Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Reklamda oynayan "gazeteci"

Necdet Şen ~ 24 Haziran 2004


Reklam nedir?

Günümüz insanının en çok maruz kaldığı ve etkilendiği bu şey, hayatımıza ne katar ne götürür?

Reklamın hepimiz için geçerli olabilecek bir tanımı yapılabilir mi?

Kibar bir yaklaşımla reklamı şöyle tanımlayabiliriz:

Piyasaya yeni çıkmış, ya da bir süreden beri var olmakla birlikte arzulanan pazar payına ulaşamamış bir ürünün, kendini unutturmamak, adını belleklere daha fazla yerleştirip, market raflarındaki öncelikli tercih olabilmek için zorunlu olarak başvurduğu, konunun uzmanı olan profesyoneller tarafından hazırlanan ve kâğıt/elektronik medyada para karşılığında zaman veya alan satın alınarak yapılan tanıtımdır.

İlk bakışta gayrı-ahlâkî bir yönü yok gibi görünüyor. Bir değer üretiyorsan tabii ki hedef kitlen tarafından bilinmesini, hatta beğenilmesini isteyeceksin. Bunun için, gerek varsa çaba harcayacaksın. O kadar ürünü depolarda çürüsün diye üretmiyorsun. Emek, zaman ve para dökmüş, risk almışsın nihayetinde.

Ama "sivri" ya da "uygunsuz" biri olarak damgalanmayı göze alabilenlerdensen reklamı şöyle de tanımlayabilirsin:

Reklam, aslında pekalâ onsuz olabileceğimiz bir tüketim nesnesini ya da hizmeti, yani parayla satılan herhangi bir şeyi, şaşıp yanılıp "ihtiyaç" zannetmemiz için uygulanan bir kandırmaca yöntemidir. Bir yanılsamayı zihnimize nakşetmeye, aklımızı ve algımızı formatlamaya çalışır. Bunu bilinçaltımıza sinsi mesajlar göndererek, binbir dereden su getirerek, göz boyayarak, zayıf noktalarımıza abanarak, aklımızı çelerek yapar. Tüm bilgi ve becerisini cebimizdeki üç beş kuruşu bir firmanın kasalarına akıtabilmek için bizi kandırmaya, hayal satmaya yönelik, profesyonel bir tuzak, basbayağı ahlâksızlık, hatta bir çeşit pezevenkliktir.

Baştan rengimi belli edeyim; ben reklamcılığı rezilce bulanlardanım.

Irz düşmanı ile reklamcı arasında fark var mı?

Irz düşmanı ile reklamcı arasındaki fark bence şudur: Irz düşmanı diploması veren bir üniversite (henüz) yok.

İkinci fark da şudur: Irz düşmanını gördüğü yerde linç etmeye pek meraklı olan ortalama insan, reklamcılık tahsili yapmış kişinin karşısında el pençe divan durur.

Ama bu iki kepazelik arasında sayılamayacak kadar benzerlikten ilki, her ikisinin de harîm-i ismetimize sinsice sokulup, evlâd-ü iyâlimizi baştan çıkarmak gibi aşağılık bir niyet besliyor oluşudur.

Irz düşmanı sadece onların cinsel çekicilikleriyle ilgilidir. Engelleyemediği hayvanî isteklerinin esiri bir zavallı olduğu için, affedilmesi daha kolaydır.

Oysa reklamcı, devasa bir sömürü çarkının uç beyi gibi davranan sinsi biridir. Dünyadaki bütün dilleri bilir, bütün sanat akımlarını, estetiği, psikolojiyi, ekonomi politik ve bilumum pozitif ilimleri okumuştur. Ve bütün bunları çoluğumuzun çocuğumuzun aklını çelip masumiyetlerine kastetmek, fareli köyün kavalcısı gibi peşine takıp alışveriş merkezinin kapısından içeri sokmak niyetiyle kullanır. Suratında bir sevimlilik maskesiyle yanımıza sokulur, şapkasından tavşan, bonus kart, şampuan, adet bezi, boyalı gazoz çıkarır. Tüm zayıf noktalarımızı bilir ve bunları bizi iğfal etmek için kötüye kullanır.

Reklamcı, bize talep etmediğimiz, hatta farkına bile varamadığımız sinsi bir hipnoz uygular. Cebimizdeki kısıtlı paraya göz dikmiştir. Biraz akıl fikir sahibi olalım diye her gün alıp okuduğumuz gazetede ya da yoksulluk zoruna her akşam karşısına geçip günün sıkıntılarını atmak için azıcık eğlence umduğumuz televizyon ekranında, neredeyse yayın süresinin/alanının yarısını ele geçirmiş olan reklam kuşakları, bilinçaltımıza durmaksızın baştan çıkarıcı imgelerle sarıp sarmalanmış mesajlar gönderir. Bu mesajlar ki her zaman "satın al" buyruğunun taşıyıcısıdırlar.

Tamam, alalım, ama hangi parayla?

Evlerimizdeki musluklardan su gibi para akmadığına (hatta o sular da parayla aktığına) göre, para harcama imkânları kısıtlı olan biz insanlara (hedef kitleye) durmaksızın "para harca! para harca! para harca" buyruğunun gönderilmesi, üstelik de bunun türlü çeşitli lâfazanlık, hokkabazlık, gözbağcılık, kandırıkçılık yöntemlerine başvurularak yapılıyor olması, en yalın deyimiyle, planlı bir saldırının altında yaşadığımız anlamına gelmiyor mu?

"Saldırı" diyorum, çünkü sonuç kolumuzu tüketim çarkına kaptırmamız oluyor. Hem ruhen hem de bedenen, sömürünün nesnesi oluyoruz. Sadece nasıl yaşayacağımız değil, neye benzeyeceğimiz de reklamcı tarafından tarif ediliyor. Hem de totaliterce yöntemlerle. Reklam kuşaklarındaki kızlar ve oğlanlar kadar ince, havalı, şık olmayışımızın faturası gündelik hayatımızda sık sık karşımıza çıkarılabiliyor. Çünkü o palavralara şahsen kanmasak bile, reklam kuşaklarında pazarlanan bin türlü ıvır zıvırı oburca arzulayan aile efradımıza lâf anlatmaya çalışmak, uzlaşmak, direnmek ya da pes etmek zorunda kalan da yine biz oluyoruz.

Durduk yere "totaliter" demiyorum. Reklamcı, en zayıf halkadan başlayarak hepimizi bir "yola getirilme" sürecinin içine sokuyor ve bu sürece direnenleri ikna etmek, ilk aşamada ikna olan diğerleri tarafından gönüllü olarak sürdürülüyor. Görüntüsü ve davranışları sıkı sıkıya tarif edilmiş bir insan formatına uymak ya da uymamak bizim tercihimiz olmaktan çıkıp çocuklarımızın, sevgililerimizi, anne babamızın, arkadaşlarımızın dayatmalarına dönüşebiliyor.

Sonuçta er ya da geç direncimiz kırılıyor ve bir alışveriş merkezinin cümle kapısından içeri dalıp, "beğenilmeyen" gözlük çerçevemizi, giysilerimizi, saç şeklimizi, hatta konuşma oturma kalkma yürüme biçimimizi, burnumuzu, dudağımızı, damak zevkimizi değiştirip, "yeni" biri oluveriyoruz.

Külliyen değişmemiz, başka biri olmamız emrediliyor. Çünkü reklamcı bize, o an yaşadığımız hayatın son derece kuru, yavan, zevksiz, renksiz olduğunu kanıtlamaya soyunmuş bir kere. Orada, gözümüzün önünden hızla akan rengârenk ve müzikli görüntülerde her biri birer tanrı/tanrıça kadar güzel kızlar oğlanlar, birkaç yudum boyalı ve şekerli gazoz içerek ne kadar enerjik, ne kadar cazip, ne kadar neşeli ya da şanslı olunabildiğini en boş kafalımızdan başlayarak hepimize kanıtlama yarışına girmiştir.

Şu marka temizlik maddesini satın alan ev kadınlarının, bu marka adet bağını kullanan kızların, filan marka spor ayakkabısına babasının bir aylık emekli maaşını yatıran oğlanların, bir anda, mucizevî bir biçimde kendi gerçek yaşamlarında "mahkum" oldukları tatsız-tuzsuz boyuttan zıp diye reklamların ve videokliplerin tutku ve heyecan dolu dünyasına sıçrayacakları, orada kendileri gibi marka kullanıcısı güzel/sağlıklı/mutlu insanlarla mekân ve zaman dışı katıksız haz boyutunda temaşa eyleyebilecekleri mesajıdır mütemadiyen verilmeye çalışılan.

Yeter ki koyalım cebimize aylığımızın tamamını ve ailecek doluşalım hipermarketlerden içeri.

Buna kanmamayı başarmak demir gibi sağlam irade ister. Ve insanı yalnızlaştırır. Ne karın sever seni ne de çocuğun, eğer "o marka" zırıltılara harcanacak paran yoksa.

Kansan da kanmasan da bir gün sen de o ekmeği kauçuk, köftesi de istifra benzeri hamburgerlerin satıldığı fast-food mağazalarında bulursun kendini. Belki arkadaş hatırına belki evlât kaprisi yüzünden.

Reklamların dünyasında ne hastalık, ne yoksulluk, ne can sıkıntısı bulunur; herkes çılgın, herkes iştahlı, herkes şanslı, herkes cıvıl cıvıl renkler içindedir. Sadece o akşam gidilecek partiler, kır evleri, villalar, köşkler, araklanacak cinsi lâtifler, son model arabalarla sollanacak demode arabalar, havada perende atılarak gidilen bankalar, otuziki dişiyle sırıtan kasiyerler, ışıltılı gökdelenler, dev gemiler, uçaklar, uzak ülkeler, egzotik kumsallar, mayoyla dolanıp duran uzun bacaklı kızlar, gemi aslanı gibi erkekler, nur yüzlü bebeler, akvaryumda dolanan kırmızı balıklar, Abidin'in kaseti, anamızın örekesi vardır.

O dünyadaki dertler, kar beyazı olamayan çarşaflardan, yıkandıktan sonra kabarmayan saçlardan, bu yıl modası geçen beyaz eşya ya da otomobillerden, aniden bastıran adet kanaması ya da sevgilimize ne hediye alacağımız gibi sabun köpüğü dertlerden ibarettir ve zaten vuku bulmasıyla çözülmesi arasındaki "mutsuzluk" süresi 10 saniyeyle sınırlandırılmıştır.

Sonrası mı? Sonra, "güümmm!" diye beliren bir marka. Durmaksızın felâket tellâllığı yapan haber bültenlerinin ve korkunun, nefretin, mutsuzluğun gani olduğu dizi filmlerin sunduğu kara ütopyadan kurtulmak için gösterilen kaçış kapıları: Markalar.

Siz hangi renk ütopyaya ve hangi markanın aurasına ait olmak isterdiniz?

Hayrola Kadir bey? Bu akşam kaç tane bonus şey ettiniz?

Yukarıda zikrettiğim gibi, reklamın yerine getirmek zorunda olduğu sabit bir görevi vardır: Her birimizi hayatından memnun olmayan doyumsuz insanlara dönüştürmek. Ne kadar çok insanın aklını çelerse, bir sonraki iş sözleşmesini daha yüksek fiyattan yapabilmesini sağlayacak meslekî puanı elde eder reklamcı. Müşterisine (parayı verene) karşı taşıdığı yükümlülük, olabildiğince çok kararsız insanı "marka"ya yönlendirmektir.

Elhâk, biliyoruz ki, artık birçoğumuzun, hatta belki tamamımıza yakınının gardrobunda ihtiyaç duyulandan fazla gömlek, bluz, pantalon, ayakkabı, mutfaklarımızda artık koyacak raf bulmakta zorlandığımız tabak çanak tencere... En solcu geçinenlerimizin bile ellerinde piyasaya bu yıl çıkmış cep telefonları, altlarımızda ufak bir servete malolmuş otomobiller, bir çoğumuzun evinde bir heves satın alınmış, ama henüz kullanacak vakit yaratılamamış cihazlar, ansiklopedi takımları, kameralar, gitarlar, CD'ler ve kasetler, oltalar, bisikletler, çadırlar, uyku tulumları, dağcı ve dalgıç malzemeleri, Orhan Pamuk ve Ahmet Altan romanları...

Güney kıyılarındaki lebalep mobilya ve beyaz eşya dolu yazlıklarımız, vakit bulup da uğrayalım diye bizleri bekliyor. Ama biz, o masrafları yapan ve yeni masraf kapılarını açmak için daha fazla para kazanma telâşındaki reklamzedeler, geceyarılarına kadar mesaiye kalan biz, sokaklarda hepi topu birkaç kuruşumuzu çarpmak için sara krizi geçiriyor numarası yapan mendilci çocuklara kanmamayı da akıllılık sayıyoruz.

Oysa göremediğimiz bir şey var; o çocuklar bize gayet ustaca bir gözbağcılık numarası sunuyorlar. Bunun ücreti yok mu? Yoksa niye yok? O zaman tiyatro bileti neden parayla satılıyor? Ya konser vesaire biletleri?

Efendim? "Sanatçı da yaşamak zorunda" mı dediniz?

Peki, sanatçıya hak olarak gördüğümüz şey neden mendil veya su satan yoksul çocuklara hak değil? Marka olmadıkları için mi?

Bana sorarsanız bu çocukların yetenek konusunda Cem Yılmaz'dan aşağı kalır tarafları yok. Her nedense Cem Yılmaz'ın (Porche midir Ferrari midir ne haltsa) dört tane lüks otomobil sahibi olmasını "sanatçının hakkıdır" diye bakabilecek kadar olgunuz. Ve o çocukların sokaktaki sudan ucuz şovuna bir paket mendil parasını çok görecek kadar hesapçı.

Bana kalırsa, biz, hepimiz, reklam kuşakları tarafından bilinci bulandırılmış, "marka" olmayan hiç bir şeyi değerli bulmayan, dostluklarımızı, hatta ahlâkımızı bile markalar arasından seçen Tüketim Toplumu Robotları'yız.

Kahramanlarımız, artık erdemleriyle değil menfaat yarışındaki ataklıklarıyla ve "her yola gelir" oluşlarıyla sivriliyor rakiplerinin arasından. En açgözlü kimse biz ona "kahraman" diyoruz. Kalender olana uygun gördüğümüz yargı ise "tutunamadı, kayboldu" oluyor. Ünlü olmayı başarabilmiş sanatçının, o kadar ünlü olamayandan daha iyi olup olmadığı hiç meşgul etmiyor zihinlerimizi. Metres gazetecilere gösterdiğimiz ilginin onda birini hapiste yatan gazeteciye göstermiyoruz.

Bir gazetecinin reklama çıkıp, şu ya da bu ürüne kefil olmasında hiç bir tuhaflık algılamıyor olmalıyız ki, en çok "okunan" köşe yazarları da reklamlarda rol kesenler oluyor her nedense.

Bu filmde Haşmet yok! Sadece ben varım! Heh heh heeee!

Bir aydının, her ahval ve şeraitte, kendi menfaatlerinin zedelenme ihtimalinden ürkmeyerek gerçeği dillendirmesi o kadar önemsiz bir ayrıntıya dönüştü ki artık, günün birinde peygamberlik payesi ihdas edilecek olsa, onu da hiç kuşkunuz olmasın, yüzünü, kalemini şu ya da bu holdinge kiralamış, yüzsüzlüğü "aydın" olmanın doğal bir tezahürü gibi gören, pezevenkliği içselleştirmiş reklam yıldızları arasından seçeceğiz.

Ne düşüneceğimiz, hangi olguya karşı tavır alacağımız, hayata nasıl ve nereden bakacağımız gibi tamamen kendimiz olup olamama halimizle ilintili durumlarda bile "bir aydın nasıl yalana talana alet olur da biz hâlâ aklımızın yüreğimizin ayarılarını ona emanet ederiz?" diye sormayacağız.

Reklam filminde oynamanın bir kanaat rehberi için yüz kızartıcı bir gerileme olduğunu düşünemeyecek kadar angutlaşmış bir gazete okuyucusu, kendi "reklam artisti" yazarlarını kıraat eyliyor gün be gün. Bunun arkasındaki kofluğu göremeyecek kadar kof 3 milyon cıvarındaki insan, kendini gazete okumayanlara kıyasla daha kültürlü sanıyor.

Çocuklar, eski okurlarım, kusura bakmayın ama bendeniz, bu memleketin insanını ne kadar yürekten seviyorsam, o insan mozayiğinin "kültürlü" olanından da o kadar iğreniyorum. Daha doğrusu, yanlışlıkla kültür zannettikleri şu bulamaçtan, basiretsizlikten, kolaycılıktan, samimiyet yoksunluğundan, sömürge zihniyetinden iğreniyorum.

"Bu millet adam olmaz" falan derler ya, inanmayın; bu milletin adam olmaya falan ihtiyacı yok. Ama bu milletin içinde her nasılsa aradan sıyrılmış, diploma falan almış, holdinglerde, cemaatlerde, masonik yapılanmalar içinde falan avantajlı yerlere gelebilmiş insanlarından oluşan kaymak tabakaya baktığımda görüyorum ki, o kaymak artık kaymak olmaktan çıkmış, balgam kıvamında bir pelteye dönüşmüş.

Eğer siz de her akşam televizyonlarınızda ve her sabah gazetelerinizde onları kıble alıp, zihinlerinin cıvatalarını onlara emanet edenlerdenseniz, "demek ki buna müstehakmışsınız" der, başka bir şey demem.

Okurlar ne diyor?

İki adam ceplerinde mütevazı bir para ve kalplerinde abartılı umutlarla Veliefendi hipodromuna gitmişler. Bir bülten üzerinde kafa patlatıp ortak bir kupon doldurmuşlar. Biri ötekine gidip bunu yatırmasını söylemiş. Yarış başlamış. Biri bakmış, hepsini kazanıyorlar ama diğeri durgun. Biri sormuş ne oldu diye, diğeri, tam kuponu yatıracakken bir adam çıkageldi beni ikna etti ve kuponda değişiklik yaptım, demiş. Tekrar kupon doldurmuşlar, diğeri gidip yatırmış. Yine kazanıyorlar ama diğeri yine durgun. Biri, ne oldu, yoksa yine mi o adam? Demiş. Diğeri mahçup ve üzgün, evet, demiş. Artık paraları bitmiş. Cebimizdeki son parayla birer tost alıp yiyelim bari demişler. Biri diğerine, sucuklu yeriz di mi ? Demiş. Diğeri de, evet, deyip gitmiş. Biraz sonra gelmiş, elinde iki kaşarlı tost. Biri ne oldu, hani sucuklular, demiş. Diğeri, sorma, yine o adama rastladım, demiş. (Fıkra aslında burada bitiyor ama şimdi biraz da Nasrettin Hoca torunluğuna kalkışıp uzatmak da fena durmayacak. Devam ediyoruz.) Biri artık dayananamış, kim ya bu adam, göster bana şunu, demiş. Diğeri az ilerde duran kıvırcık ve az saçlı, poker sakallı birini göstererek, işte şu, demiş. Biri hiddetle o adamın yanına gidip yakasına yapışmış, yahu, sen kimsin, demiş. Adam pişkin, Reklamcılık uzmanı Haşmet, demiş.

Ali Sedat Çetinkoz ~ 2 Aralık 2007 (13:05)

 

 

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Muska

Ali Türkan

ölen kardeşinin adını verdi oğluna. Yıllar sonra, bilmem kaçıncı kez taşındığım evlerden birine yerleşmeye çalışırken, bir kartonun içinde, boynundan fırlayıp önüme düşen o muskayı gördüm. Aradan o kadar zaman geçmişti ki, hiç düşünmemiştim kopuğu. O gün ağabeyinin sopa darbelerinden koruyamamıştı onu bu muska. Merak edip açtım. Çizgili bir dosya kâğıdını özenle katlamış, muska bezinin içine koymuştu. Kendi el yazısıyla "fasulyeden nağmeler" yazıyordu kâğıtta yalnızca. Hepsi bu! Yalnızdım. Yağmur yağıyordu. Şıp! Yazar

Son Yorumlar

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Tanrı insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz temiz olup olmadığına bakar

'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.

Prof. Dr. İlhami Güler (Star)

En Son Yazılar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

Başkan adayım Çevik Bir

Kâmuran Kızlak

Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °