-ı âzam Bedri Baykam o yüce makama daha da fazla yakışır.
Hatta bence en uygun aday, manken olduğu rivayet edilen, ama galiba "başka bir şey" olan Tuğba Özay, CHP genel başkanlığı konusundaki favorimdir.
Halkla ilişkiler uzmanı Sisi hanımefendiyi de ihtimaller arasında tutmak mantıklı olur. Ne de olsa partinin adı "halk" partisi. Halkla şööle 'altı ok'ka "kucaklaşmak" gerekmez mi?
Gerekir.
E, o halde?
80 yıllık modernleşme projesinin (cumhuriyet kisvesi altındaki örtülü saltanatın ve lâisizm kisvesine bürünmüş putperestliğin) ortaya çıkardığı eser, yapmacıklığın memleket sathına yayılması ve içi boşalmış karikatürleşmiş bir "modern yurttaş" tipolojisidir.
O "modern" ki, toplumun ezici çoğunluğunu (yoksulları, işsizleri, ezilenleri, oyun dışına atılmışları, umutsuzca yaşama tutunmaya çabalayanları) aşağılamanın kendini acaip şıklaştırdığını sanır.
Atanmış "aydın"lar ve devlet kontenjanından dağıtılan "sanatçı" payeleri, kofluğunu Jön Türk raconlarıyla örtbas etmeye çalışan "sanatçılar" ve "bilim adamları", rejimin Ulubatlı Hasan'ları, üniversite burçlarına üç hilalli sancaklar dikmekle iştigal eden sahte entellektüeller...
Bilimsel anlamda artı değer üretemeyen, eğitim kurumlarında militanlıkla vakit öldüren hocaların ve öğrencilerin pek makbul sayıldığı bir ülkenin süngü zoruyla Avrupalı yapılamayacağının ibret verici kanıtlarıdır etrafımızda olup bitenler. Sistemin üniversiteleri bilim adamı değil hırsız ve zorba yetiştirmekte, aralarından en utanmaz ve bağnaz olanlarını da piramidin en tepesine yerleştirmektedir. İdeolojisinde makyavelizm'den ve yasalarında faşizm'den intihal (tırtıklama) olan bir "uygarlaşma" projesinin seçkinleri de haliyle onlar olacaktır.
Budur işte dağ yamaçlarına, kale burçlarına, devlet dairelerinin duvarlarına, Atatürk resimlerinin altına üstüne yanına yöresine yazılmış "muasır medeniyet" mahyalarının hulâsası ve yekûnu:
Yapmacık olunuz efendiler! Poz kesiniz! Sahte olunuz!
Çünkü, ben size modernleşiniz demiyorum!
Ben size özünüze yabancılaşınız diyorum!
Yabancılaştık başkumandanım! Bir sonraki emriniz?
Dilin Kemiği ~ Necdet Şen
Sonradan "milli şef" olarak ilan edilen bir devlet büyüğümüz, milli mücadele yıllarında yanındaki komutana şöyle diyesiymiş:
"Unutma, halk düşmanımızdır!"
Bunu söylemekle kalmamış, manası "halk yönetimi" olan yeni devlette yetki sahibi olur olmaz, ilk olarak halk türkülerini yasaklamıştır. Yabancılaşmanın baş aktörlerinden biri odur. Ama ne kadar uğraştıysa da, her köylüye piyano, her ilkokul çocuğuna mandolin çaldırtamadı. Gözleri açık gitmiştir merhumun.
Siz bir zamanlar köylü kıyafetlilerin Ulus Meydanı'na girmemesi için kolluk kuvveti bulunduğunu biliyor muydunuz? Bunu yapan vali, tabii ki "şef"inden gereken övgüyü almış, ve bir başka meydana adı verilmiştir: Tandoğan Meydanı!
Bugün de üniversitelerde yaşatılan baskıyı kaldıralım diyenlere, darbe veya darağacı şıklarından birini seçmelerini söyleyenler, aynı kökten geliyor olmalı.
Ali Sedat Çetinkoz ~ 10 Şubat 2008 (13:23)

Ali Türkan
Şimdilik evdeki eski eşyayı kırıp kırıp kömürleri tutuşturuyorum. Orman yolları açılınca, ufak çaplı bir operasyon yapıp odun ihtiyacımı da gidereceğiz. Yanlış anlaşılmasın. Türkiye'nin çöl olmasına ben de karşıyım. Yerlere düşmüş dalları toplayacağım. Velhasıl, keyfim yerinde. Kasaba havası yaradı; yanaklarımdan kan damlıyor. Buranın bir de meşhur "manda yoğurdu" var ki, bu ziftlenme hızıyla ve yaptığım hesaba göre, sekiz kuşak müezzin eskitirim. "Rakı içen öldü de, yoğurt yiyen ölmedi mi?" diye bi türkü var mıydı be yau? Yazar
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar
Necdet Şen
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği
Kâmuran Kızlak
Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar
Necdettin Efendi
Şimdi sen anlatacak şeylerle dopdolu olduğundan, her oturuşta roman yazma eğilimi gösteriyor olabilirsin. Normaldir. Zamanla o disiplin edinirsini (yarım saatte 3 bin vuruşluk yazı yazmak gibi). Dediğim gibi, ilk yazılarda "nasıl yazmalı" sorusuna kilitlenmek yerine, kendine "şu kadar sürede yazıp vericem" gibi zaman sınırlaması koyarsan pratiğini daha çabuk geliştirirsin. Dilin Kemiği
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.