Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Kendisi için Aydın

Necdet Şen ~ 16 Kasım 2004


"Aydın" dendiğinde nasıl bir insan türü gelir aklına?

Çankırı'daki Çarşı Camii imamı mı? Eli asalı bir Aczmendî dervişi mi? Esnaf çarşısındaki Şahmeran ressamı mı? Kuyumcu ustası mı? Hattat Osman mı? Bestekâr Tatyos Efendi mi? Güzin Abla mı? Tosun mu?

Binbir çeşit otun böceğin tohumun adını ve hikmetini bilen bir toprak işçisi, ya da Hazreti Ali meselleri anlatan bir Alevî dedesi, ya da hayatın anlamını tokgözlülükte ve tefekkürde bulmuş bir Melâmî dervişi aydın sayılır mı?

Biliyorum, bunların hiç birine "aydın" denmez bizim burada.

Aydın dendiğinde, ya köşe yazarı gelir aklımıza ya akademisyen ya diplomat. Hadi bilemedin, köy enstitüsü mezunu kasaba münevveri, hakim, kaymakam, müfettiş falan. Orada biter aydın kavramının sınırı.

Aydın denen kişi, diploma sahibidir, vakur ve yukarıdan bir duruşa sahiptir, anlaşılmaz ama tumturaklı konuşur ve konu ne olursa olsun, söyleyecek bir sözü, hikmetinden sual olunamaz bir yargısı vardır, son sözü hep o söyler.

Konuşmasının herhangi bir yerinde "Allah" kelimesini geçiren kişi muhtemel bir yobaz, okumuş zümrenin bir kesimini de olsa eleştirme cüretini gösteren kişi ise tabii ki "aydın düşmanı"dır. Hele bir de yoksulun hukukunu falan savunan bir zararlı türü vardır ki, onlara ya "dinozor" ya da "en ucuzundan popülist" denir, adam yerine bile konmaz.

Aydın, bunların dışında kalan, çağdaşlaşmaya ve aydınlanma felsefesine dönük insandır. Bilime inanır, hurafelere güler.

Ve en önemlisi, aydın, bizim fevkimizdeki daha saygın bir düzlemde durur. O, bu rejimin "seçkin"idir. Refah içinde yaşama konusunda "cahil"lerden daha öncelikli bir konum ve ayrıcalık taşır. Bir çobanla bir profesörün oyunun eşit olamayacağını ve aydınlarını şatolarda yaşatmayan bir milletin çağdaş bir millet sayılamayacağını bize öğretmektir bu aydının aslî görevi.

Misyoner Kolonisi

Bu devletin kuruluş ideolojisi büyük ölçüde Osmanlı'dan devralınmıştır. Batılılaşma, çağdaşlaşma, pozitivist düşünce falan taa İkinci Mahmut'tan beri sarayın ideolojisidir ve bunu reayaya zorla da olsa kabul ettirme konusunda kararlı bir saflaşma sözkonusudur. Ve bugünün önde gelen aydını ne kadar devlete bile kafa tutar pozlara bürünürse bürünsün, genetik itibariyle Osmanlı'daki Kapıkulu'nun devamıdır. Ulûfeyle yaşamaya alıştırılmıştır ve mutlaka ayrıcalıklı konumda olması gerektiğine inanır. Yoksa bırakır memleket meselelerini bir tarafa, kendisini refah içinde yaşatmayan topluma beddualar döşenir kıvrak kalemiyle.

Yemeğin en lezzetlisi, üftadenin/zamparanın en çekicisi, eğlencenin, seyahatin, konforun en şaşaalısı, gücün ve itibarın en okkalısı hep onun olmalıdır. Ama bunlar da yetmez, madem roman yazmak moda, bir de roman yazmalıdır, ödülleri de o kapmalıdır, satış rekorunu da o kırmalıdır. Belki dağcıdır belki ressam belki din alimi, ama eğer siyaset diye bir şey varsa ve makamlar kapanın elinde kalıyorsa, siyasete de atılmalı, mutlaka başbakan cumhurbaşkanı falan olmalıdır.

Bunlara sahip olmak için kimlerle ittifak kurması, kimlere arkasını dayaması, neleri inkâr edip hangi nağmeleri terennüm etmesi gerektiğini önceden sezip, gollük pasları yakalamak için sahada yer tutmalıdır.

Koku alma yeteneği yüksek olmalıdır aydının, güç ve menfaat neredeyse oraya doğru akmalı, televizyon kameralarını görür görmez en kıvrak vücut çalımlarıyla kadrajın içine girmelidir.

Kendisi için Aydın demek gerekir böylesine.

Ayak takımı hangi koşullarda yaşarsa yaşasın, padişahın, sancak beyinin, kadı efendinin eteğinin dibine sığışır, onun borusunu üfler, geçim kapısıdır bu onun.

Ne o gün otoriteden bağımsızlaşmıştır, ne de bu gün. Güzel sofraların, eğlencenin, iktidarın, servetin ve şehvetin kokusunu herkesten önce alan keskin bir buruna sahiptir ve manevra yeteneği şaşılacak kıvraklıklar sergiler.

Sağcı olanına denecek lâfımız yoktur, o açıktan açığa "ben devletin kölesiyim" der ve sahiden de öyle davranır. Ama iliklerine işlemiş olan menfaat duygusu, eroin mafyası olduğunda bile "devlet millet ümmet" gibi kadim söylemlere sığınmaktan alıkoyamaz onu.

Sosyalist geçineni de çoğu zaman kendi iktidarının peşindedir; proletarya diktatörlüğünden anladığıysa proletarya + diktatör, yani kendi diktatörlüğüdür. Zaten bu projesi akamete uğrayalı beri proletaryanın her çeşitinden gıcık kapar olmuştur.

Genlerine kazınmış bir uyum yeteneğiyle kazanacak tarafı sezer, pusula gibi döner. Öyle içselleştirmiştir ki hükümran olanın buyruğunu, hapiste yatarken bile kerim devletine ve o devleti çizme gibi ayağına geçirmiş olan "Derin İktidar" a bağlı hisseder kendini. Gadre uğramış bir vatanseverdir, felek düşürmüştür bu hallere, elbette güzel günler görecektir iktidarı devraldığında.

Kıravatını düzeltip boyalı ıskarpinlerini yeniden giydiğinde sokaktaki insanı unutur kendisi için Aydın. Aslına rücu etmiştir.

Aydının kalesidir kurulu düzen ve bu düzenin kalesine girecek gollere siper olma görevi biçmiştir kendisine. Kendisi için Aydın her daim iktidarın dokuz adım önünde, elleri taşaklarının üstünde baraj kurar ayak takımının serbest vuruşlarına karşı.

Halkını adam olması imkânsız davar sürüsü gibi görmek vicdanını ne kadar rahatlatır bilinmez, ama bu tür aydının esas işlevi, egemenlerin doğrularını "halk" denen ipe sapa gelmez kalabalığa anlaşılır bir dille anlatmaktır.

"Anlatmaktır" dediğime bakma, aslında yaptığı iş bir çeşit beyin yıkama ve telkinden öteye geçmez.

Örneğin şöyle yazılar yazar gazetedeki köşesinde: "Filanca görüşe karşı olanlara verilecek 10 hazır cevap". Yani "sen bunları ezberle, karşıt görüşte olanlarla çatır çatır çene yarıştır, seslerini kes". Buram buram demagoji kokan, meseleyi öğretmeye değil, kendi karşıtlarını susturacak ileri karakollar ve uç beylikleri tahkim etmeye dönük bir propaganda stratejisi. Yüksek ücretli bir avukatlığa soyunur kendisi için Aydın, yazarlık adına.

Bencildir, rahatına düşkündür, ulûfenin adı maaş ya da telif ya da sponsorluk falan olsa da temel niteliği pek değişmemiştir. Kendisi için Aydın, beyninin ışıltısını en yüksek akçeyi ödeyene kiralar.

O nedenle de bir biçimde vicdanını devre dışı bırakarak başlamak zorundadır güne. İkna becerisini ilk önce kendi üzerinde sınamak zorundadır.

"Ama ne yapayım, bu halk eşek! Doğruyu söylesem heykelimi mi dikecek? İlk önce beni taşa tutar."

Oysa aydın olmak, taşa tutulacağını bilse de gerçeği söylemekten geri durmamak, bunu lütuf olarak görmeyip, görev bellemekten geçer diye bilirim ben.

O nedenle, köşe yazarı, akademisyen, yüksek mahkeme üyesi, şair, ressam, aktör falan olmak, belki kategorik olarak aydın yapabilir insanı, ama "adam" yapmaya yetmez diyorum. Aydın olmanın ön koşulu, hepimize vekâleten taşıdığı zekâyı, yeteneği, eğitimi, beceriyi, kendi menfaatinden önce toplumun esenliği için kullanmaktır. En azından toplumuna ihanet etmemekle yükümlüdür aydın.

Çünkü, biz eğitimli olalım diye harcanan para, sadece babalarımızın değil, aynı zamanda toplumun da parasıdır. Topluma da borçlanırız eğitilirken.

Etrafta dönen dolapları gördüğü bildiği anlayabildiği halde, bunu ister maaşını kaybetmemek adına, ister cemaatten dışlanmamak adına savsaklayan, ilk hareketi hep başkalarından bekleyen, haksızlık karşısında susan, boyun eğen, hasır altı edilen bilgiyi topluma iletmeyen herkes, kendisi hangi palavralarla kandırmaya çalışırsa çalışsın, benim gözümde namussuzdur.

Hayatı boyunca kör egosunun ardı sıra sürüklenmiş, menfaatine uygun dostluklar kurmuş, kilitlendiği yaralı benliğinin zorlamasıyla en ilgisiz konuları bile kendisiyle ilintilendirmiş, doğruyu söyleme görevini savsaklamış, bundan dolayı da yakasından düşmeyen bir suçluluk duygusuyla dolanan, bu duygunun derinleştirdiği yaralı benliğiyle haddinden fazla alınganlaşan, bu alınganlığın verdiği peşin öç alma arzusuyla güç isteyen, edindiği güçle zalimlik eden, kendi zalimliğinin yarattığı "bir gün tökezlersem beni linç ederler" korkusuna yenilip haklı/haksız erdemli/erdemsiz demeden otoritenin eteğine sımsıkı yapışan kendisi için Aydın'ın kime hayrı dokunabilir?

Böyle bir "aydın" çeşidi kol gezer bu ülkede. Hele medya plazalarının koridorlarında bunlara toslamadan yürüyemezsin.

Kapıkulu kime hizmet eder?

Aydın olmayı üç beş narsist ve menfaatperest mürekkep yalamışın tekeline bırakıp, sonra da "rahatım, çünkü ülkemin yetişmiş aydınları var, onlar benim için en iyi olanı düşünür bulur bana da söylerler" diyebilir misin?

Bugün, surların, plaza binalarının içinde kalabilmek adına güvercin taklaları atan dolara endeksli ulema taifesidir seslerini en çok duyduklarımız. Onlar plaza patronlarının kapıkullarıdır. Görevleri, gerçeği dillendirmek değil, patronlarının daha fazla kazanmasına yardımcı olmaktır.

Çapsızlığının ve aslında rehine konumunda bulunduğunun bilincinde, namuslu olmayı hep gelecek günlere erteleyerek, sığınacağı yegâne mazeret olarak "halkın bönlüğü"nü jiklet gibi çiğneyen devşirme oğlanlar ve kızlar, döne döne kendi dar çevrelerindeki sefih hayatlarını anlatıp duruyor gazete köşelerinde.

Yaşadığı hayat, onu muktedirlerin borazanı yapmıştır. Bize doğruyu söyleyemez. İş işten geçtikten (işsiz kaldıktan) sonra günah çıkarmakla yetinir belki. Ya da bazen dikkatimizi dağıtmak için günah keçileri atar önümüze. Sadrazam kellelerini sur dibine bırakan ulema taifesinin torunudur pek çoğu. Biz burada hiddetimize diyet olarak sunulmuş kellelere üşüşüp avunurken surların içindeki "tatlı hayat" eskisi gibi devam eder.

Suçluluk duyguları arttıkça bağırtısının şiddeti de artar Kapıkulu'nun. Ama korkaktır, sokaklarda dolanamaz; kendi gettosunda eşinir, yalnız kendisi gibi kapıkullarıyla eyleşir, yapay kahkahalar atar, gizli gizli kendi şahsî kıyametini bekler ağır makyajının ardında.

O kapıdan kendi isteğiyle çıkıp halkın arasına karışamaz kendisi için Aydın, çünkü plazanın gücünü kendi gücü zannederek incittiği insanların olası hiddetinden ürker.

Doğal yoldan yaşlanıp ölen çok fazla kişi bulamazsın o cemaatte, bunu o da bilir. Entrikayla dolu gecelerin sabahlarında plaza kenefinde beyin kanaması falan geçirdiği olur kimisinin. Yüksek tansiyon, kalp ve şeker hastasıdır bazıları, bir kısmı ülserle boğuşur. Kefeni yırtar yırtmaz geri döner, kaldığı yerden sürdürür oyununu. Ama ruhu ekşimiştir bir kere, kabahati hep "yoksulların bönlüğünde" bulur. Paris'teki tatilleriyle, Göcek'teki yazlık komşularıyla, Bebek'teki atölyesiyle hava atar, anadan doğma burjuva olduğunu kanıtlamaya çalışır müstakbel patronlarına.

Saflar netleşmiştir. Postallarını ve parkasını kapıcıya vermiştir yıllar önce. Şimdi ipek kravat veya topuklu ayakkabıyla dolanır. İhanetler ve kazık atmalar, değişen denklemlerle hep kendi aralarında yinelenip durur Kapıkulu aydınların.

Tantana kesintisiz sürerken, hiç biri "dün aramızda olan bugün nereye kayboldu?" diye sormaz, soramaz. Kilit altına alınmış vicdanlarından kaçarcasına kaçarlar dışarıda kalan arkadaşlarından.

"Ben bu deveyi gütmüyorum" diyerek huruç eyleyense şimdilik yılkıdadır. Meraksızlığın ve boşvermişliğin uçsuz bucaksız tuz çölünde dolanır durur. Biz körler, onların halen yaşadıklarını unutmuş gibi, eski bir dosttan, bir ölüden söz eder gibi anarız da arayıp hatırlarını sormak geçmez aklımızdan. Hipnotize edilmişçesine, gözlerimiz çadır tiyatrosunun sahnesine dikili, madde bağımlıları gibi, ucuz bir operete talim ederiz.

Bu satırların yazarı surların içini de dışını da gördü. Kendince doğru olan yolu seçti. Diyorum ki, o soytarılara kızmayın, hor görmeyin. Paranın ve korkunun tutsağı, yetişkin rolü oynayan açgözlü çocuklardır onlar. Ulûfeyle satın alınmış kapıkulu kalemşör istese de huzur içinde uyuyamaz, tedirgindir uykularında.

Bugünün manzarası banal bir operet, görüntüye aldanma. Her kalıba girebilen satılık hokkabazların gösterisi er geç bitecek. Sayıları arttıkça ehemmiyetleri ve mevzuları da azalıyor. Pek çoğu kitap falan okumuyor artık. Vakitleri yok. Meyhanede mevcutlu olarak bulunmak zorundalar, yoksa dışlanır kendisi için Aydın, sandalyesini başkası kapar. Hörgüçten yiye yiye bitirdi artık entellektüel sermayesini, uzatmaları oynuyor.

Derim ki, aklını benlik duygusuna tutsak lâf ebelerine emanet etmek yerine, bizzat kendin aydınlan. Oku, araştır, merak et. Bırak artık her gün plasebo * hapları gibi yuttuğun keçiboynuzu köşe yazılarını, farklı kaynaklara yönel.

Yoksa ilânihaye avanak yerine konursun da farkına bile varamazsın.

* * *

Plasebo: Bir ilacın etkisinin fizyolojik mi psikolojik mi olduğunu anlamak için hastaya yutturulan sahte ilaç.

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

"Yorum yazacağım" diyenleri şu taraftan alalım...

O çocuklar büyüdü Ahmet abi

Ali Türkan

Ve bir gün, kendi seçtiklerini yaşamış bir ben olarak öleceğim. En güzeli, biraz maçam sıksa, tüfengi alıp vuruşa vuruşa çekileceğim dağlara. Zirveye varınca da elimi kulağıma atıp "kiiiime kin ettin de giydin allarıaaakin iken ırak ettin yolları" mayasına dayanacağım. "Ceymis Simpincinsın.", Earl of Yalova (deermişiiiim). Serialin başını kaçıranlar için ilk yazıya kestirme yol Yazar

Son Yorumlar

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Kendi düzenine sığamamak

12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.

Murat Belge (Radikal)

En Son Yazılar

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °