Necdet Şen ~ 12 Ağustos 2001
Kapkara, kirli bir sokak iti yavrusuydu, yaşama tutunmaya çalışıyordu.
Yan taraftaki apartmanın bahçesinin kuytu bir köşesinde, herhalde vaktiyle çöp vagonu konsun diye yapılmış bir bölmenin en dibine büzülmüş, tek başına acı çekiyordu.
Çocukların birbirini suçlamasına bakılırsa, içlerinden biri sanırım bacağına taş düşürmüş (ya da atmış) sağ arka bacağının kırıldığını sanıyorlar, yardım etmeye çalışıyor ama cesaret edip yanına çok fazla yaklaşamıyorlardı. Nooluyor diye bakmak için balkona çıktığımda benden yardım istediler, gittim, o zaman öğrendim bunları.
Aslına bakılırsa, yaşama tutunmakla vazgeçmek arasındaki sınıra gelmiş dayanmıştı, gözleri matlaşmaya başlamıştı bile. Berbat kokuyordu. Yanına sokulduğumda, önce korkudan ciyakladıysa da sonra kulağının arkasını okşamama ses etmedi.
Tutup kaldırmak istedim, feci yaygara yaptı, canı yanıyor ya da çok korkuyor olmalıydı, usulca eski yerine bıraktım.
O arada çocuklar durmadan bir şeyler anlatıyor, birilerini suçluyorlardı (sezgileriyle öğrenmiş olmalılar suçlamanın suçluluk duygusunu hafifleten etkisini). O köpeği besleyip büyütmek istediklerini söylüyorlardı. Bir de isim koymuşlardı: Yalır.
Çelişkili konuşmalarına bakılırsa, o yavruyu erkek olduğu için seçip annesinden ayırmışlar, ama henüz annesinden ayrılamayacak kadar küçük olduğunu düşünememişlerdi. Şimdi azarlanma korkusuyla bunu itiraf edemiyor olmalıydılar.
Bir mukavva kutu bulundu, ciyaklatarak da olsa yavruyu onun içine koydum. Sonra evden şampuanlı su ve sünger getirip bir güzel yıkadım (aslında yapmamam gerekirmiş, o yaştaki yavru kolayca üşütebilirmiş; ama yıllar önce anneleri tarafından terkedilen dört kedi yavrusunun yaz sıcağında üzerlerine konan sineklerin larvalarından çıkan kurtlar tarafından nasıl canlı canlı kemirildiğini görmüştüm, aynı şeyi bir daha yaşamak istemiyordum). Kirli sular aktıkça çocuklar "abi bak, kan akıyor" diye şaştılar. Durulama sırasında bedenine ilk kez değen serin sudan korkan yavru, geri dönen yaşama arzusuyla, incinmiş bacağına falan boşverip kutunun kenarına tırmandı ve ardından koşan çocukların kendisini yakalamasına fırsat vermeden bahçenin diğer tarafındaki sık incir fidelerinin arasına koşup saklandı.
Eh, en azından bacağı kırık değilmiş, onu öğrenmiş olduk. Zaten o arada çocuklar onu yakındaki bir veterinere götürüp bacağını baktırmışlar, kırık olmadığını teyid etmişlerdi. Orada da ciyaklamış, "pek sinirli bir köpek" demiş veterinerler. Korkuyor abisi, sinirden değil.
E, ben niye götürmedim veterinere? Ben götürseydim para alırlardı, çocuklardan almamışlar.
Ilık süt verdik, lokur lokur götürdü. Oh, umut var demek ki. Zaten kulağının arkasını sevmeme de itirazı yok. Şimdi incir ağacının altında saklansın bakalım, çocukları onun etrafında fazla gürültü yapmamaları ve kendilerine alışana kadar olabildiğince sakin ve yumuşak davranmaları konusunda bilgilendirip tabakhanemin (bilgisayarımın) başına döndüm.
İlk bir haftayı atlatsa gerisi kolay.
Ertesi gün çocuklar bir telâş koşup geldiler. Bu kez de iki apartman öteye kaçmış bizim ufaklık, orada bir otomobilin tekerlek aksının arasına kafasını sıkıştırmış, çıkartamıyorlarmış.
Gittim, yattım arabanın altına, ama ben de çıkartamıyorum, acaip sıkışık bir yer, elim girmiyor. Oralarda dolanan ve duyarsız yavşak bir tavırla "ölür abi bu it" diye yorum yapan kapıcıdan bir kriko bulmasını rica ettim, oralı bile olmadı.
üst kat balkonlarından birinde belden üstü çıplak bir adam Bizimkiler dizisindeki sarhoş Cemil gibi aşağıya uzanıp ters bir üslupla "madem bakamayacaksınız annesinden ayırmayın o köpekleri, şimdi ölecek, sorumlusu da siz olacaksınız" diye çocuklara fırça çekiyor. Tepem attı "oradan akıl öğreteceğinize elinizi taşın altına sokun" dedim. Ve bir nevi kavga başlatmış oldum tabii. "Ne diyorsun?", "asıl sen ne diyorsun?" "erkeksen gelsene!" mavralarından sonra "geliyorum!", "gel, bekliyorum!" aşamasına geçildi.
Çocuklar kavga çıkacağını anlayınca anında toz oldular. Bana da "kaç abi" diye akıl veriyorlar. Ben kaçarım da minik neco kaçmaz. Kaçmadım nitekim, durdum bekledim. Ama bekle ha bekle, herif gelmez. Beklemekten sıkıldım, tekrar yattım arabanın altına. İki dakika sonra teşrif etti kabadayı (meğer üstünü giyiniyormuş) "geldim işte, şimdi konuş" dedi. Vay kabadayı! bayılırım haa böyleleriyle altalta üstüste güreşmeye, ama sağduyum galebe çaldı (peeeh!) "şurada minicik hayvan ölüm sınırında, siz oradan akıl veriyorsunuz; hiç ilgilendirmiyor mu şu zavallının ölmek üzere oluşu!" dedim. Meğer vicdanlı biriymiş (ama biraz aksi) kavga etmek için inen adam benimle birlikte arabanın altına yattı, o arkadan çekti, ben önden köpeğin arabaya geçirdiği tırnaklarını tutunduğu yerden ayırdım ve bağırta çağırta da olsa çıkardık keratayı oradan. O korkuyla bağırsaklarında ne kadar bok varsa ayağımın üzerine boşalttı. Olsun, yıkarız.
Koydum kutusuna ufaklığı ve tekrar eski yerine götürdüm ve yeniden şampuan ve hortumla banyo yaptırdım (al işte, ikinci kez aynı hata; yapmamam lâzımmış, ama kurtlanır diye korktum dedim ya). Ufaklık gene ciyaklayıp kamuoyu yarattı, küçük kızlardan bazıları üzüldü, ağlamaya başladı, bir de onlara dert anlattık "canı yandığından değil, korkusundan ciyaklıyor" diye.
Benim gitmem lâzımdı, Cem Karaca konserine yetişecektim, çocuklar "abi, kapıcı bunu burada istemiyor, onunla sen konuşursan seni dinler" dediler, "vaktim yok, ona 'necdet abi kızıyor' deyin" dedim. Çocuklar arkamdan "necdet abi seni döver diyelim mi?" diye sordular, "yok, o kadar değil" dedim ve gittim.
Gecenin geç bir saatinde geldiğimde köpek yerinde yoktu. Karşı balkondaki bayanlar kapıcının ve apartmandaki bazı komşuların köpeği istemediğini, çocukların da onu başka bir yere götürdüğünü anlattılar. O evin çocuğunu önüme katıp köpeğin bırakıldığı yeri de gösterttiler.
Tabii ki oradaki yavrulu köpek bu yeni gelen ufaklığı kabullenmemiş, hep birden havlamışlar, havhavlardan korkan çocuklar yavruyu orada bırakıp kaçmışlar, yavru da oradaki bir taşın altına girip büzülmüş, kendisinden daha büyük olan beş altı tane eniğin hepsi birden tepesine birikip terör estirmiş, vesaire. Ben gelince gene ortalığı ayağa kaldırdılar tabii gecenin o saatinde. Bana rehberlik eden çocuk gene kaçıp on metre öteden seyretti, bakındım, ettim, ama dikenli tellerin ardındaki bir diğer apartman bahçesinde o karanlıkta yavruyu bulamadım ve apartmandan birileri hırsız var diye polis çağırmadan aldım voltamı.
Bu sabah (yani benim sabahım, öğlene doğru) giyindim çıktım sokağa ufaklığa gündüz gözüyle bakmak için. Kapıda çocuklara rastladım, köpeğin öldüğünü söylediler. O apartmandaki adamlardan biri almış yavrunun ölüsünü metrelerce öteye fırlatmış, bir de dünyanın intizarını etmiş onu oraya bırakanlara.
Çocuklar doğal bir şeyden söz eder gibiydiler, ama bunun onları yaralamadığına inanamam.
Şimdi ne mi oluyor?
Hiiç, çocuklar oyunlarına geri döndü, ben birazdan kahvaltı yapıcam, köpeğin ölüsünü 'köpek leşi' gibi fırlatıp atan adam belki televizyon seyrediyordur, belki de karfura alışverişe gitmiştir.
Zavallıyı yaşatamadık. Bir ruh dünyadan göçtü.
Bir tek düşünceyle teselli bulmaya çabalıyorum: çocukların en azından bazıları, yavru hayvanı annesinden ayırmanın o yavrunun ölümü demek olduğunu anlamış olabilir.
Çocuklar mı? Onlara neye benzerse benzesin, diğer canlıları da sevmek konusunda pek iyi örnek olamadık. Ama kılık kıyafetleri pek düzgün: lâme terlikler, göbeği açık straplez bluzlar, minicik şortlar, incikler, boncuklar; maaşallah her biri birer Nefise Karatay adayı. Demin pencereden baktım, ellerini otoparktaki bir arabanın üstüne koymuş, televizyonda gördükleri bir oyunu oynuyorlardı.
Gece uyuduklarında rüyalarında neler görürler bilemeyiz. Onların körpe ruhları Allah'a emanet; anne babaların daha mühim işleri var.
Yavru köpek mi? Canım, ne biliiym, herhalde birisi kaldırıp çöpe atmıştır leşini. Pisti zaten. Her gün binlercesi ölüyor.
Dert etmeyin, çocuklarımız minik köpek yavrusunu unuturlar. Gerekirse onlara alırız pet şoptan bol tüylü, süslü bir tane, kaç para ki?
Hııı? Şefkat mi? Boşveeeer. Gerekli bir şeyse okulda öğretirler.
Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

Ali Türkan
Karnımız kaşınsın diye kaşıyor, ısınmak için sokuluyoruz. Daha iyi kaşıyan, daha iyi ısıtan birine yamanınca da, yallaaaah! Şimdi buradan don lastiği gibi çeker de çekerim bu konuyu ama bugün oralı değilim. Notlarım arasında kafama takılanlara şöyle bir dokundum işte. Sabah keyfi gibi bir şey oldu benim için. "Yazı nasıl yazılır?" diye ukalâlık yapacaktım, en azından nasıl yazılmayacağını anlatabildim sanırım. Böyle yazılmaz işte. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, sual edenlere bahusus selâm ederim. Yazar
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
Faşistler, Atatürk'ü putlaştırmakla ona en büyük kötülüğü ettiler.
Onu "uzaydan gelmiş insanüstü bir yaratık" olarak tanıtmaları için de en başta "insani" yanlarını yoketmeleri gerekiyordu.
Atatürk içki içmez, üşümez, yorulmaz ve acıkmazdı.
Kâmuran Kızlak
Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı. Yazar
Necdettin Efendi
Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.