25 Temmuz 2008 Cuma
Necdet Şen - 22 Mayıs 2002
"Sana bi sır veriim mi?" dedi ve ekledi, "babam beni geçen gün sandalyeyle dövdü."
Daha 6 yaşındaydı, üstelik minicik cüssesiyle yaşıtlarından ufak görünüyordu. Nasıl el kaldırılırdı nohut kadar çocuğa aklıma sığdıramadım. Ama yüzünde gözünde taşıdığı çürükler az önce verdiği bu sırrın kanıtlarıydı işte.
Sevgisiz evliliklerin ortaya saldığı sayısız mağdurdan biriydi minik Seda. Annesiyle babası yıllar önce ne halt yediklerine pek fazla kafa yormadan, muhtemelen bol bol seks yapabilmek için evlenmiş, bir ihtimal bunun adına kısa bir süre "aşk" falan diyerek kendilerini kandırmayı başarmış ve sonra yanılsama bitince ayırmışlardı yollarını.
Şiddetli geçimsizlikten boşanmak için mahkemeye başvurduklarında, yargıç, babaya değil anneye vermişti minik Seda'yı.
İşsizdi baba. Hiç çalışmamıştı. Otuzlu yaşların ortalarına gelmiş, ama ekmeğini kazanmak için hiç bir çaba harcamamıştı o güne kadar. Annenin emekli ve dul maaşından birazını tırtıklayarak sigara ve kahvehane parasını çıkarıyor, kendisi gibi aylak tayfasıyla gezip tozarak vakit öldürüyordu.
Oysa anne "bok paklamak değil, kendi hayatını yaşamak" istiyordu; o nedenle boşandığı eşine "sattı" kızını. İşsiz güçsüz genç adam kendi evlâdını öz annesinden satın alabilmek için otomobilini elden çıkardı. Eline geçen paranın yarısından fazlasını kadına verdi, kalan parayı da cep harçlığı yaptı kahvehane köşelerinde.
İlk günlerde "çok seviyormuş" minik kızını baba; ama ne zaman bittiyse bu sevgi, duvarlara çarpa çarpa dayak günleri gelmiş ardından. Çalışmayan, çalışmak da istemeyen, öğlene kadar uyuyup, sabahlara kadar it-kopuk tayfasıyla sokaklarda sürten bir baba ve kendisi de dahil hiç kimseye sevgi duyamayan donuk bir babaanneyle birlikte, her kıpırtısı kınanarak, her sorduğu soru ağzına tıkılarak, azarlanarak, itilip kakılarak, sokaktan ve oyundan alıkonarak ve sevilmemenin acısını bol bol "yaramazlık" yapıp dikkat çekmeye çalışarak geçirmeye başladı çocukluk çağını minik Seda.
Sevilmemenin zehirini içine akıta akıta büyüyordu. Kırk yılda bir sokağa oyun oynamaya çıkarıldığında arkadaşlık ilişkilerini beceremiyor, yersiz kavgalar çıkarıyordu. Ona rastladığımda gözlerindeki acı ışıltıya bakmakta zorlanıyordum. Gülmeyi beceremiyordu minik kız çocuğu; gülünce ağzı tuhaf bir yırtığa dönüşüyor, nedense kararmış ve dökülmüş süt dişleri o acıklı gülümsemesini daha da iç acıtıcı bir hale dönüştürüyordu.
Sonra ilkokula başladı. Yaşıtlarından daha ufak boyuyla ve o minik cüssesiyle orantısız iri sırt çantasıyla okula gidip geliyordu. Daha da içine kapanmıştı, merhabalarımı bile karşılıksız bırakıyordu artık. Oysa mahalledeki en güvendiği kişilerden biriydim. İçini bana döküyor, azarlanmadan konuşabileceği tek kişi olarak beni görüyordu suskunlaşmadan önce.
Onu son kez güneşli bir Pazartesi sabahı gördüm.
İki haftada bir annesine konuk oluyordu yasa gereği. Çocuğunu özleyeceği varsayımıyla verilmişti bu hak anneye, ama o, arada bir "işim var" diyerek istemiyordu kızını yanına. Kabul ettiği zamanlarda dayısı arabasıyla gelip alıyor, gene o bırakıyordu eve sürenin sonunda.
Dediğim gibi, bebeğin yasal durumunu belirlerken, boşanan anneyle babanın yavrularını paylaşamayacağı genel varsayımından yola çıkarak bir çözüm bulmuştu yargıç; nereden gelebilirdi aklına, o minicik çocuğun istenmeyen bir paket gibi bir evden öbür eve postalanacağını ve yasal hakkın "kahır" gibi algılanacağını?
O Pazartesi sabahı da hafta sonu ziyaretini tamamlamış ve dayısı tarafından baba evine geri getirilmişti minik Seda sırt çantasındaki çıkınıyla.
Ama ısrarla çalınan zile yanıt veren, kapıyı açan olmadı. Evlerinin kapısı duvardı sanki. Uzun zaman yanıt alamadılar uzun uzadıya çaldıkları zile.
Balkonumda güneşleniyordum. Kalktım yerimden "isterseniz kapıyı ben açayım" dedim. Dayı "zahmet olmazsa" dedi. Gittim açtım, "evde yoklarsa bize bırakabilirsiniz, herhalde markete falan gitmişlerdir, biraz sonra dönerler" dedim. Genç adam cesaret edip bırakamadı. "Gel kızım, telefonla arayalım, belki zilleri bozuktur" dedi, taktı Seda'yı peşine, bakkala gitti.
Birazdan öfkeyle geri döndüler. Baba evdeydi, ama "şimdi istemem, öğleden sonra getirin" diyormuş. Babaanne ise oğluyla kavga etmiş, "senin çocuğuna ben bakamam" diyerek çekip kızına gitmiş. Ona telefon ettiler, "katiyen istemem!" diye yanıtladı.
Ortada kalmıştı minik Seda, ne annesi, ne babası, ne babaannesi, ne halası istemiyordu onu. Herkes kendi lânet olası "hayatını" yaşamak istiyordu. Bir kaza yapmış, kendileri çocukluktan çıkamadan çocuk yapmışlardı.
Çok meşakkatli işti "çocuk" toplumda çocuk olmak. Göğüslenmesi gereken ağır bir sınavdı.
"Bunlar da nenne-baba olacak güya! Yazıklar olsun!"
Öfkeyle söylenen dayının peşine takılarak ağlaya ağlaya anne evine geri döndü minik kız. Onu dünyaya getirenler şimdi "yük" gibi görüyorlardı. Ne yazık ki anne ya da baba olmak için hiç bir kişilik testinden, ruhsal yeterlilik sınavından geçirilmiyorduk; rakı kokulu çiftleşmelerin ardından gelen pişmanlıkların diyetini ödüyordu minicik çocuklarımız.
Yıllar geçti bu olayın üstünden, o semtten taşındım, bir daha göremedim Seda'yı.
Zaman zaman düşüyor aklıma o minicik kız çocuğu. Kahroluyorum. Onun gözyaşları içinde ve sırt çantasından da ağır olan "istenmeme" yükünün altında ezile ezile gidişini unutamıyorum.
Sevgisizliği kuşaklardan kuşaklara aktarıyor insan kırıntıları. Mutsuz çocuklar büyüyor, anne-baba oluyor, kendilerinden daha da mutsuz yeni kuşaklar yetiştiriyorlar.
Seda da büyüyor olmalı bir yerlerde.
Seda'lar gözlerden ve gönüllerden ırak, kendi kendilerine büyüyorlar.
Muhtemelen Seda yarın öbür gün, çocukluk günlerinde içinde biriktirdiği zehirli atıklarla boğuşup duran mutsuz bir kadın olacak. Belki o da anne olacak, belki hiç cesaret edemeyecek.
Günün birinde geçmişinin tortularından arınmış, kendisiyle barışmış, mutlu bir insana dönüşebilme şansı var mı minik Seda'nın? İnsanların gözlerinin içine ışıl ışıl bakabilme, pırıl pırıl dişleriyle ferah kahkahalar atabilme şansı var mı?
Yoksa bir tane harcanmış çocukluk öyküsü daha mı?
Hocam, çok güzel derlemişsiniz yine, kalbinize, ruhunuza ve elinize sağlık...
Sizlere söylenebilecek tek sözcük var gönlümde; iyi ki varsınız, hep varolursunuz inşallah...
Meryem - 22 Şubat 2008 (11:50)
Necdet Şen - Necdet Şen

Ali Türkan
Fakat tarzımın vandallar'ı sayfana çekeceğinden ve işin bokunu çıkaracağımdan korkuyorum. "İşte savaş var ve 'dünya ikiye bölündü'. Sanki daha önce kaça bölünmüştü ki, sınıfsal bakmanın zamanı" diye ahkâm kesmek istiyor canım aslında. Belli bir kitleyi, isim de vererek silkelemek, "hadi ya" tavrıyla dalga geçmek, arıza çıkarmak istiyor. Kimse sallamaz diye yapmıyorum. O yüzden, şen olasın Halep şehri! Hoşçakal. Yazar
Bence diğer birçok organizasyonlar gibi üniversiteler de bazı idealist prensipler üzerinden yola...
Seyit Balkuv - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Tortop, her gün onlarca çocuk sanırım sizin zihninizde ölüyor. Bu ülkeyi hangi yayın...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Necmi Ziya Bey'e tavsiye,...
İlker Tortop - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
İnsanlar kendi arzuları dışında ölüme gönderilmemeli biçimindeki bir dileğe hadi...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Bence üniversite diploması sahibi olmakla ayrıcalıklı zümre pasaportuna sahip olma tesbiti kısmen...
Mehmet Kılınç - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar.
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Necdet Şen
Zorbalığın fikirlerden üniformalar diiktiği totaliter mizaçlı sistemde, hukukun hassas terazisıni toplumun üzerinde yansız olarak tutması gereken yargı lordlarının militanca çıkışları ve toplumsal sözleşmelerin kırılgan noktalarını hoyratça kaşıyan medya komitacılarının rüzgâr eken ahkâmları bölücülük olmuyor mu? Biz ne softalar gördük yanıbaşımızda, ki onların demokrasiden kasdettiği şey 85 sene evvel kendilerine bahşedilmiş imtiyazları ilelebet müdafaa ve muhafaza edecekleri bu azınlık diktatörlüğünün bekasından başka bir şey değildi. Hızlı Gazeteci
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.