Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Burada Psikiyatrist benim ahbap! Ha ha haaa!

Necdet Şen ~ 17 Ocak 2004


Biraz aşağıdaki konuk makaleyi bir web sitesinden ödünç aldım. Muhtemelen psikiyatri alanında isim yapmış bir profesör tarafından kaleme alınmış.

Aslında içerik olarak fena sayılmayacak, sürükleyici, eğlenceli bir yazı. Ne ki, haddinden fazla insafsız ve taraflı. Bir ruh hekimi tarafından değil de terkedilmiş bir sevgilinin ya da kocanın kıyıcı öfkesiyle infial halinde kaleme alınmış gibi.

Gerçi öyle olsa pek itirazımız olamayacak, hatta belki "ohhh, nalına da mıhına da vurmuş, oturtmuş kıçüstü" diyerek gırgırla karışık tezahürat yapabileceğiz. Ama bu yazı, yazarının hassas konumu nedeniyle insanı ürkütüyor ve akla şu soruyu getiriyor:

Profesör olmak, sağlam bir akıl yürütme becerisine sahip olmak için yeterli midir?

Neyse, daha fazla kamuoyu oluşturmadan yazıyı okuyalım, sonra tekrar konuşuruz.

Oyuncu Ruh Hali

Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Psikiyatri kitaplarındaki histrionik kişilik yapısına çok benzerler. Kolayca yalan söyleyen, iki yüzlülüğü meslek edinmiş, dış görünüm fetişisti olan kişilerdir. Dikkati çekmek için her şeyi yapan bu tipler, kadınlar arasında bulunur. Maganda erkekler bu tiplere bayılırlar, ama beraberlikleri kısa sürer. Seksten başka her şeyi seksüalize ettikleri için, erkekleri kolay hipnotize ederler. Rol yapmayı seven bu kişiler, bulundukları ortamda bir süre sonra sorun olurlar. İkiyüzlülüğü, kavgaya yol açmayı bu kişilerde gözlemleyebilirsiniz. Dedikoduyu kolay yaparlar, insanları birbirine düşürürler. Bu durumdan ciddî rahatsızlık duymazlar.

Devlet yönetimindeki dalkavukların çoğu oyuncu ruh hali taşıyan bu kişilerdir. İç kavgalar bu kişilik özelliğindeki insanların oyunları sonucu çıkar. Bazı politikacıların eşlerinin bu kişilikte olup olmadığını iyi değerlendirmek gerekir.

İlgi açlığı çekerler Yeterince ilgi görmedikleri ortamda boğulacak gibi olurlar. Kim ilgi gösterirse, sonucunu düşünmeden ona yaklaşırlar. Dikkati çekmek için her şeyi yaparlar. Moda onların eseridir. Gülünç duruma düşseler de ilgiden aldıkları zevk daha önemlidir. İlgi üzerlerine odaklanmazsa rahatsız olurlar.

Girişkendirler Neşeli, canlı, heyecan verici, herkesi gülmekten kırıp geçiren kişilerdir. Kolayca arkadaş olurlar, sempatiktirler. Ancak özleri yoktur. her şeyleri yapmacık, rol izlenimi uyandırır. Sosyal becerileri yüksektir. Konuşmalarında derinlik yoktur. Annelerini tanımlamaları istendiğinde �Güzel kadındı" demekten öteye gidemezler.

Övgü ile beslenirler Narsisistler gibi oyuncu ruh halinde olanlar da övgü ile beslenirler, eleştiriden hoşlanmazlar. İlgi, onay, dikkati çekmek ve heyecan tutkunluğu özellikleridir. Narsisitlerden farklı olan yanları, başarmak değil, eğlenmek için yaşamalarıdır. Sürekli güvenilmek, beğenilmek, övülmek açlığı içindedirler.

Duygusaldırlar Ruh halleri hemen değişir. Duygusallıkları bulaşıcıdır. Akıllı hareket eden pek çok kimseyi yoldan çıkarırlar. Mantık değil, duygu onların gerçeklerini biçimlendirir. Zil sesi ile oynamaya başlayabilirler. Dansların vazgeçilmez elemanlarıdırlar. Duygularını ifadede yüzeysel kalırlar.

Rol yapmaları doğal halleridir Telkine çok açıktırlar; kendilerine ait tutarlı davranış kalıpları yoktur. Sizin ne istediğinizi hissettikleri an, hemen sizin istediğiniz oluverirler. Sürekli rol yapmalarının arka planında, kendilerini sevecek, ilgi gösterecek ve bağlanacakları birini bularak onu elde etmek bilinçaltı arzusu vardır.

Fiziksel çekicilikte çok başarılıdırlar Kendilerine bakmak için, bir iş adamının kariyerine gösterdiği çaba kadar çaba gösterirler. Liposection, yüz bakımı, güzellik salonları onların ilgileri sonucu yaşarlar. Seksi gözükürler, ama seksi sevmezler. Ayartıcı, baştan çıkarıcıdırlar.

Kendilerini tanımazlar Film yıldızlarının ve TV kahramanlarının özel hayatlarını çok iyi anlatırlar, ama kendi iç dünyaları ile hiç ilgilenmezler. Başkalarının kendisine nasıl bakması gerektiğini çok iyi bildikleri halde, kendi kendilerine bakamazlar. Kendilerini geliştiremezler. Benmerkezcidirler. Hemen doyum isterler. Engellenmelerine çok sinirlenirler.

Hastalık icat ederler Hastalığı kullanırlar. Sıkıştıkları zaman bayılan, kusan, kabızlık çeken, her tarafı ağrıyan kişilerdir. Kendilerini kötü hissettiklerinde bunu, organ dili ile ifade ederler.

her şeyi abartırlar Kendilerinin fark edilmesi için her şeyi göze alabilirler. Kendilerinden nefret edenlerin ilgisini çekmekte bile başarılıdırlar. Sosyal düzeni bozarlar. Bir işyerinin savaş alanına dönmesine sebebiyet vermeleri hiç de nadir değildir. Yıldırım aşkı, bu kişilik tipinin işidir. Basit bir olaya abartılı ağlama veya öfke gösterirler.

(Kaynak: http://www.ozgurvebilge.com/abk/?sayino=122002)

Öhhö! Öhhööööö!

Yukarıdaki yazı, biz uzman olmayanların da gündelik hayatımızda sıkça tanıdığımız, belki önceleri canayakın bulup sonradan ufak ufak sinir olmaya başlayabileceğimiz, hatta "yapmacık, ilgi budalası" gibi kulplar takıp karalayabileceğimiz bir kişilik modelini anlatıyor; ama nedense bilimsellikle şahsî öfke arasında ayar tutturamadığı kanaatini uyandırıyor.

Sizi bilmem, ama ben bu yazıyı okuyunca, sayın hocamızın bir zamanlar "yakînen" görüştüğü (veya halen görüşmekte olduğu), belki cazibesine kapıldığı, sonra ipin ucunu kaçırıp incindiği (tüm bunlar insanlık halleri), uğruna acı çektiği, halen de bu "tanışıklığın" açtığı kanayan yaralarla dolandığı ve öfkesini yatıştırabilmek için elindeki en yetkin silahı, akademik birikimini ona doğrulttuğu izlenimini edindim.

Biz alâlade insanlar, etrafımızdaki birilerine ifrit olup onun bütün tartışılabilir özelliklerini ardarda sıralayabilir ve "o zaten şöyle fena, böyle berbat biri, elle tutulacak yanı yok!" diye arkasından, hatta yüzüne karşı, verip veriştirebiliriz. E, ne de olsa biz "halk"ız, cahil cühela (hatta sayın hocamız açısından "hasta") kategorisine girenlerdeniz. Ama bir profesörün, hem de (kuvvetle muhtemel) psikiyatri profesörünün, belki de kökeninde beğenilme açlığı yatan ve bunu elde etmek için işin azıcık kolayına kaçan bazı insanların ruh durumundan yola çıkıp, uzun bir lânetleme yazısı yazmış olması insanı korkutuyor.

Nooluyoruz? Hekim dediğin kendisine yardım umarak gelmiş ve "düzelebilmek" için medet uman birilerini bu kadar hor görerek bakarsa ona ne gibi bir faydası dokunabilir?

Tabloyu düşünsenize:

- Doktor bey, ben süslenmeden duramıyorum...

- Hastasın sen, zararlısın, cıfıtsın!

- İlgiye açım, cilveliyim, poz kesiyorum, ama çok sevimliyim...

- Beş para etmezsin, mikropsun, sosyal düzeni bozuyorsun!

Aslında psikiyatri denen tıp alanının en munis davrandığı durumlarda bile (yapısal olarak) alttan alta üstünlük taslayan, dağların doruklarından aşağılara bakan, toplumu sadece arızalı-kusurlu yaratıklardan ibaret gören ve muhtemelen kendisini bu kategorinin dışında tutan ve konuğuna (kitap yazdığında okuruna) "sen hastasın" imasını taşıdığını düşünenlerdenim. En azından bu bilimsel disiplinin, kendi uzmanları için böyle tuzaklar barındırdığını ve bu tuzağa düşen psikiyatristlerin pek de az olmadığını düşünüyorum.

Okuduğum bazı psikiyatri kitaplarında da rastladığım bu tavır, yani bu lânetleme, hakir görme, kategorik olarak her çeşit çizgi dışı davranışı olumsuzlama geleneği, ciddiye alarak okuduğumuz ve inanma eğilimi gösterdiğimiz takdirde özgüvenimizin sarsılmasına, kendimizi kötü hissetmemize, "acaba hasta mıyım?" diye kendimizden kuşkulanmamıza yol açan bu üslup burada doruğa çıkıyor. İnsanı tıptan da terapiden de soğutacak düşmansı bir üslup göze çarpıyor bu yazıda.

Düşünsenize, yakın çevremizde sayın profesörün ifadesiyle "duygusal, çekici, hayat dolu, müzik çalınca kalkıp oynayan, giyimine kuşamına özen gösteren, dışadönük, girişken, neşeli, canlı, heyecan verici, herkesi gülmekten kırıp geçiren" biri var, ama biz yine aynı profesörün öğütlerine kulak veriyor ve onun bu davranışlarını "hasta" bir kişiliğin tezahürü olarak kabul ediyor, "sosyal düzeni bozabilir" endişesiyle bu kişinin yarattığı renkli atmosferden etkilenmemeye çalışıyoruz.

Bu ne kadar otoriter bir zihniyettir ki, bu kadar hoş (hasret kaldığımız) kişilik özelliklerini taşıyan insanları süne zararlısı gibi görür? İnsanın aklına Milos Forman'ın Guguk Kuşu filmindeki bağımsız olmayı yasaklayan başhemşire Ratched geliyor.

İç dünyamızın cıvataları kimlere emanet?

Her alanın kendi mensupları için sinsice hazırladığı bazı yamulma (deformasyon) koşulları olabilir. Örneğin avukatlarda zamanla oluşabilecek olan demagoji yapmadan konuşamama, karikatüristlerde bolca rastlanabilen herkesi ucube gibi tasvir etme, polislerde gelişebilecek olan sokaktaki herkesten kuşkulanma, askerlerde ortaya çıkabilecek olan sivilleri potansiyel vatan haini olarak damgalama olgusu, acaba psikiyatri alanında uzmanlaşan bazı doktorları da, sokakta yürüyen herkesi "ruh hastası" gibi görmek gibi bir sonuç doğuruyor olabilir mi?

İşin içinde hiç bir kişisel öfke, kuyruk acısı falan olmasa bile, bir ruh hekiminin (ya da öyle olduğunu zannettiğim birinin) yazdığı "bilimsel" bir makalede, ruh durumunu incelediği kişiye/kişilere karşı bir parça daha hoşgörülü ve müşfik olmasını beklemez misiniz? Noolucak ki, eğer insanları "kusurlu" özelliklerinden yola çıkarak damgalamak, etiketleyip sınıflandırmak o kadar matah bir işse, bunu akademik ünvanları olmayanlar da gayet etkileyici bir dille yapabilirler. Ama sevgi ne yana düşer usta? Kusur bulmanın ve insanları kişilik modellerine ayırıp mikrop sınıflandırır gibi sınıflandırmanın ucu nereye kadar gider? Dünyada "hasta, manyak" diye kulp takılmaktan yakayı sıyırabilecek kimse bulunabilir mi sınırları bu kadar daraltılmış bir normallik tarifinde?

Hocamızın "oyuncu" diye aşağılamayı denediği bu tarz insanlar, makul bir mesafeyi koruyan kişiye ne zarar verebilir? Gecenin birinde dellenip hepimizi baltayla doğramaya mı kalkar? Üzerimizde tıbbî deney mi yapar? Mücevherlerimizi mi iç eder? Naapar? Uygun bulmazsak o kişilerle daha seyrek görüşme lüksümüz yok mudur hocam? Özünde az ya da çok bir nebze oyunculuk taşımayan kimse var mıdır? Kime ne zararı var birazcık oyunun? Çevremizdeki en renkli ve hayata en çok renk katan kişiler tam da muhterem profesörümüzün öcü gibi göstermeye çalıştığı kişilerin arasından çıkmıyor mu? Kışla mı yoksa yaşadığımız dünya?

Neredeyse bütün iletişim araçları (ama en başta reklam kuşakları) bize yapaylığı telkin ederken, hangimiz zaman zaman bir nebzecik de olsa "oynamadığımızı", tastamam "kendimiz" olduğumuzu iddia edebiliriz içtenlikle?

Bu tipte ("oyuncu") bir insan, belki sırılsıklam aşık olunduğunda, olayların kontrolü tümüyle ona kaptırıldığında, onsuz yapılamadığında insanı eşekten düşmüş karpuza çevirebilir. Ama işin aslı, birilerine o kadar tutkuyla bağlanan ihtiras kurbanını zaten en "düz" insan da incitebilir.

Eğer hocamızın "oyuncu ruh hali" dediği şey bu kadar iflâh olmaz bir ruh hali ise, zaten psikiyatrinin alanına girmemesi gerekir; Guguk Kuşu filmindeki gibi şoklar bitkiye dönüştürürsün, düzen bozulmamış olur.

Ama örneğin, ahbap çevremizde olsa, belki bazı hal ve tavırlarını arkasından birazcık çekiştireceğimiz, ama yine de gül gibi geçinip gideceğimiz, olmadığında eksikliğini hissedebileceğimiz birinin bu kadar "umutsuz vaka" gibi tarif edilmesi, size de kırılgan egosuyla bilimsel formasyonunun arasındaki sınırı arada bir karıştıran "bizim gibi" birinin varlığına işaret etmiyor mu?

O zaman nedir bu pahalı klinikler, lüks möbleli muayenehaneler, fahiş vizite ücretleri? Olmayan hastalıkların "iyileştirildiği" para tuzakları mı buralar? Kekleniyor muyuz yoksa kendi başına sürecek ilâcı bile bulunmayanlar tarafından?

Yüksek vakumlu elektrik süpürgelerini satabilmek için, bizi aslında pislik içinde yaşadığımıza inandırmaya çalışan "hijyen" sektörü ve bu devasa "obsesyon" kültürünü besleyen sabuncular kolonyacılar deterjancılar ve onların yüzsüz yalancılığına soyunmuş reklamcılar gibi, psikiyatri uzmanları da yazdıkları "bilimsel" makalelerle bizi her halükârda "hasta" olduğumuza inandırmaya ve yalınayak başı kabak ayaklarına getirmeye mi uğraşıyor?

Yok mudur "hasta" sayılabilecek kadar rot-balans ayarını kaybetmiş olanlar? Vardır, niye olmasın? Ama muhterem "ruh sağlığı" uzmanlarımız neredeyse göz seğirmesini bile ağır bir ruhsal arazın sinsi belirtisi sayacaklar. Onlar "marazîliğin" sınırlarını her geçen gün genişlettikçe televizyon kanallarında boy pos sergileyen her psikiyatristin vizite ücreti de hasta sayısıyla orantılı olarak çığ gibi büyüyecek.

Soruyorum; kendini "hasta" zannedenlerin sayısı çoğaldıkça, bu kuruntu salgını lüks semtlerdeki havalı kliniklerin cirosuna doğrudan yansır mı yansımaz mı?

Ve son sorumu soruyorum; günümüz itibariyle, psikiyatri bir bilim midir, yoksa sermayesi bizim korkutulabilme katsayımız olan yüksek cirolu bir sektör mü?

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

Y o r u m l a r

Psikolojikman başlıklı risale için yazdiğım yorumu bu yazı için yazsam daha uygun olurmuş; fakat bu risaleyi daha yeni kıraat ettim. Neyse, zahmet buyurup bu yorumu okuyan olursa, diğerine de bir gözatıversin artık.

Nevzat Tarhan'ın kitabını ben de okudum ve TV'de bir proğramda da izledim. Maskelenmiş ciddi bir saldırganlık görmüştüm kendisinde ve "umarım kimse bu adamın eline düşmez" demiştim. Saldırganlığının farkında olduğunu düşünüyorum (yoksa maskeleme ihtiyacı hissetmezdi). Zayıf bir yönünün farkında olup onu çözememek bir Psikiyatr veya Klinik Psikolog için ciddi bir mesleki defodur. (Burada uzman konuşuyor, boru değil. İtiraz edene basarım bir patoloji damgası. Sonra ayıklarsın pirincin taşını. Burada uzman benim ahbap ha ha haa... )

Asker kökenli bir psikiyatr olması yanında bir diğer defosu ise Freud'a iman eden müridlerden olması. Freud'un müridlerinden olup saldırganlık (ve nefret) duyguları taşımayan bir adam görmedim ben. Freud'un insanlar hakkındaki kötümser, karamsar, nefret kokan akla ziyan tezlerini benimseyip aynı zamanda iyimser olan birini ancak şizofreni paklar.

Şu üç günlük dünyada kendimizi anlayıp kabul etmek ve doğumdan ölüme uzanan bu yolu gelişerek-olgunlaşarak katetmek veya bütün enerjimizi gelişmek için değil, iç çatışmalarların ürettiği kaygıyla baş etmek için heba edip hep bir çocuksu yetişkin kalmak ve yolun sununa gelişemeden-olgunlaşamadan (yani yolun daha başlarındayken) varmak... Önümüzde duran yol ayrımının bu olduğunu düşünüyorum. Bu konuda muhterem Necdettin Efendi her biri yüzlerce kitabın ve imbikten süzülmüş bir yaşam felsefesinin özeti sayılabilecek çok güzel risaleler yazdı.

İkinci yolu seçenlere para, kariyer, güç elde etme (böylece kendini anlamlı ve güçlü hissetme) ve böylece daha da değersizleşme yolunda hayırlı "hiç" olmalar diliyorum...

Kamuran Kızlak ~ 19 Aralık 2007 (22:29)

Estağfurullah efendim, o "risaleleri" cüz cüz indirirken hiç öyle büyük iddialarımız yoktu. Şimdi de yok. Aynı duvarlara binlerce kez burnunu toslamış ve halen toslamakta olan birinin, çizgili defter kâğıdına kurşun kalemle "dikkat, duvar var, etrafından dolanınız" yazması gibi bir şey o yazılar. "Ben yandım el yanmasın" diye de özetlenebilir.

Necdettin Efendi ~ 20 Aralık 2007 (09:19)

21 Aralık 2007 tarihli Sabah gazetesinden bir haber:

Kadın avukat Banu Uzunyıldırım, eşinden ayrılıp yanına yerleştiği babası ile sık sık tartışınca, baba " Bu akıl hastası" diye kızını ihbar etti. 37 yaşındaki avukatı polisler akıl hastanesine götürdü.

Hastane "paranoyak" ve "paranoid şizofren" raporu verince baba "vasi tayini" davası açtı. Adli Tıp Kurumu'ndan verilen raporlarda " megalomani, hezeyan, paranoid sendrom" tespitleri yapılınca durum karıştı. Konu 55 uzmanlı Adli Tıp Genel Kurulu'na gitti. Kurul da " Akıl hastası" dedi.

İş bulamaz hale gelen Uzunyıldırım'ın avukatları bu kez adli psikiyatrinin duayeni Prof. Dr. Kriton Dinçmen'e (84) başvurdu. Dinçmen, avukata "Akıl sağlığı tam" raporu verdi. Vasi davası açılan mahkeme bu raporu dikkate alıp " Ehliyeti tam" diyerek avukatı kurtardı.

Prof. Dinçmen, " O raporları verenler benim öğrencim. Kahroldum. Akıllı birini hastaneye götürüp, 'Hastasın' denir mi? " dedi.

Sultan Mısırlı ~ 21 Aralık 2007 (10:43)

Sultan Mısırlı'nın sözünü ettiği haberi okuyunca "işte insan'ın Varoluşsal kaygılarını anlayabilen bir üstadın Freud'un müridlerine (ve DSM-IV'e -Amerikan Psikiyatri tanı kitapçığı) karşı zaferi" dedim.

Bu Avukat Hanım'ın çok ağır sayılabilecek bir stresli dönem yaşadığını sanıyorum. Ego gücü, yani strese dayanma gücü, biraz zayıf olan (kötü bir şey veya patolojik bir durum olmadığını belirtmeliyim) bir insan, ağır stres altında dağılma belirtileri gösterebilir ve bu belirtiler Şizofreni, Paranoya, ağır Depresyon, Mani gibi rahatsızlıkların özelliklerini çağrıştırabilir; (bu giriş cümlesi sanki bir enstitüte konferans verirmiş gibi oldu, bağışlayın, akademik kokulu bir cümleden ben bile gıcık kaptım).

Bir insan bu durumdayken iyi bir Psikiyatri veya Klinik Psikoloji eğitimi almamış, yani meslek erbabının zaman zaman mutlaka geçmesi gereken ince elenip sık dokunmuş süpervizyondan geçmemiş (psikiyatrların çok büyük bir çoğunluğu gibi), kişilik özellikleri ve donanımı psikoterapi için pek yeterli/elverişli olmayan ve Freud'a iman eden müridlerden birinin eline düşerse, vah ki ne vah...

Çok zor zamanlarımızda saçmalamamış, abuk subuk konuşmamış, çevresindeki bir sürü insanla kavga etmemiş kaç insanoğlu çıkar içimizden? Böyle bir durumda insanın istediği tek şey anlaşılmak ve acısının paylaşılmasıdır. Akıl-fikir vermek, eleştiri, iteleme-kakalama, acısını önemsizmiş gibi gösterme angutlukları o insanla düşman olmaktan başka bir işe yaramaz ve içinde bulunduğu psikolojik durumu daha da ağırlaştırır. Sanıyorum Avukat Hanım'ın ailesi de bu angutlukları yaptı ve durumu daha da ağırlaştırdı.

Ben iki kurumdan fena halde tırsarım:

(1) Yargı (12 Eylül'de ve sonrasında başım fena halde derde girdiği ve Hukuk denilen şeyin zamana göre bambaşka anlamlar taşıdığını gördüğüm için);

(2) Psikiyatri (eğitimini aldığım -Klinik Psikoloji- ve Psikiyatriden çok kıytırıktan bir durum için bile alınan bir raporun insanı alemin gözünde deli yapıp hayatını kaydıracağını bildiğim için).

Kamuran Kızlak ~ 21 Aralık 2007 (19:38)

Uzman görüşü deyince aklımıza ne geliyor? Uzmanlık boyacılık, mühendislik, kebapçılık, tatlı konusunda bile dalları budakları ile uçsuz bucaksız derya denizler iken, psikiatride uzmanlık deyince bu nasıl bir boyuttur, okyanus mudur yoksa uzay mıdır? Ben futbolu köyde süper oynarım şefim diyen Tokat'lı Selami Çavuş' un İstanbul halı saha klasmanında iki pas yapamamasına eş değerde midir. Bahsi geçen yazıyı okuyunca; sanki lafını direkt muhatabının yüzüne söylemek yerine, dumanla haber yollayan eski bir kızılderilinin eski bir numarasıymış hissi uyandırıyor. Yazının bir yerinde bu tipler kadınlar arasından çıkar deyince de anlıyorum ki, numara kadın. Nerede yayınlandığının ve neyin üzerine yazıldığının tespiti zor mudur bilmem, lakin bu yaklaşımın İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı'na yakışmadığı ve Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'nden ruh sağlığına hizmetlerinden dolayı ödül alamayacağı.

Mete Özyurt ~ 22 Aralık 2007 (20:03)

"Yorum yazacağım" diyenleri şu taraftan alalım...

Yazı nasıl yazılır?

Ali Türkan

Karnımız kaşınsın diye kaşıyor, ısınmak için sokuluyoruz. Daha iyi kaşıyan, daha iyi ısıtan birine yamanınca da, yallaaaah! Şimdi buradan don lastiği gibi çeker de çekerim bu konuyu ama bugün oralı değilim. Notlarım arasında kafama takılanlara şöyle bir dokundum işte. Sabah keyfi gibi bir şey oldu benim için. "Yazı nasıl yazılır?" diye ukalâlık yapacaktım, en azından nasıl yazılmayacağını anlatabildim sanırım. Böyle yazılmaz işte. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, sual edenlere bahusus selâm ederim. Yazar

Son Yorumlar

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Kendi düzenine sığamamak

12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.

Murat Belge (Radikal)

En Son Yazılar

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

Başkan adayım Çevik Bir

Kâmuran Kızlak

Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar

Eşek tepmenin bile raconu var

Necdettin Efendi

Şimdi sen anlatacak şeylerle dopdolu olduğundan, her oturuşta roman yazma eğilimi gösteriyor olabilirsin. Normaldir. Zamanla o disiplin edinirsini (yarım saatte 3 bin vuruşluk yazı yazmak gibi). Dediğim gibi, ilk yazılarda "nasıl yazmalı" sorusuna kilitlenmek yerine, kendine "şu kadar sürede yazıp vericem" gibi zaman sınırlaması koyarsan pratiğini daha çabuk geliştirirsin. Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °