Necdet Şen ~ 28 Kasım 2003
Daha oyun çağındayken sokakları terkettim, yazıp çizmeye kitap tozu yutmaya verdim kendimi. Yetenekli olduğumun, hem de birçok konuda yetenekli olduğumun farkındaydım. Ama o yaşta bana en çok lâzım olan şey yetenek değildi; biraz daha kilolu, biraz daha kısa, biraz daha "herkes gibi" olsam, muhtemelen daha mutlu bir çocukluk yaşayabilirdim.
Ne var ki payıma düşenle yetinmeliydim. Oyundan dışlanınca beni diğerlerinden farklı (ve yalnızlığa mahkum) kılan yanlarımla barıştım. Arzum, bu yetenekleri menfaate dönüştürmek değil, içinde kendimi yabancı gibi hissettiğim dünyayla aramda bir köprü kurabilmekti.
Konuşarak ya da susarak kuramadığım sıcak ilişkileri belki yazıp çizerek, besteleyerek, icat ederek kurmanın bir yolunu bulabilirdim.
Çocuktum, bedenen ve ruhen güçsüzdüm, acemi adımlarla basıyordum toprağa, yukarısı neresi aşağısı neresi karıştırdığım zamanlar oluyordu. Doğruyla yanlışı diğer insanların bakışlarında sözlerinde arıyordum.
Düşe kalka, araya taraya geldim bugüne.
Sadece akıl hastaları sorgulamaksızın haklı bulurlar kendilerini; biz renksiz kalabalık "bu yaptığım doğru mu?" diye merak ederiz ve onaylanıp onaylanmadığımızı görmek için etrafımıza bakınırız.
Her birimiz kendi doğru-yanlış çizelgemizi (hem de hayatımız boyunca) etrafımızdan aldığımız sinyallere göre düzenler, güncelleriz.
Daha bebekken, annemizin "cısss"larına ya da "aferin"lerine dayana dayana uzatırız elimizi nesnelere. Kucaklandıkça, okşandıkça, pışpışlandıkça cesaretlenir, bu dünyayla başa çıkabileceğimiz inancını pekiştiririz.
Ya da bunun tersi olur.
Yaralı insanlara rastlarız bazen. Sevildiklerine ya da sevileceklerine bir türlü inanmak istemezler. Alınganlıklarının ve gelgitlerinin sınırı yoktur. Açık bir yara gibi dolanırlar dünyada; durmaksızın kanar ve her dokunuşta acır incinmiş benlikleri.
Kapladığımız alanı fuzulî yere işgal etmediğimizin, havayı suyu toprağı kirletmediğimizin, çöp değil insan olduğumuzun, herkes kadar bizim de yaşamaya hakkımız bulunduğunun onayını en önce anneden, sonra babadan, sonra kardeşlerden, daha sonra arkadaşlardan ve nihayet yakınımızdan uzağımızdan gelip geçen herkesten alır, o onayın rahatlığıyla soluruz kendi payımıza düşen havayı.
Onaylanmadığımız zaman nasıl da sarsıldığımızı göre göre, bu "onay" denen maddenin içinde saklı olan çekim gücünü farkeder, bağımlısı oluruz.
Anne ve baba çocuğun üzerindeki otoritesini bu güce başvurarak kurar. Çocuk da kısa zamanda öğrenir oyunun kuralını ve aynı silaha sarılır. Anne ve babalarımız bize farkına varmaksızın dostluğu ve sempatiyi bir silaha dönüştürmeyi öğretir.
Kabul ederek ya da hor görerek sınıflandırırız dışımızdaki dünyayı. Oysa "dışımızdaki dünya" diye bir şey yoktur. Bu tasnifin bizi ikiye böldüğünü, birbirine yabancı ve düşman iki tane "ben" yarattığını anlayamadan geçip gideriz dünyadan.
Giderek dozu artar çevremize verdiğimiz ya da esirgediğimiz onayın. Hayata daha ilk adımlarımızı atarken edindiğimiz bu çift taraflı refleks, daha sonraki yıllarda üzerine yığılan tonlarca yeni gözlem ve bilginin altında görünmez hale gelse de varlığını (hem de en temel davranış biçimimiz olarak) daima sürdürür.
Uzaktakini incitmek zordur, hedefi ıskalamamak için ona yakınlaşmak gerekir. Yanımıza yaklaşanın dost mu düşman mı olduğunu anlamanın peşin bir yolu da yok bilebildiğim kadarıyla. Isırığı hissedene kadar koynunda beslediğinin ne olduğundan kesinlikle emin olamazsın. Denersin sadece ve görürsün.
Şefkat ile eziyet... Dostluk ile husumet... Çatışan kardeşler... Kişilere ve durumlara sevebildiğimiz ölçüde onay verir, sevemediklerimize bu kabulü çok görürüz.
Başkalarından esirgediğimiz dostluk, aslında kendimizden esirgediğimiz iç huzurundan başka nedir acaba? Yok yere yarattığımız düşmanlarımızın sayısıyla kâbuslarımızın sayısını karşılaştırsak ne görürüz?
İnanırım ki, sınır koymaksızın sevebilme becerisi bu dünyada sahip olunabilecek en büyük meziyettir; ve sevememek en elim kayıp. İçimizde sevgi uyandırmayan her durum gönül gözümüzdeki bir hücrenin kararmasıdır aslında. Bundandır kimimizin ışıl ışıl kimimizin kapkara çoğunluğumuzun alacalı bulacalı oluşu.
Büyük kentlerin gece çekilmiş fotografları vardır ya hani, binaların pencerelerinden geceye yansımış binlerce lambanın ışıltısı define sandığı gibi kıpraşır gece karanlığında. Sonra birer ikişer sönmeye başlar evlerin ışıkları ve sönen her ışıkla gece daha da ıssızlaşır.
İşte "sevmem" sözcüğü bana bu manzarayı anımsatır. Sevemediğimiz her şey, ışığı sönmüş bir penceredir artık bizim iç dünyamızda. Sevememek sevilmeyenden çok bizim kaybımızdır. O nedenle "sevmem" sözcüğünü sözlüğümden çıkaralı yıllar oldu. Ben herkesi ve her şeyi peşinen sevenlerdenim. Neye benzerse benzesin, onu var eden mucizeden bir katre taşıdığı için severim insanları, börtüböceği, taşı toprağı, durmaksızın değişen evrenin akıl sır erdiremediğim durumlarını.
İncindiğim olmuyor mu hiç? Öfkelendiğim, hınçlandığım, yediğim golün acısını çıkartmak istediğim durumlar ve zamanlar?
Olmaz mı? Tabii ki oluyor! Ama bu duygunun hastalıklı olduğunu bilip, bu hastalığa yenik düşmemek, içimi karartmamak, şeytanla eşdeğer bulduğum sevgisizliği içimde barındırmamak için kendimle hesaplaşıyorum her artçı sarsıntıda.
Yumruklarımı sıkıp insanların üzerine yürüdüğüm de oluyor, zehir zemberek konuşup derin oyuklar açtığım da. Ama husumet duygusunun, kıskançlığın, hainliğin, nefret ve şeamet kusmanın insana yakışmadığını, bozduğunu biliyor, kendimi bu ruhsal kirlenmeye teslim etmemek için elimden geldiği kadar uyanık kalmaya çabalıyorum.
Onaylamamanın ve burun kıvırmanın ve görmezlikten gelmenin ne büyük bir incitebilme gücü taşıdığının farkına vardığımdan beri, sözcüklerimi ve mimiklerimi kuyumcu titizliğiyle tartmaya çalışıyorum. Her insanda doğal olarak var olan can acıtabilme kozunu kullanmamak için sıkı disiplin uyguluyorum içimdeki gücendirilmiş tepkili çocuğa.
Ama yine de görüyorum ki, ne kadar dikkat edersem edeyim, arkamda birçok burulmuş küsmüş insan bırakıyorum.
Hadi bilerek ya da bilmeyerek bıraktığım tatsız tortuları bir yana koyalım, ama sırf vazifemi daha titizlikle yaptığım, eğlencemden feragat edip geceyarılarına, hatta sabahlara kadar çalıştığım, göz nuru döktüğüm için, aynı kulvarda koşan ve benim kadar çalışkan olamayıp yaya kalan hırslı çocukların bu "başarı"dan dolayı hasete kapılmalarına, burulmalarına ne demeli?
Hakikati merak etmeye ve sezinlediğim her hayat bilgisini yüksek sesle dile getirmeye karşı duyduğum önlenemez tutku nedeniyle, "mış gibi" yapmaya, olduğundan başka görünerek diğer insanlara ait olan sıfatları da kefenin cebine istiflemeye meraklı kimi insanları kasıtsız ama isabetli yorumlarımla huzursuz edebiliyorum.
Ne yazık ki sağımız solumuz yapmacıklığı alışkanlık edinmiş, ikiyüzlülüğü içselleştirmiş çok sayıda insanla dolu; düşündüklerimi söylemesem bile hayat karşısındaki duruşum yetiyor birilerini sarsmaya. Belli ki lök gibi oturuyor içlerine aradaki çap farkı. Onların sahip olmak için dokuz perende attığı şeyleri elimin tersiyle itebildiğimi görmek gururlarını özgüvenlerini zedeliyor. İnsanlara karşı ne kadar kibar davranırsam davranayım, bir sözüme veya davranışıma alınmalarının önüne geçemiyorum.
Oysa onların başkalarının çok daha hoyrat ve rencide edici davranışlarına karşı ne kadar şerbetli olduklarını görünce, sorunun zarafet ya da kabalıktan değil, bilerek-bilmeyerek onların bam teline basmaktan kaynaklandığını anlıyorum.
Keşke kendi davamın bağnaz bir savunucusu olabilsem ve "bana ne yaa, ben doğru bildiklerimi daaan daaan daaan diye söylüyorum, inciniyorlarsa onların sorunu" diyebilsem. Ama diyemiyorum. Daha önce de zikrettiğim ve ısrarla tekrarladığım gibi, ben "sportmen" değilim, olamam, çünkü ipi herkesten önce göğüslesem, arkada kalanın üzüntüsünü düşünür, o anki hazzıma peşinen ket vururum, güreşte rakibimin sırtını yere getirsem, duyacağı mahçubiyeti önceden sezer minder dışına kaçarım; o nedenle de ne güreşir ne yarışırım kimseyle.
Gel gör ki, sanatçılığın, entellektüelliğin, bilgeliğin ve benzeri "şık" niteliklerin diğer insanları (çoğunluğu) ezercesine yüceltildiği bir toplum düzeninde doğuştan getirdiğimiz bazı tesadüfî nitelikler, eğer bencil ve sevgisiz değilsek, taşıması çok ağır yüklerdir.
Bir kadın tanımıştım, ben onun güzelliğine eriyip biterken, o bu dünyaya yetenekli bir insan olarak gelmediği için kahrediyordu.
Bir adam tanımıştım, yetenekli olduğuna sevinmek yerine, dünyanın neden sadece onu değil de bir sürü insanı birden takdir ettiğine takılmış, hayatı kendine zehir ediyordu.
Bir "dostum" olmuştu bir zamanlar, yakışıklıydı, saygın bir mesleği, mutlu bir aile hayatı vardı, ama o (kendisini çok yavan bulduğundan mıdır bilmem) bir yandan "sanatçı" ve "marka" insanlarla ahbap olmak için maharetli vücut çalımları yaparken, diğer yandan her fırsatta onların verdiği eserlerle "hiç ilgilenmediğini" ima ederek tatmin olmaya çalışıyordu.
Bakmayın ortalıkta "sanatçı" pozlarında dolanıp, bu ülkenin her yıl onbinlercesini sokağa saldığı diplomalı karacahilliğinden menfaat sağlamaya çalışan şarlatanlara; gerçek bir sanatçı yalnız ve dışlanmış bir insandır.
En çok da kendisine "dostum!" diye yaltaklanarak yanına sokulan ve bu "dostluğa" binaen paylaşılmış sırlarını içki masalarında meze yapan sahte insanlardan sakınmak zorundadır sanatçı kendisini. Bunun için de "marka" olmaktan, magazin pazarında kıymet taşımaktan titizlikle kaçınmalıdır. Aksi takdirde, ünlü insanlarla düşüp kalmaya ve onların adlarıyla tıkabasa doldurulmuş yapmacık mavralara meraklı amatör paparazzilere katlanmak zorunda kalacaktır.
Sizi bilmem ama ben bu türden çok insan tanıdım. Hem kulunuzla ve çevresindeki diğer merak edilen isimlerle ahbaplık tesis etmeye pek hevesli, hem de satır aralarında "istediğin kadar yaz-çiz, okumuyorum kiiii" bönlüğüyle nanik yapan maskeli dostlarım oldu.
Çünkü bu dostlar da tıpkı diğer benzerleri gibi, insanı eser vermeye iten en birinci nedenin onaylanma ve sevilme ihtiyacı olduğunu keşfedecek (ve buna can acıtma yolu olarak başvuracak) kadar kurnaz, ama gözünü ışığa kapatarak ışığı değil kendini mahrum ettiğini anlayamayacak kadar da ahmak idiler.
Düşünüyorum da, belki de her şeye karşın onlara bir iyilik yapıp bu ahmaklığı yüzlerine vurmalıydım. En azından yeni "mış gibi" yöntemleri aramaları için gaz vermiş olurdum.
Ama sonra, ahmaklığın da bir seçim olabileceğini ve öyle yaşamak isteyenin gönül gözünü açmaya çalışmanın anlamsızlığını anladım, kendi hallerine bıraktım bu yaşı kemale ermiş ama kişiliği "orada" kalmış dostlarımı.
İnsan dediğin, ne kadar güvence ararsa arasın, tüm incinebilirliğiyle ortadadır ve kendi incinebilirliğinden alması gereken ilk ders de muhtemelen incitmenin özündeki kötülüğü görmek ve bu kötülükten kaçınmak olmalıdır. Ama gel gör ki, hayata katacak daha olumlu bir katma değeri olmayan (ya da olduğu halde olmadığını sanan) darbeli ve içedönük insancıklar sık sık başvururlar ellerinin altında joker gibi bulundurdukları bu hor görme kartına.
Ondandır, ortalığın "hıh, o da kimmiş, hiç beğenmem, nefret ederim!" diye husumet kusan osuruktan tayyarelerle dolu oluşu. Ondandır bu çiğliğin günbegün büyüyen bir salgın hastalık gibi yaygınlaşıyor olması.
Filozof adlarını, soprano ve tenor adlarını, fransızca italyanca rusça yemek ve içki adlarını, cazcı rakçı flamenkocu adlarını falan ezbere bilmek, bilmemekten daha iyidir belki de. Kimseyi beğenmemek, oturup daha güzelini yazmak yerine yazanın moralini bozmaya, yazmaktan vazgeçirmeye çalışmak da büyük başarıdır belki. Sanatçıları ayağına çağırıp üzerine yumurta atmak da öyledir kuşkusuz.
Bilim adamının dediği gibi, sıfır olmaktansa sıfırın altında bilmemkaç olmayı seçmek protestan ahlâkının bayrağı altında daha insanî sayılabilir.
Peki, kinayeli sözlerin, alttan alta lâf sokmaların ya da açık açık nefret kusmaların arkasında yatan çirkinliği görebilmek ve bundan uzak durmaya çabalamak az şey mi?
Hayat dediğimiz süreç, tekrarı olmayan, doğaçlamadan yaşanan bir temaşa; "beden" denen elbiseyle kaim olmayan ortak aklımız ve onun bir zerresi olan algı ve yorum yetimiz ise belki de bu evrenin tek ve en tapılası mucizesi.
Kendini akıldan yoksun bırakmayı seçmiş olanları anlayamasam da, onlara şefkatle bakmayı becermem gerektiğini artık biliyorum.
Ve ayrıca öğrendim ki, herkes kendi tabiat ıyla doğar, o tabiata uygun yaşar. Serçe, serçe tabiatıyla; bukalemun, bukalemun tabiatıyla; yarasa, yarasa tabiatıyla.
Benim tabiatım neyse onu anlamam, o yasaya uygun yaşamam ve yarasanın başaşağı duruşuna şaşmamam gerektiğini anlama zamanım geldi demek ki.
Ben bu dersten bunu öğrendim.
Madem öğrendim, sizinle paylaşmasam olmazdı. Nitekim, paylaştım, zenginliğim daha da arttı. Benim mal varlığım da bu işte.
Bugün içimdeki tutsak posta güvercinlerinden birini daha salıverdim. Belki de o nedenle bugün çocuklar gibi şen'im.
Ama bu daha bir şey değil. Daha da fazlasını borçluyum hayata. Eteğimdeki tüm taşları döktüğüm, neyim var neyim yoksa ihtiyacı olana dağıttığım gün, bu dünyada yaşamış ve hayal perdesinde kaybolup gitmiş bütün cömert insanlara vekâleten mutlu olacağım.
Size bir sır vereyim mi? Ben aslında gerçek dostlarımın kim olduğunu biliyorum. Onlar da bu sohbetin içinde zaten. Yüzyüzeyiz.
Gönül gözü kapalı olanlara gelince, onlara dünyanın tüm hazinelerini sunsan nafile. Ruhları yoksul olanlar yoksulluktan gayrısını bilemez, tadına varamazlar. Pazar yerindeki kalabalığın uğultusuyla yetinmek durumundadırlar.
Onlar için üzülmeyin. Farzedin ki cüzzamlılara özgü yalancı bir mutluluk içindeler ve ufak ufak çürüyor olduklarının farkında değiller.
Yaşamın özeti yapılabilinir mi? Yaşarken öğrendiklerimizi bir notaya nakşedip herkesle paylaşan ve yaşamın özetini bize veren Necdet Şen'e çok teşekkür ederim. Hazine bulmuş gibi sevindim yazıyı okuyunca.
Martin Eden ~ 25 Ocak 2008 (13:56)
Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

Ali Türkan
Sınırların kanla çizileceğini neden soktular acaba? Kanla çizilmiş sınırların içinde, güzel bir dünyadan söz etmek ne kadar mümkün? Bir yerlerde ve yine yeniden, kanla bir takım sınırlar çizilecek. Aklıma, Brecht'in bir sözü geliyor: "Büyük Kartaca, üç savaşa katıldı. Birincisinden sonra, hâlâ güçlüydü; ikincisinden sonra ancak yaşanabilir haldeydi; üçüncüsünden sonra, yerle bir oldu." Ben de "ambiansa" uygun olsun diye, kendime bir slogan seçtim: Savaşma, sıvış! Hepsi bu kadar. Ben gidip köpekcikleri besleyeyim. Yazar
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.
Necdettin Efendi
Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar
Necdet Şen
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği
Kâmuran Kızlak
Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.