Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Bu furyada pazarlanacak hiç bir marifetin yok mu? Yahu, nasıl olmaz?

Necdet Şen ~ 25 Kasım 2001


Rahmetli babam, vaktiyle bizim alışveriş merakımıza olan kızgınlığını şöyle dile getirirdi: "Boyalı s.. görseniz, onu da alacaksınız!"

Şimdi yaşıyor olsaydı, belki de şöyle değiştirirdi bu darbımesel değerindeki yorumunu: "Boyalı s.. görseniz, peygamber diye ardından gideceksiniz!"

Bana sorarsan, babamın söylediği o "boyalı şeyi"sallasan türlü türlü modern üfürükçüye çarpıyor!

Ahmak lâzım mı ahmak?

Bir zamanlar sopa zoruyla hepimiz asker iken ve memleket de tam anlamıyla kışla iken farkında değildik, şimdi ister istemez toplumsal hayatımız sivilleştikçe, eskiden halının altına süpürülmüş ne kadar pasaklı yanımız varsa bir bir ortaya dökülmeye başladı. Pandora'nın kutusu gibi, kapak açıldı bir kez; daha neler göreceğiz kimbilir.

Önceden de söyledimdi sanırım, bi daa söyliiym: İlâhi adalet diye bir şey yoktur; kötülük, onu yapanın yanına kâr kalır.

Toplumun sağduyusu masalının da inanılacak bir yanı yoktur; ahmaklık toplumun karakteridir.

Zamanı kandıramazsın sözü de palavradan başka bir şey değil; zamanın her dilimini, dünü de bugünü de yarını da bal gibi kandırırsın; sen yeter ki niyetlen.

Kendini istersen uzman, istersen sanat güneşi, istersen süperstar, istersen kurtarıcı, istersen medyum, istersen guru, istersen peygamber, istersen (hâşâ huzurdan) Tanrı diye pazarlayabilirsin; ayağına dolanacak tek şey, yine senin sağduyun ve vicdanındır. Dünyanın en zırva lâflarını bile yumurtlasan bu yumurtaların üstünde kuluçkaya yatacak sayısız ahmak çıkar.

Prof.Dr. Kerem Doksat'ın sorusu çok anlamlı o bakımdan:

"Geçmiş peygamberlerin kerametini sorgulayamıyor, şimdikileri ise şarlatanlıkla suçluyor oluşumuzun nedeni, o zamanlar psikiyatrinin olmayışı mı?"

Merak eder dururum, hipnoz, uyutanın mı uyuyanın mı kerametidir diye?

Efsanevî dolandırıcı Sülün Osman derdi ki:

"Dolandırıcılığın değişmez önkoşulu, dolandırılmaya hazır bir ahmaktır".

Ahmak mı dediniz? Ne kadar lâzım?

Dünyanın En Akıllı Adamı

CNNTurk kanalında yayınlanan 5N1K programında Cüneyt Özdemir'in birkaç gün önce ilginç bir konuğu vardı:

"Dünyanın En Akıllı Adamı" .

"Nasıl yani?" demeyin; basbayağı işte, "Dünyanın EN AKILLI Adamı"

Seyretmeyenler vardır aranızda, işin özeti şöyle oluyor:

Adını şimdi hatırlayamadığım, suratından pek de zekâ akmayan, en fazla otuz yaşlarında bir vatandaş, gitmiş notere, kendisini Dünyanın En Akıllı Adamı olarak gördüğüne dair bir belgeyi onaylatmış, sonra da üzerinde yukarıda zikrettiğimiz sıfatı taşıyan bir sürü kartvizit bastırıp her yere dağıtmış.

"Eee, noolmuş yani, salağın kıtlığına kıran mı girdi?" deyip geçebilirsiniz.

Tamam, öyle yapalım ama, ekrandaki gazeteciyi de ekran karşısındaki bendenizi de hop oturtup hop kaldırtan şey başka.

Bir sürü aklıevvel, "nasıl akıllı olunur?" konulu seminerlerde feyz almak için bu adama kişi başına 40-50 milyon lira ücret ödüyormuş. Dahası, Emniyet Genel Müdürlüğü ve bazı holdingler de dahil, bir sürü resmî ve özel kuruluş, bu sonradan olma "dahi"yi çağırıp ücretli seminerler verdiriyor ve bavul dolusu parayı uçlanıyormuş "akıllı olmayı" öğrenmek amacıyla.

Şimdi de sizin hop oturup hop kalktığınızı görür gibiyim. Belki birazdan yapacağım bir espriye giriş olsun diye bunları uydurduğumu düşünmüş de olabilirsiniz. Ya da belki hâlâ gazete alanlar varsa, daha önce oralarda gözünüze ilişmiş olabilir bu abukluk.

Ayrıca ne var ki şaşacak? Daha on gün kadar önce "takım ruhu nasıl olmalıdır?" konusunda akıl öğrenmek için, o esnada takımından şutlanmış olan mafiozi tavırlı futbol starına adam başı 850 dolar para yatırmamış mıydı bu memleketin siyah ıskarpinli "mutlu" azınlığı?

Dünyanın En Uçuk Adamı

Ben de kendimi böyle tescil ettireyim bari...

Niye mi?

Geçen hafta bir söyleşiye konuk oldum. Aslında söyleşi, imza günü ve benzeri etkinliklerden uzak durmak gibi bir ilkem var uzun zamandır, ama bu kez çok sevdiğim kadim bir dostuma "hayır" demeyi beceremediğim için istemeye istemeye gittim, konuştum.

Konu "medya etiği" idi ve mekân da İstanbul Barosu'nun Staj Eğitim Merkezi (İstanbul Barosu, Çin Barosu'ndan sonra dünyanın ikinci kalabalık barosu olur bu arada; yani bu şehr-i Dersaadet'te kolunu sallasan avukata çarpar).

Staj Eğitim Merkezi'nde genç avukat adaylarına medya etiği, kelle avcısı gazeteciler, basındaki sendikasızlaştırma, kasalarda saklanan ve şantaj amacıyla pazarlık konusu edilen yolsuzluk dosyaları, MİT mensubu gazeteciler, patronlar arasındaki menfaat ve bölge çatışmalarında tetikçiden beter davranan kalemşörler, "başarı" basamaklarını hızla tırmanabilmek için şeytanla bile işbirliği yapmaya teşne muhabirler, elinden tutulup "yürü yâ kulum" denen ve kısa zamanda medya starına dönüştürülen maşalar, büyük medya kuruluşlarının Vaşington, Moskova ya da Atina muhabirliği "vazifesini" ikmal ettikten kısa bir süre sonra merkeze çağırılıp hızla en tepelere tırmandırılan "temsilci" gazeteciler ve daha birçok kıymetli mevzuya şöyle bir değindikten sonra, bu deveyi gütmek için "ekmek parası" gibi bir mazeretin yeterli olamayacağını, bizatıhî bendenizin, bu çürümede rol oynamamak adına yüksek bir yaşam standardı ve ayrıcalıklı camiaya dahil edilme lüksünü elimin tersiyle itip kendi isteğimle yoksulluğu seçtiğimi (ve biraz da iç temizliği adına olsa gerek) nefsimi terbiye etmeye çabaladığımı, yakınmamayı ve katlanmayı öğrenmeye çabaladığımı, az yemek yediğimi, tahta üstünde yattığımı falan anlattım.

Anlatmaz olaydım! Aslında sadece "ele verir talkını, kendi yutar salkımı" diye düşünülmemesi içindi sanırım bu son teferruat, gereksiz bir savunma refleksiydi, yoksa böbürlenmek gibi bir amacım yoktu. Ama yine de hata etmiş olmalıyım. Karşımda oturan gençlerden biri dayanamadı ve "hayatımda sizin kadar UÇUK birini görmedim" deyiverdi.

Bana pek iltifat gibi gelmedi bu söz. Sanırım ayakları yere basmayan, aklı bir karış havada, gerçekleri algılayamayan biri gibi gördü beni.

Böyle bakılınca, oruç tutan herkes, kendini bir inanç uğruna aç bıraktığı için "uçuk" sayılabilir. Akılcı bir tarafı yoktur oruç tutmanın.

Onlara "Gazetelerden ve televizyonlardan madem bu kadar şikâyetçisiniz, bu kokuşmayı siz protesto etmezseniz kim edecek?" demeye çalışıyordum tam o esnada.

Değiştirmek için çaba harcamadığımız bir dünyadan yakınmaya hakkımız var mıydı? Menfaat çarkının bir parçası olmakla ona karşı çıkmak arasında seçim yapmak zorunda değil miydik? Ola ki sağduyulu bir insan olmak, değer hiyerarşimizin en üst sırasında değilse, neydi öncelikli değer yargımız?

Uzun zamandır toplumsal hayattan uzak kaldığım için bunun artık "uçukluk" sayıldığını unutmuşum.

Dünyanın En Uzlaşmaz Adamı

Ya da böyle tescil ettireyim kendimi. Parayla "uzlaşmama" sanatını öğretirim. Adam başı şu kadar dolar. Ne kadar pahalı olursa o kadar cazip. "Demek ki bir hikmet var" diye düşünür halkım.

Geçen ilkbaharda, bir diğer dostumun özel ricasını kıramayıp, aracı olduğu bir iş teklifini görüşmek üzere, lûtfedip gönderilen otoyla boğazın bu yakasında, sözümona restore edilmiş (yani dışına ahşap süsü verilmiş, ama içinde beton bina olan) bir köşke gitmiştim. Birkaç keşfedilmemiş (ya da kendi kendini keşfetmiş) "dahi" tarafından yönetilen bu şirket, faaliyet konusu olarak, alanlarında sivrilmiş ünlü kişilere konferanslar verdirmek ve bu yolla parayla akıl satın alınabileceğini zanneden cüzdanı kabarık mantar sürüsünü söğüşlemek gibi bir strateji benimsemişlerdi.

Ama kendileri de (dostum hariç) en az söğüşlemeyi tasarladıkları zenginler kadar ahmak oldukları için bana kalırsa pek şanslı görünmüyorlardı. Kulunuza teklif etmeyi düşündükleri "iş" de konferans yapılacak mekânın icabet edecek "mühim" zevat üzerinde karizma yaratabilmesi için orayı nasıl dekore etmeleri gerektiği konusundaki engin fikirlerim ve bir de salonunun duvarlarına konuk edecekleri "mühim fikir ve sanat adamı" konuşmacıların portrelerini çizip çizemeyeceğimdi.

Bir yandan da çekiniyorlardı ters bir tepki veririm diye.

Nitekim, korktukları şey fazlasıyla başlarına geldi, beklediklerinden de "ters" tepki verdim.

Hayır, iş teklif etmeye niyetlendikleri için değil. İstemez miyim üç beş kuruş kazanmayı? Değil duvarlara resim yapmak, ya da orayı nasıl tefriş edecekleri konusunda danışmanlık, "al şu takım taklavatı, binayı zımparala, macunla, boya", hatta, "al süpürgeyi kovayı, her tarafı tuvaletler de dahil pırıl pırıl yap" deselerdi, inan olsun ki seve seve yapardım. Üstelik de hem yapar hem de "nasıl kuş kondurabilirim?" diye kafa patlatırdım. Dahası, bahçevanlık, aşçılık, şoförlük, boyacılık, inşaatta soğuk demircilik, hatta kenef bekçiliği bile yapardım ekmeğimi kazanmak adına. Bugün de yaparım. Ama "kültürel faaliyet" kisvesine bürünmüş kibar hırsızlığa bile bile alet olmak istemem. Kandırılmamak için de gözümü dört açarım.

Tepkim şunaydı: Her tarafından vıcık vıcık çapsızlık ve şarlatanlık akan bir faaliyet alanında onların şarlatanlığını ve çapsızlığını yok sayarak, nasıl zengin olmaları gerektiği konusunda güya altın değerinde tüyolar verecektim; ama bunu bir boyacıya verecekleri ücretten daha azına yapacaktım.

Ulan dangalak! Madem o kadar akıllıyım, ilk konuşmacı olarak beni çağır o zaman! Size zengin olmanın sırlarını öğreteyim! Ve daha uysal bir çizer bulup duvara benim portremi çizdirerek başla işe. Hazret çok "akıllı" ya, hem bendeki "dahiyane" fikri çalacak, hem de çömez muamelesi çekecek.

Zengin olmak için dahi olmak gerekmiyor ki zaten; cibilliyetini çöpe at, gerisi gelir. Bunu da ben öğretemem; çünkü bilmiyorum, denemedim.

Asla "akıllı" bir adam olduğumu zannetmiyorum; hatta "salağın önde gideni" olduğumdan kesinlikle eminim. Öyle olmasa, şu kadar adım sanım, yeteneğim, birikimim bokum püsürüm varken ve hayranlarım bana hayran olmanın rantını toplarken (bunu başka gün anlatırım), ben emekli maaşıyla geçinen annemin evindeki asansör büyüklüğündeki bir odada, suntanın üstüne serilmiş birkaç kat battaniyenin üstünde uyumazdım dört yıldan beri.

Eğer akıl, kendi sınırlı kapasitesini allayıp pullayıp bulunmaz hint kumaşı diye pazarlamaksa, ahmağın dik alâsıyım. Valla öyleyim. İtiraz etmeyin, öyleyim işte!

Nitekim her zamanki ahmaklığımı orada da gösterip, iyi kötü para kazanacağım bir işi almaktansa, o kovboy şapkasıyla dolanarak ilginç olunduğunu sanan dümbeleğin ağzının payını münasip bir dilde verdim ve yoksul yaşantıma geri döndüm.

Stardan bol ne var?

Yazının başında sözünü ettiğim şu "dünyanın en akıllı" hokkabazına tekrar dönecek olursak, bu abdurrahman çelebi (yok, adı değil, niteliği) öğrencilik yıllarında mıymıntının tekiymiş, sınıfta herkes parmak kaldırırken kendisi bir köşede pısıp otururmuş. Sonra günün birinde "Ben neden böyleyim?" diye sorgulamış ve sonra şunu farketmiş:

"Kendisini çok değersiz ve aptal buluyormuş. Herkesten daha aşağı olduğunu düşünüyormuş. Bunu değiştirmeye karar vermiş ve kendi kendine her gün 'Ben akıllıyım, ben akıllıyım, hem de çok akıllıyım, hatta dünyanın en akıllı insanıyım!' diye telkinlerde bulunmaya başlamış.

Sonunda bu telkinler o kadar işe yaramış ki, şimdi o diğer insanlara (tabii ki ücret mukabili) bu başarının sırrını öğretiyormuş":

"Aslında salağın teki olsan da kendini nasıl akıllı zannedersin?"

Öğretir a, kime ne? Madem ortalık gördüğü her "boyalı s.."e para yatıracak andavallıyla dolu, öğret aslanım, helâl olsun sana bu yollar.

* * *

Sen de türünün en başarılı örneklerine konferanslar ayarla kovboy şapkalı arkadaşım. Ayşe Arman'la Emin Çölaşan'dan başla. Dünyanın En Akıllı Adamı'nı da unutma sakın. Medyayı parmağının ucunda oynatmak konusundaki başarılarına binaen Aysel Gürel , Hüsamettin Özkan , Yaşar Nuri Öztürk , Sakıp Sabancı , Medyum Memiş , Serdar Ortaç ve Bedri Baykam'ı da unutma, davet et, konuşsunlar. Salih Memecan'dan da rica et, duvarlara onların çöp adamdan portresini çizsin.

Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş olur böylece.

Hı? Zaten davet ettin mi? Pardon, kaçırmışım :-))

Beni davet edecek değil ya şaban, tabii ki onları davet edecek.

Başarının bu kadar ucuzladığı, ayağa düştüğü, hokkabazlığın ufkunu göz alabildiğine açtığı bir dünyada, en büyük kâbuslarımdan birisi, adımın bu tarz başarı öykülerinde ve başarısı kendinden menkul kişiler listelerinde yer alması olurdu.

Öyle bir sahte değer bombardımanı altındayız ve öyle bir beyin yıkama sürecinden geçiriliyoruz ki, sık sık tekrarlayıp duruyorum, bana kalırsa Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya romanında anlatılan, uyurken beyni yıkanan yatılı okul öğrencilerine dönüştük. Yalan ve hile, bütün toplumun ortak değeri olunca, gerçeğe değinen kişi "uçuk" diye damgalanabiliyor.

Neticeten...

Bu uğultuya rengini veren temel mesaj şuymuş gibi görünüyor:

Gemisini yüzdüren kaptan. Zaman, her ne şekilde olursa olsun bol para kazanma, bol para harcama, istifleme, esirgeme ve başkalarının acılarına aldırış etmeme zamanı. Çocuklar bunun için kolejde okutulur, ahbaplıklar bunun için kurulur, sosyal hayat buna göre düzenlenir. İşte budur gerçekçilik.

Bir yanda neyi var neyi yoksa VERMEK için çırpınan minik neco, diğer yanda alığın teki olduğunun bal gibi farkında, ama böyle bir sistemde alıklığın bile AKIL diye pazarlanabileceğini de sezmiş olan kurnazlar güruhu; ve orta yerde berbat olana meyletmeye yatkın bir kuru kalabalık.

Bu toplum uzaydan gelmedi. Ben de uzaydan gelmedim. O halde nedir aradaki bu derin uçurum?

Yetenekten falan söz etmiyorum; hep söyledim durdum, biliyorsunuz artık; minik neco'nun varsayılan yeteneği tüm insanlığın ve hatta hayvanların, tüm kâinatı içeren ve içimizde olan ortak servetin minicik bir zerresi. Varsa eğer zulamda bir şeyler, neyim var neyim yoksa hepsi, ona ulaşabilen herkesin ortak malı; almayandan hesap sorarım.

Deminden beri ahlâk'tan söz ediyorum. Ama geleneksel "baskın basanındır" ahlâkından değil, olumluya, güzele, sevgiye meyletme, paylaşma, dayanışma, çoğaltma ahlâkından.

Görünüşe bakılırsa, onun kıtlığına kıran girmiş.

Okurlar ne diyor?

Güzel yazınızı okurken postacı kredi kartı dökümünün olduğu zarfı uzattı, aldım zarfı, üzerinde;

XXX_Bank "iyiler mutlaka kazanır" logolu yazı... Birden irkildim ve kapım kapanınca "iyiler nah kazanır!" dedim yüksek sesle (gayr-i ihtiyari)...

Pardon... Eh! Hocam yaptınız yapacağınızı, kadın başımıza küfürü de dışa yansıtmamıza sebep oldunuz, ne olucak bu halimiz, dillendirdiniz bizi. Allah yardım etsin, bir kaç yılımız kaldı özgürlüğe, ayol bunu da tamamlayabilirsek bizden sabırlısı yok...

Allahtan geçmiş yıllarda Derkenar'ı tanımadık, yoksa halimiz haraptı...

Henet ~ 4 Şubat 2008 (13:51)

 

 

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Pembeye boyayın o !bneleri

Ali Türkan

Sahip olmadığığından, mükemmele yakın bir dünyada yaşadığına inanan, bu dünyayı korumak adına da her şeyi yapabilecek bir tektipinsan'dır. Birilerinin pembeye veya başka bir renge boyanması da, bu birileri kendisi olmadığı sürece, rahatsız etmeyecektir onu. John Boy'un çocukları, tosladıkları duvarları demokrasinin gereği sanan ve özgür olduklarına inandıkları işte böyle bir ortamda, "bir hazin hürriyet"e şahitlik eden yıldızların altında dünyaya gelirler. Bir sonraki yazı: O çocuklar büyüdü Ahmet Abi Yazar

Son Yorumlar

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Adi yazılar yazan kalitesiz yazar

Faşistler, Atatürk'ü putlaştırmakla ona en büyük kötülüğü ettiler.

Onu "uzaydan gelmiş insanüstü bir yaratık" olarak tanıtmaları için de en başta "insani" yanlarını yoketmeleri gerekiyordu.

Atatürk içki içmez, üşümez, yorulmaz ve acıkmazdı.

Engin Ardıç (Sabah)

En Son Yazılar

Buyurun Çadır Tiyatrosuna!

Kâmuran Kızlak

Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı.   Yazar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °