Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Masaya buyur! Ne içersin?

Necdet Şen ~ 3 Ağustos 2003


(İmza Günü ve Söyleşi yazısının devamı)

Efendim, Susurluk diye bir memleket vardır Balıkesir vilâyetimizin hudutları içinde. Bu Susurluk ufak tefek şirin bir kasabamızdır. Daha ziyade ayranıyla bilinir. Hani şu Ankara-İstanbul yolu üzerindeki konaklama yerlerinde satılan bol köpüklü ayranıyla.

Biz bir vakitler, işte bu Susurluk kazasına imza günü için davet edilmiş idik. Kalktık gittik de arabalı vapurlara binip. Hatta o yolculuk sırasında sonradan pek sevdiğimiz Oral Çalışlar'la da tanışıp, ahbap olmuş idik. Şu ana kadar adını zikretmediysem, çalışmakta olduğu yarı resmî gazetede "vay, sen demek necdet denen o iç evreni karanlık takkesiz liboş zırtapoz zibidiyi tanıyormuşsun!" diye kancayı takacak birileri çıkmasın diyedir. Amanın efendiler, ben Oral Çalışlar'ı belki on yıldır hiç görmedim. Aman, beni vesile edip de uğraşmayınız.

Neyse, bu Susurluk'a gittik, imza günümüzü yaptık ettik falan, o ayrıntılara girmeyeceğim, kafanızı ağrıtmayayım. (Sözün burasında, ağzımın kenarlarının Susurluk ayranı gibi köpürdüğünü, ama benim bundan habersiz, "uzatmayalım uzatmayalım" diye diye ve uzata uzata konuşmayı sürdürdüğümü varsayalım.)

Bu Susurluk maceramızdan aklımda kalan ayrıntı da şudur ki, o zamanki belediye yönetimi iyiniyetle düzenlemiş etmiş bu kültür sanat şenliklerini, ama her yanından sakalet akıyor. Yarı resmî gazetenin ikinci sayfasına makale yazan en genci seksen sekiz yaşlarında birkaç mümtaz şahsiyet ahretliği de takmış koluna, kalkmış gelmiş İstanbul'dan taa oralara. Üç beş kişiye daha Kuvva-yı Milliye ruhunu ve dahilî/haricî bedhahları anlatsın da memleket kurtulsun.

Lâkin adamcağızlara kasaba parkında öyle kuytu bir yer ayarlanmış ki, dinleyen yok. Herkes parkın diğer ucundaki demirden kutunun içindeki televizyonda oynayan Kemal Sunal filmini seyrediyor. Bu zavallılar da etraflarındaki üç-dört tanıdığa videonun sesinin yanında davulcu yellenmesi gibi kalan cılız ihtiyar sesleriyle Üsteğmen Kubilây'ı falan anlatmaya çalışıyor.

Devletin resmî ideolojisi olan Kemalizm'e günahım kadar sempati duymam ama o gün orada bu adamlara bu eziyeti yapan taşralı zihniyete içimden dışımdan hayli veryansın ettim.

Gece oldu. Hemen oracıktaki bir meyhanede bir şeyler atıştırıyoruz. Az ötedeki bir masada da belediye encümeni midir, şehremaneti hıfzısıhha dairesi midir, neyse o, kasabanın muhterem zevatı, bir de Oral Çalışlar ve ailesi... Bir ara garson geldi, "belediye sayın bilmemnesi falanca bey sizi de masasına çağırıyor" dedi.

Kuruyası huyum gene devreye girdi o an. Zaten gün boyunca bir sürü şey görmüş kıl olmuştum. "Sen git o efendilere söyle, biz konsomatris değiliz!" deyiverdim. Ama öfkem geçmedi, ne dediğimi anlayamadan tepemde dikilmeyi sürdüren garsona adamakıllı gürledim:

"O beyler bizimle yemek yemek istiyorlarsa, kalksın gelsin! Yakasını mı ilikleyecek, ne yapacak, misafire nasıl hürmet edilirse o biçimde gelsin, kibarca rica etsin. İkna olursak belki şereflendiririz masalarını. Bir buçuk porsiyon çöp şişe tav olacak kadar aç değiliz."

O öfkeyle davete icabet etmiş olan Oral'a nasıl haksızlık ettiğimi akıl edemedim tabii. Ve gitmedim masaya.

Epey sonra, içlerine dert olmuş ya da kafalarına dank etmiş olacak ki, masadaki kravatlı beylerden biri kalktı geldi ve aynen tarif ettiğim gibi saygılı bir tavırla "aralarına katılırsak çok memnun olacaklarını" falan söyledi.

Eh, eşek değiliz, yani o kadar eşek değiliz, böyle söylenince daha fazla inat etmedik, kalktık gittik.

Belli ki niyetleri halisane, yalnız, taşralılık işte, biraz yol yordam bilmeme var sanırım, onu tamir etme derdindeler. Kafalar da hafiften kıyak tabii. Onlarınki kıyak. Bendeniz dikenli tel zaten, içsem de her zamankinden daha sivri dilli olmama imkân olmadığından, farkeden bir şey olmaz pek.

Hoşbeş ve tanıştırılma faslından sonra, yanımda oturan bey, kaşındı mı desem, boş mu bulundu, "elimizden gelenin en iyisini yapmak isteriz necdet bey, burada gözlemlediğiniz aksaklıklara yönelik eleştirilerinizi öğrenmek isteriz" deyiverdi.

Güldüm, suskun kalmaya çabaladım. Kıravatlı bey ısrar etti.

"Eleştirilerimi duymak istemezsiniz" dedim.

"Gerçekten bilmek, hatamız varsa tekrarlamamak isteriz" diye yanıtladı.

Tekrar "duymak istemezsiniz" dedim, "sizin ihtiyacınız, aslında eleştirilecek hiç bir şey olmadığını işitmek".

Adam ısrarlı, "yok, illâ da dinlemek isteriz" diyor. Tamam, iyi niyetli, ama mübarek alkol de şişede durduğu gibi durmuyor ki! Kimini saldırgan, kimini hassas, necdet'i de daha fazla necdet yapıyor. Orada bana düşen, tabii ki uyumlu ve usulüne uygun konuşan biri olmaktı, ama yapamadım, necdet'liğim galebe çaldı.

Yüz metre kadar ötede bir yazlık sinemada İlhan İrem konseri var, bangır bangır müzik sesi geliyor.

Sordum: "İlhan İrem'e kaç para ödediniz bu konser için?"

Utanarak "iki milyon lira" dedi.

Ölçü olsun diye söyleyeyim, o sıralarda bu para benim altı aylık kazancım.

"Peki" dedim, "Bahri Savcı'ya kaç para ödediniz?" Tıssss... "Oral Çalışlar'a kaç para ödediniz?" Tıssss.

Oral atıldı hemen; "estağfurullah! ben para mara istemem!"

"Biliyorum Oral" dedim, "istemezsin. Hatta cebindekini de son kuruşuna kadar harcarsın dağarcığındakileri insanlara aktarabilmek için. Ben de öyle yaparım. Zaten kısıtlı bütçelerimizden fedakârlıklar yaparak geliyoruz taa buralara kadar. Sırf okurlarımızla tanışalım diye. Biz romantik bir kuşağız. Para almak şöyle dursun, canımızı ortaya koyarız. Ama şu var ki, şarkıcıya gözünü kırpmadan iki milyon lirayı bastırabilen kafa, aydın ya da yazar-çizer sözkonusu olunca bir buçuk porsiyon çöp şiş yeter de artar diye düşünüyor. Öyle baktığı için de İlhan İrem'e stadyum tahsis ederken Bahri Savcı'yı kasaba parkında Kemal Sunal filmi seyredenlerin arasında kırık iskemleye oturtuyor. Sen bu manevî protokole itiraz etmeyebilirsin, ama ben ediyorum."

Masada sessizlik oldu. Yapmıştım gene yapacağımı. İnsanların en kaşınmaması gereken noktasını, suçluluk duygularını kaşımış, öyle piç gibi bırakmıştım ortada.

Şimdiki kafamla düşünüyorum da, Kuvva-yı Milliyeci takıntılarını saymazsak, İlhan İrem de çok değerli bir sanatçısıdır bu ülkenin. Örnek o olmamalıydı.

Dilencilere kumanya

Ertesi gün, Susurluk'tan ayrılmadan önce, kasaba pazarını dolaştık. Baktım, bir tezgâhta boy boy inek çanları. Çok hoşuma gitti, her boydan birer ikişer seçtim aldım. Satıcı çok şeker bir adamdı.

"Geçen hafta senin gibi bir İstanbullu bey daha geldi, o da aldı bunlardan; dayanamadım sordum, 'beyim, senin ineğin danan yoktur, naapacaksın bu çanları?'O da 'ben dekoratörüm' dedi, süs olarak kullanacakmış; o nedenle sana sormuyorum artık."

Karşılıklı güldük.

Peronda trenimizi beklerken, kan ter içinde şişman bir adam geldi yanımıza. Belediye başkanıymış. Akşamki konuşmam kendisine aktarılınca çok duygulanmış, kumanya düzdürmüş hepimiz için. Poşetlere doldurulmuş peynir ve sucuklar ellerimize tutuşturuldu. Ardından devrimcilik ve halkçılık üstüne heyecanlı bir söylev dinledik ve koştura koştura uzaklaştı yine sayın başkan.

Kumanyayı daha fazla ayıp etmeyelim diye aldık, ama yiyesim gelmedi. İstanbul'da sokak kedilerine ikram ettim. Peynirin ucundan gevelediler azıcık, sucuğa dönüp bakmadılar bile. Küflendi -utanarak söylüyorum- çöpe attık.

Ama pazardan aldığım o çanlar gerçekten de çok işe yaradı. O zamanlar oturduğum Yeldeğirmeni'ndeki evde kapı zili arıza yapınca -bina çok eskiydi, tüm tesisatın değişmesi gerekiyordu- o çanların ucuna ip bağlayıp kapı zili olarak kullandım.

İkinci kullanışım daha anlamlı oldu. Feneryolu'ndaki teras katında terastaki bahçeme asmıştım onları rüzgârda çangırdasın diye. Ağırdılar, ne çangırdadılar ne çıngırdadılar. Ama ben, bilâhare, Beş Dakika Karanlık eylemleri nedeniyle her akşam yapılan "yak-söndür tantana-yap" festivalinde Susurluktan aldığım o çanlarla protesto ettim Susurluk Çetesi'ni.

ete dedim de aklıma geldi. Bir sonraki durağımız olan Bandırma'da tanıştığım birilerikendi kendilerine "Festival Mafyası" diye takılıyorlardı. Sosyal Demokrat aromalı Kemalist belediyeler tarafından davet edildikleri festivallerin gözdeleri oldukları için bulmuşlardı kendilerine bu adı.

Gerçekten de böyle bir -mafya demek abartılı olur- hizipleşmeden söz edilebilir. İster sağda olsun ister solda, bir tarafa yamanmanın sıkıfıkı olmanın avantajları vardır; en azından tatil işini bedavaya getirmek açısından.

Esrarengiz aşk hikâyesi

Bandırma ilçemiz de Balıkesir ilimize bağlı şirin bir belde olup, bir zamanlar festivalleriyle pek gündemdeydi. Günün birinde bu kulunuzu da davet etmişlerdi. Susurluk'tan daha önce.

Daveti yapan arkadaş, oradaki bir kitabevinin sahibiydi. Bendenizi özel konuğu olarak ağırlamak istiyordu. Neden bilmem, belki iyiniyetten belki ahmaklığımdan, "memnuniyetle gelirim ama isterseniz siz bu daveti Karikatürcüler Derneği üzerinden yapın, onları çiğnememiş olalım" dedim.

Adı Rahmi olan kitapçı arkadaş "peki" dedi.

Ama aradan geçen bir hafta içinde dernekten arayan soran olmadı, ben de unuttum gitti konuyu.

Bir hafta sonra Rahmi tekrar aradı. Öfkeliydi. "Necdet arkadaş" dedi, "bunlar hepten kafayı yemiş!"

Ben sormadan bir çırpıda anlattı.

Karikatürcüler Derneği'ndeki zevata "ben necdet şen'i konuk olarak ağırlamak istiyorum, bu isteğimi ona iletir misiniz?" diye sorduğunda, "boşver necdet şen'i, biz sana başka karikatüristler gönderelim" demişler. "Onlar kim?" diye sormayın, tabii ki kendileri. Sadece kendileri olsa iyi, karıları, çocukları, yedi sülâleleri.

Aslında bu Karikatürcüler Derneği bir başka uzun yazıya konu olacak türden nev-î şahsına münhasır bir olgu olup, uzun yıllardan beri kim olduğu, karikatür çizip çizmediği, çiziyorsa en son kaç yıl önce ve hangi yayın organında çizdiği kendileri ve yakın aile efradı dışında pek kimse tarafından bilinmeyen, ama yıl sonlarında yapılan dernek kongrelerine aksatmadan katılan, zaten o gün kongreye katılan bir avuç kişi oldukları için de rotasyonla yönetime giren, hatta bu yöneticilikleri kapmak için birbirlerine giren bir açıkgöz güruh tarafından ele geçirilmiş olup, derneğin adı ve derneğe sağlanan olanaklar onlar için lokum gibi bir rant kapısıdır. Herkesi, hükümeti, hatta ABD politikasını bile tozutarak eleştiren karikatüristlerin, üç beş açıkgözün (ya da açgözün) arpalığı haline gelmiş olan kendi derneklerine karşı bu kadar ilgisiz, bıkkın ve suskun kalmaları da tam anlamıyla karikatürlük bir meseledir. Biz bunu başka yazıya saklayıp esas konumuza dönelim.

Rahmi anlatıyor: Festival komitesindeki (kim olduğunu söylemek istemediği) birileri bana, Oral Çalışlar'a ve Cemal Süreya'ya itiraz etmiş. Diğerlerini veto etme gerekçelerini bilemiyorum, ama beni veto etme gerekçeleri 'oraya davetli hanım yazarlardan biriyle bir zamanlar aramızda geçmiş bir gönül ilişkisi nedeniyle bizi orada karşılaştırmamak istemeleriymiş.

Haydaaaa! Yahu tamam, kız oğlan kız değilim, geçmişte bazı hamfendilere "verdiğimiz" olmuştur, hatta bazılarının adlarını bile unutmuş olma ihtimalimiz var, ama bunamadık ya kardeşim, o zamanlar daha otuzüç bile değil yaşım, o zamanlar şimdiki gibi akşam barda genel yayın müdürüyle "tanışıp" ertesi sabah "yazar" uyanan kevaşeler bu kadar çok değildi ve bendenizin de öyle birileriyle muaşaka yapmışlığım vakî olmamış idi.

Düşün düşün, çıkamıyorum işin içinden. Sordum "kimmiş bu bayan yazar?" diye. Rahmi ben de bilmiyorum, ama festivale davetli olan bayan yazarlar şu şu şu" diye tek tek saydı. Daha da karıştı kafam. Çünkü o yazar bayanlardan bir tek rahmetli Tomris Uyar hanımı daha çocuk sayıldığım yıllarda görmüş konuşmuşluğum vardı, o da annem yaşındaydı, diğerleri babaannemden de yaşlıydılar.

Ve ne alâka kardeşim? Varsayalım ki kulunuzun vaktiyle Kerime Nadir hamfendiyle gayet içli, ihtilâçlı, hicranlı hissî bir münasebeti oldu, diyelim ki kader ağlarını ördü ve rüzgâr bizi hazan yelleri gibi savurdu falan filân; bu artık hiç bir platformda karşılaşamayacağız demek değil ya! Hasbinallah yani!

"Boşver Rahmi, zaten ben imza günü ve söyleşi yapmaktan sıkılırım" dedimse de dinletemedim. "Bu iş benim için onur meselesi oldu, başım dik dolaşabilmem için senden mutlaka gelmeni rica ediyorum" diyor, geri adım atmıyor. Sonunda "bana bir gün daha mühlet ver, bu işi ya çözücem ya da kendimi tren raylarının altına atıcam!" dedi kapattı.

Ertesi gün tekrar aradı, "belediyedeki sersemler sonunda yaptıkları hatayı anladılar, seni onur konuğu olarak davet ediyorlar ve diğer konuklar belediye misafirhanesinde ağırlanırken sen dört yıldızlı bilmemne otelinde kalacaksın, geliyorsun değil mi?" diye son darbeyi vurdu.

Bunlar beni sırf o bayan yazarla (kimse o?) karşılaştırmamak için dört yıldızlı otelde ağırlayacaklardır. "Gelmem Rahmi" dedim. Ama Rahmi teke gibi inatçı, "gelmezsen ben bu Bandırma'da kimsenin yüzüne bakamam" diyor.

Neyse uzatmayalım efendim, şlorp (ağzımın kenarında biriken köpükleri yalama refleksi), biz o zamanki manitayı taktık kolumuza atladık Feribota, Bandırma'ya vasıl olduk, Rahmi karşıladı iskelede, falan fıstık. Lüzumsuz teferruatı atlayalım, şlorp, orada güzel şeyler de oldu. Bir kere yıllardır görmediğimiz Arif Damar üstadımızı görebilme ve Cemal Süreya ile tanışabilme mutluluğunu tattık.

Kasaba Meydanı Filozofu

Haa, tabii ki festivallerin ve imza günlerinin Tarkan'ı Erdal Atabek de orada. Kamber'siz düğün olur mu hiç? Kasaba meydanında etrafına bir kalabalık toplamış, bağıra çağıra "çocuklar çiçektir, umuttur, yarınlarımızdır" diye derin mi derin bir söylev veriyor. Söylevinin ortasında, karşısında on yaşlarındaki oğluyla dikilip sirk seyreder gibi bakan kadına dönüp tumturaklı bir tirada başladı:

"Şu çocuğun gözlerindeki zekâ pırıltısını görüyor musunuz? İşte bu çocuklardır aydınlık ve çağdaş bir Türkiye'nin mimarları!"

Çocuğun annesi pek de o fikirde görünmüyordu. "Yok amca, bu oğlan kütük gibi salaktır, ilkokul beşe geldi, daha okumayı sökemedi" diye itiraz etti.

Ama üstad bir kere saptamasını yapmıştı, geri adım atmadı. "Yok hanım yok" diye kükredi, "ben anlamaz mıyım, bu çocuk bir dahî, siz yeter ki onun içindeki cevheri ateşlemeyi başarın!"

Kadın yine itiraz etti. "Yok amca, bu oğlan daha hâlâ yatağa işiyor. Sülâlenin yüz karası bu, küçükken menenjit geçirdi, Allah kimsenin başına vermesin!"

Kadın aklı işte, nereden bilecek? Hiç Erdal Atabek kitabı okumamış ki. Okusa erkekliğin kışkırtılmış, kadınlığın bastırılmış, kitapların adının önceden bulunup bir yere not edilmiş, bilâhare, boş vakitlerde altının cilâlı ve içi boş lâfazanlıkla doldurulmuş olduğunu, bir kasaba vaizinin lâfının ağzına tıkılmaması gerektiğini, tıkılırsa konuşmanın kangrene dönüşeceğini bilir, ona göre davranır.

Ama üstad sadece büyük filozof değil büyük kurnazdı. Konuşmanın burasında baltayı taşa vurduğunu, etrafındaki kalabalığın içindeki gülüşmelerin daha da artacağını anında sezdi ve kıvrak bir vücut çalımıyla çark etti, deminden beri orada kendisini izleyen birini yeni görüyormuş gibi yapıp kalabalığı dışladı.

"Ooooo necdetçiğim, sen de mi buralardaydın? Ey millet bakın burada kim var? Hızlı Gazeteci!"

Kimin si..... Hızlı Gazeteci? Kim okur ki Allah'ın Bandırma'sında birkaç Cumhuriyet tiryakisinden başka. Maskaralık bitince kalabalık anında dağıldı tabii. Siz bilmezsiniz, o zamanlar bu fakirin göz yaşartıcı bomba gibi, kalabalıkları dağıtmak için kullanıldığı olurdu.

Gazete koridorlarında yanımdan göz kontağı kurmadan, selâmımı bile lütfen alarak geçen karizmatik üstad, Bandırma'da kendisini sarakaya alan kalabalığın verdiği ilhamla beni çok sevdiğini işte tam o anda farkediverdi. İyi oldu. Bir süre daha -kulunuz festival festival dolanarak tatilini bedavaya getiren eski tüfekleri gırgıra alan bir şeyler çizene kadar- çok sevdi ve takdir etti.

Günün birinde Hürriyet'teyken Değişim Rüzgârı'nda canımın bir şey çizmek istemediği bir gün, Orson Welles'in kitap okuyan bir resminin altına Jakobenleri eleştiren cümleler yazmıştım. Galiba üstad bunu kendi üzerine alınmış. (Rölöve şapka ve sakal sadece kendisinde var sanıyor herhalde.) Artık beni görünce gözleri matkap gibi bakıyor.

Dargınları barıştırmanın sevabı büyüktür

Üstaddan hangi bahaneyle kurtuldum, hatırlamıyorum, ama bir şey var ki unutamam. Bendeniz, karikatürist geçinen lâf ameli, kitaplarımın ithaf kısmına ne yazacağım diye ıkınıp dururken, baktım ki Cemal Süreya imzaladığı kitaplara yazı yazmak yerine karikatürler çiziyor. Meğer çok iyi portreciymiş üstad, ben de ilk o zaman öğrendimdi.

Bi ara kitap imzalamaktan sıkıldım -Cemal Süreya ile yanyana oturuyorduk- kalkıp bacaklarım açılsın diye gezinmeye başladım. Meğer az ötede Arif Damar kitaplarını imzalamıyor muymuş? (Buna "Müşerref Hekimoğlu üslûbu" denir. Bir nevî dantellektüel magazinciliktir. Ana fikri "ben bütün meşhurlarla enseye şaplak hemeroide parmak samimi olan bahtiyar biriyim" anlamına gelir.)

Arif Damar'la eskiden tanışıyorduk, lâf yetiştiren çocuk edasıyla "Arif abi, şu tarafta da Cemal Süreya kitap imzalıyor" dedim. Mahzunlaştı, "ah" dedi, "o benim en iyi dostumdu, içtiğimiz su ayrı gitmezdi, ama yıllardır küsüz!"

Babama benzerim biraz, yalan söylemeyi hiç beceremem, kuyruğumdan kulağımdan belli olur, ama orada şıpın işi bir yalan uydurdum:

"Abi sahi mi? Cemal Süreya demin sizi öve öve göklere çıkardı."

"Ah, ben de çok severim keratayı, içim kan ağlıyor, en iyi dostumdan ayrıyım, ama oldu işte, neden küs olduğumuzu hatırlamıyorum bile."

Durur muyum, hemen Cemal Süreya'ya koştum. "Üstad, biliyor musunuz, şurada, köşede Arif Damar kitap imzalıyor!"

Cemal Süreya'da da aynı mahzun ifade. Belli ki ikisi de birbirinden haberdar, karşılaşmamak için yerlerinden kıpırdamıyor, o tarafa bakmıyorlar.

"Biz onla yıllardır dargınız" dedi o da.

Aynı yalanı bir de burada tekrarladım: "A-aaaa! İnanılır gibi değil! Şimdi Arif abiyle konuşuyorduk. Sizden o kadar sevgiyle söz etti ki, can ciğer kuzu sarmasısınız sandım! Görseniz, adınızı andıkça gözleri parlıyor!"

"Ah! Sorma işte! Bizimkisi eşeklik! Ama naaparsın, öyle!"

O sırada başıma birileri toplandı, tekrar imza vazifeme döndüm.

Kalabalık dağıldığında bir baktım, Cemal Süreya yerinde yok. Kalktım, köşeyi döndüm, manzara evlere şenlik! Dargınlar kucaklaşmış, şapır şupur öpüşüyor!

Eh, bu kerata hep dan dun lâflar edip milleti incitecek değil ya, arada bir böyle hayırlı işlere vesile olduğu da olur.

Haa, şu kadın yazar meselesi... Onun da aslını Cemal Süreya'dan öğrendim:

"Tomris'le biz vaktiyle evliydik. Bizi kastetmiş olmalılar. Ama ahmaklık. Biz Tomris'le şimdi de çok iyi dostuz. Boşandık diye hasım olacak değiliz ya."

Oh neyse yahu! Temize çıktım. Yani, öyle demeyin, ben iffetli bir erkeğim, orda burda adımın çıkmasından rahatsız olurum.

Angelina Jolie 'yle çıksa gene neyse, katlanabilirim...

Akşam kasaba meydanındaki bir meyhanede oralı aydınlardan birinin tutup getirdiği balıklar eşliğinde rakı içildi. Sevgilim yüzüne bakılır biriydi. Cemal Süreya bir ara kulunuza "sen hiç aşık oldun mu?" diye sordu.

"Bilmem. Olmuşumdur herhalde" dedim.

"Olmamışsın" dedi. "Olsaydın bilirdin."

Sonra ekledi: "Sen hiç bir odanın içinde hem alev alev yanıp hem tir tir titreyerek, kendini delirecek gibi hissedip kafanı duvarlara vurarak dolandın mı? Hiç aynı anda hem ağlayıp hem güldün mü? Aşık insan bunları yapar."

Hımmmm, yok. Ben kadınlara bol bol vaaz verdim. Bu da benim aşık olma tarzım olamaz mı?

Olamazmış.

Dönüş feribotunda da beraberdik Cemal Süreya ile. Bize oğluyla arasındaki ruh uyuşmazlığından söz etti. Acı çekiyordu. Bir evlât yetiştirip, onun kendisine düşman olduğunu, zıt kutuplara savrulduğunu görmek kolay bir yük olmasa gerekti.

Birlikte bir çizgi roman yapmayı önerdi. O yazacaktı, ben çizecektim. Kısmet olmadı. Cenazesinde Behçet Aysan'la karşılaştık. Yanında Fazıl Say'ın babası yayıncı Ahmet Say vardı. Taa Ankara'dan gelmişlerdi.

Behçet'i de son görüşümdü bu. Madımak otelinde dumandan boğularak öldü. Geride şu şiirini bırakarak

BEYAZ BİR GEMİDİR ÖLÜM

sen bu şiiri okurken - ben belki başka bir şehirde - olurum.
kötü geçen bir güzü - ve umutsuz bir aşkı anlatan
rüzgârda savrulan - kâğıt parçalarına - yazılmış
dağıtılamamış - bildiriler gibi
uzun bir yolculuğa hazırlanan - yalnız bir yolculuğa.

çünkü beyaz bir gemidir ölüm
siyah denizlerin hep - çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
yitik adreslere benzer - ölüm
yanık otlar gibi.

sen bu şiiri okurken - ben belki başka bir şehirde - ölürüm.

Behçet ve diğer kurbanlar oraya imza günü ve söyleşi için davet edilmişlerdi. Karşılama töreni muhteşem oldu.

Artık imza günü ve söyleşi yapmıyorum

Bütün bunlar 1980'li ve 1990'lı yıllarda kaldı. Artık imza günü ve söyleşi yapmıyorum. Oysa kimi yazar için inandığı davayı sesinin ulaşabildiği herkese anlatabilmeye çabaladığı, kimileri için okurları tarafından pohpohlanarak egosunu şişirdiği, kimileri içinse kitabım azıcık satabilsin, ikinci baskı şansını yakalayabilsin diye katlanılan sıkıcı bir iştir.

Ben sanırım bu üçüncü kategoriye girerim. İmza günlerinde kendimi milletin eline kolonya döken kenef bekçisi gibi hissederim. O minicik masaların üstüne dizilmiş kitaplar ve senden hikmet dolu tavırlar bekleyerek karşına dikilen, olmadığın bir şeyi oynamaya zorlayan okurlar, "çok güzel fikirleriniz var, neden bunları pazarlamıyorsunuz?" diye sigaya çeken akıl hocaları, başlangıçta iltifat yağmurunda boğarken, birazdan lâubalileşen, işi "sen de sanatçı mısın?"a kadar vardırabilen kavruk taşralı aydınlar, hiç bir zaman kendimi ait hissetmediğim cemaat ruhu, bura aydınının kendisine yarattığı sanal yas atmosferi, duymaktan ikrah ettiğim lâikçi klişeler, kabullenmek istemediğim abartılı iltifatlar ve diğerleri...

Bir de bunun zıddı var ki, onu da yaşarsınız sık sık. Sizi yalvar yakar küçük bir taşra kasabasına getirmiş insanların imza günü ve söyleşiyi hiç kimseye duyurmamış, hiç bir hazırlık yapmamış olduğunu görürsünüz. Üstüne kitaplarınızın yığılı olduğu minicik formika bir masanın arkasındaki demir bacaklı iskemleye oturur, müşteri bekleyen çakmakçılar gibi, biri gelsin de kitap imzalatsın diye beklemeye başlar, beklerken de renkten renge girersiniz.

Üstelik sizi oraya davet eden ve hiç bir şey yapmamış olan davar, o kavruk kasabadaki bir iş hanının bilmemkaçıncı katının en kuytu köşesinde kaybolmuş olan dükkânına kimsenin gelmiyor ve kitap-mitap imzalatmıyor oluşu sanki sizin kusurunuzmuş gibi surat asar, ya da arkanızdan birileriyle fısıldaşıp kıkırdaştığını duyarsınız, orada üstüne çullanasınız gelir.

Arada bir yanınıza yaklaşan birileri olur. Umutlanır, masanın üstüne bıraktığınız kaleminize davranırsınız. Halbuki o, yanındaki birine adres yazmak için kaleminizi ödünç istemeye gelmiştir. Bazıları da tuvaletin nerede olduğunu sormak için yanaşır. Cansız bir nesneymişsiniz gibi karşınıza dikilip inceleyen, "kim lan bu? naapıyormuş burda? ho? sahi mi lan? assttiiir!" diye duyup duymanızı önemsemeden konuşan -ve bazı aydınların "halk"tan nefret etmesine esin kaynağı olduğunu sandığım- had safhada kaba saba insanlar gelip geçer önünüzden.

Biraz suya sabuna dokunan biriyseniz, içindeki hedef arayan hıncını size yöneltmeye hazır mutsuz insanlar dikilebilir karşınıza.

Yıllar önce "Duygu Asena'yı tanıyor musun, onu gördüğünde suratına benim için bir yumruk atar mısın?" diyen kabzımal bir hamfendi tanımıştım.

Yazarları imza günü ve söyleşi için üniversitelerine davet edip sonra da yumurta yağmuruna tutanları da hep birlikte tanıdık.

O nedenle, kusuruma bakmayın arkadaşlar, ben imza günü ve söyleşi yapmıyorum.

Neden mi?

Ben yumurtayı rafadan, okurlarımı da uzaktan severim, ondan.

 

 

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Otuzbir Hanım

Ali Türkan

İyi işte! Onlar sakladı, erkekler cesaret edip alamadı, hep birlikte telef olduk ve sonuçta ortaya böyle bir toplum çıktı. Yiyemediği haltların, kıramadığı cevizlerin sıkıntısıyla kıvranan ve kaybettiği yılların hesabını kimden soracağını bilmeyen koca bir orta yaş kuşağı. Akıllanıp da çocuklarını rahat bıraksalar ya. Yazar

Son Yorumlar

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Adi yazılar yazan kalitesiz yazar

Faşistler, Atatürk'ü putlaştırmakla ona en büyük kötülüğü ettiler.

Onu "uzaydan gelmiş insanüstü bir yaratık" olarak tanıtmaları için de en başta "insani" yanlarını yoketmeleri gerekiyordu.

Atatürk içki içmez, üşümez, yorulmaz ve acıkmazdı.

Engin Ardıç (Sabah)

En Son Yazılar

Buyurun Çadır Tiyatrosuna!

Kâmuran Kızlak

Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı.   Yazar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °