Necdet Şen ~ 22 Ocak 2002
Madde 159 kimdir, necidir, ucu sivri midir, batar mı?
Nasıl seksenli yılların ortalarında herkesin "nasıl söylesem bilmem ki?" diye ağzının içinde gevelediği ama başını belâya sokmamak için susup bir başkasının söylemesini beklediği konuları, 12 Eylül faşizmine ve sol örgütlerin içinde solculuk kılığında dolanan feodal kafa yapısına ilişkin itirazlarını Hızlı Gazeteci namıyla maruf çizgi kişilik, Bacı adlı öyküsünde gümbürt diye söyleyip etkileri bugüne değin uzanan püsküllü bir belâyı başına sardıysa, doksanlı yılların başlarında da Memet ile Memo çizgi romanı da, herkesin bilip de maçası sıktığı için yazıp çizemediği gerçekleri, PKK ve devlet destekli anti-terör (bal gibi kontr-gerilla) timlerinin gaddarlıklarını eveleyip gevelemeden güm diye söylemiş, ne var ki çizerinin tüm cemaatlerin dışında duran bir "kaka çocuk" olması nedeniyle aynen bugünlerde olduğu gibi o zaman da görmezlikten gelinmişti.
Ama medyanın ve cemaatçi entelijansiyanın inatla görmezlikten geldiği bu çizgi romanı sayın muhbir vatandaş ve vazifeşinas cim savcısı görmezlikten gelemezdi.
Nitekim gelmedi de. Memet ile Memo'ya Türk Ceza Kanunu'nun 159 sayılı maddesinden dava açıldı.
Yöneltilen suçlama: "Devletin Emniyet Kuvvetlerine ve Türk Silahlı Kuvvetlerine yayın yoluyla hakaret" idi.
Ondan birkaç yıl evvel de madde 158'den (zamanın Cumhurbaşkanı'na hakaretten) yargılanmış ve beraat etmiştim. Şimdi ne olacaktı bilmiyordum.
O günlerde dergiye gittiğimde, Hasan'dan müjdeyi aldım: "Minci İnci bey seni görmek istiyor".
"Kim o?" dedim. Yayın grubunun hukuk danışmanıymış. Hakiki adı başka tabii, senaryo icabı (biraz) değiştirdim.
Gerçi o yıllarda bu tür davalarda Av.Gülçin Çaylıgil takip ederdi davalarımı, ama madem konuşmak istemiş, konuşalım dedim ve ofis-boy'dan devşirme yazı işleri müdürü Muammer'le birlikte çıktım üst kata.
Hazret bizi beş on dakika kadar bekletti kapısında. Neden sonra girdik. Makam odasının genişliği beyfendinin kibirini yeterince yansıtıyor.
Doğrudan lâfa girdi alçak dağların tanrısı:
"Ne bu böyle?"
"Ne-ne?"
(Çizgi romanımı göstererek) "Bunlar! Rezalet! Nasıl yaparsın böyle bir şeyi?"
Masanın üstünde Joker dergileri ve dergide benim çizgi romanın olduğu sayfalar açık duruyor.
"Siz" deme gereğini bile duymuyor salatalık ağası, o kadar hakir görüyor.
"Anlayamadım" dedim, "Berbat olan ne? Çizgi roman mı? Yani sanatsal açıdan mı berbat?"
"Hayır" dedi hazret, "vatana ihanet bu! Sen ne hakla devletin güvenlik kuvvetlerine..."
Kan tepeme çıktı. Sesimi yükseltmemeye çalışarak "ağır olun bir dakka!" diye kestim mühim şahsın sözünü; "siz avukat mısınız, sıkıyönetim savcısı mı?"
Adam afalladı. Hiç beklemiyordu sanırım bir ecirin karşısına dikilip horozlanmasını.
Devam ettim:
"Kaldı ki, bir sıkıyönetim savcısının bile böyle terbiyesizce bir üslupta muhatabını azarlama yetkisi yoktur. Siz bu kafayla mı savunacaksınız beni mahkemede?"
Hazret daha da afalladı.
"Eğer öyleyse, kalsın, istemem. Daha düzgün avukatlar tanıyorum. Onları tercih ederim."
Minci Bey'in jetonu anca düştü. Ayağa kalktı. Yanındaki mini etekli sarışın genç avukata döndü:
"Tuyan hanım, bu beyfendi ile konuşacak başka konumuz kalmadı."
"Zaten konuşacağımız hiç bir şey yoktu ki, meseleye neden burnunuzu soktunuz, hiç anlayamadım." dedim. Döndüm, kapıya yöneldim.
Hazret adamakıllı sinirlendi bu son sözüme. Arkamdan seslendi:
"Eğer tazminat ödemeye mahkûm olursan, bil ki bu müessese senin için bir kuruş para ödemez!"
"Paranız sizin olsun!"
Başından beri bu tartışmayı bir köşede süklüm püklüm izleyen yazı işleri müdürü Muammer de o şaşkınlıkla peşimsıra terketti odayı. Rengi bembeyaz olmuştu.
Bir otomobil ayarlandı, kireç beyazı Muammer, avukat Tuyan hanım ve bendeniz "vatan haini", ifade vermek için Şişli adliyesine doğru yola çıktık. Yolda avukat hanıma "yanlış anlamanızı istemem, size karşı bir tavır değil, ama ben bu tarz davalarda savunma avukatı olarak Gülçin Çaylıgil ile çalışırım; bu kez de öyle yapıcam; savunmanıza beni katmasanız daha iyi olur." dedim. Avukat hanım biraz kırılır gibi olduysa da üstelemedi, "nasıl isterseniz" dedi.
Şişli'deki Basın Savcısı'nın huzuruna çıktık. Muammer kekeleyerek ve bu kez de ateş gibi kızararak ifadesini verdi. Sonra da sıra bana geldi. Her konuda berbat olacak değiliz ya, fena sayılmayacağımız bazı konularda da var. Örneğin, ağzım iyi lâf yapar. Ondan olacak, ben konuşurken savcı araya girip, "Necdet bey, çok akıcı cümlelerle konuşuyorsunuz, ben ne yapsam sizin bu cümlelerinizi aynı kıvraklıkta zapta geçirtemem; isterseniz size biraz mühlet vereyim, bu ifadenizi yazılı olarak getirin, ifade zenginliğinize yazık olmasın." dedi.
Valla palavra atmıyorum. Böbürlenmiyorum. Savcı sahiden de aynen böyle dedi. Ben o zaman anlayamadım ama meğer hatırı sayılır bir jest yapmış. Herkese yapılmazmış bu.
Uyuşuğun tekiyim ya, bir saatte yazılabilecek yazılı ifademi beklettim beklettim, son gece yazdım. İki adımlık yere bir haftalık mühletin son günü, mesai saati bittikten sonra götürdüm. Zabıt kâtibi, "maalesef mesai bitti, savcı bey az önce çıktı" dedi.
"Ne olacak peki şimdi?" dedim, kâtip "otobüs belki kalkmamıştır, bir inip bakın isterseniz" dedi. "Ne otobüsü?" dedim, "adliye mensupları için belediye bir otobüs tahsis etti, eğer kapının önünde bekleyen bir belediye otobüsü görürseniz, bilin ki savcı bey onun içinde oturuyordur" dedi.
Apar topar aşağı indim. Sahiden de kapının önündeki belediye otobüsü henüz kalkmamış. Paldır küldür otobüse daldım, ön sırada oturan bayan savcının ayağını, afedersiniz, ayı gibi çiğneyerek bir arka koltukta oturan savcıya ifademi uzattım. Savcı bu allahlık halime gülerek ifadeyi aldı.
Tumturaklı bir ifade metni yazmıştım, ama yine de dava açılmasını engelleyemedim. Sanırım emir "büyük yerden" gelmişti.
O günlerde bir gazetede adliye muhabirliği yapan ve düşünmeden yazdığı bir haberi yüzünden 12 Eylül mağdurlarından İlkay Erhan Çınar'ın fazladan iki yıl daha yatmasına sebep olan bir hıyarın kışkırtmasıyla, beni yıllarca hapiste yatıracak kadar sivri, zehir zemberek bir savunma metni döşendim.
Kararlıyım yani, kendime zarar vermeden vazgeçmiycem diklenmekten. Kim gelirse. Yeter ki güçlü ve tehlikeli olsun.
Gülçin hanım yazdığım savunmayı görünce beni bir güzel fırçaladı ve içindeki tüm sert, dağa taşa değirmene efelenen cümleleri çıkarttırdı. İsmail Beşikçi Junior olma hayalim kursağımda kalmıştı.
Onun yerine kral bilmem kaçıncı Louis'nin kafasını armut biçiminde çizen ressam-karikatürist Daumier'nin savunmasını falan örnek gösterdik. Daha doğrusu, öz olarak, "bir çizgi roman yüzlerce kareden oluşan bölünemez bir bütündür; onun şu ya da bu karesindeki herhangi bir konuşma balonundan alınmış bir cümleden yola çıkılarak romanın tamamına ilişkin yargıya varılamaz" mealinde bir savunma yaptık.
Kararın okunacağı gün, kesinlikle mahkûm olacağımdan emin, mahkeme heyetinin karşısına çıktım. Doğrusu, ikisi kadın, biri erkek üç yargıçtan oluşan mahkeme heyeti, her daim çatık kaşları ve göz göze gelmekten titizlikle kaçınan beden dilleriyle pek de dostane bir izlenim uyandırmıyorlardı insanın üzerinde.
Ama gerekçeli karar okunduğunda hem ben hem de avukatlar apışıp kaldık.
Mahkeme beni (ve kahraman Muammer'i) oybirliğiyle beraat ettiriyordu. Ama hem de ne beraat. Memet ile Memo'nun bir sanat eseri olarak değeri, bizzat onu yargılayan İstanbul 2. Ağır Ceza mahkemesi tarafından tescil ediliyordu.
Bir reklam cıngılı. Bizden ayrılmayın.
Kim demiş Sultanahmet'te 2. Ağır Ceza Mahkemesi yoktur diye?
Var. Ben gittim.
Kim demiş bu ülkede bağımsız yargı yoktur diye?
Var. Ben gördüm.
Suçlu deme, değilim. Kapıkulu deme, değilim. Ben özgürüm. Sadece özgürüm.
Ve güncel bir havadis. Hemen hemen 50 yıllık ceza avukatlığı boyunca bu ülkedeki bütün solcu yazar, çizer ve aydının avukatlığını ve ahbaplığını yapmış olan Gülçin Çaylıgil, meğer görüşemediğimiz şu son yıllarda yöneticiliğini üstlendiği İstanbul Barosu staj merkezindeki genç avukat adaylarına bu davayı ve orada yaptığımız savunmayı ders olarak okutuyormuş. Ama bir parça ayıp ederek, benim yazdığım metni sanki kendisi kaleme almış gibi, başarının tamamını kendisi üstlenerek ve "necdet'i kurtardım" üslubuyla anlatarak.
Olsun, dilim varıp da bir şey diyemiyorum. Çünkü kendisi yine de çok asil bir insandır. Bu davadan tek kuruş vekâlet ücreti almadı. Ben de çok yakın dostluğumuza binanen bir türlü teklif edemedim. Utandım. Şimdi benim hayranlarımın mahçubiyetlerinden bana iş teklif edemeyişleri gibi. O nedenle de bu savunma metni eğer eski avukatıma bir parçacık da olsa manevî haz sağlıyorsa, bir türlü teklif edemediğim vekâlet ücretinin minik bir kısmı olarak tepe tepe kullanabilir.
Bir de şunu öğrendim bu aralar: 1993 yılında yargılandığım bu 159. madde 2002 yılında ceza yasasından tümüyle çıkarılacakken, şu günlerde (2002 Ocak) meclise sunulacak olan bir yasa önerisiyle daha da genişletilmeye ve artık kaş göz işaretlerini bile kapsayacak şekilde ağırlaştırılmaya çalışılıyormuş.
Oraya birazdan geleceğiz. Daha önce işin magazin kısmını anlatalım da ağzımız tatlansın.
Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

Ali Türkan
Satanizmin cinsellikle, çeşitli ayinleriyle falan ilgili boyutu hakkında da bir şeyler yazarlar belki. Bunun için de kitaplar okumalı, sokağa çıkıp o gençlerle falan görüşmeli, kıçlarını o koltuktan kaldırmalılar yani. Gazetecilik de kapıda "marka kesenlerden" daha fazla emek ister sanırım.Hani bi sokağa çıksalar, tuzu kuru ailelerin bunalımlı çocuklarının nları yoluna konduktan sonra, sıra on iki yaşında "eti senin kemiği benim" diye tesviyeciye çırak verilenlerin nlarına da gelir belki. Yazar
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
Faşistler, Atatürk'ü putlaştırmakla ona en büyük kötülüğü ettiler.
Onu "uzaydan gelmiş insanüstü bir yaratık" olarak tanıtmaları için de en başta "insani" yanlarını yoketmeleri gerekiyordu.
Atatürk içki içmez, üşümez, yorulmaz ve acıkmazdı.
Kâmuran Kızlak
Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı. Yazar
Necdettin Efendi
Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.