Necdet Şen ~ 11 Ocak 2003
Kendimizden ya da etrafımızda gözlediğimiz insanlardan biliriz, bunalım geçiren kişi dikkatini yapmakta olduğu işe odaklayamaz. Mutsuz ve karamsardır. Geleceğe ilişkin pek heves ve umut taşımaz. Sorunlarını çözmek adına atılması gereken adımların ne olduğunu bilse bile o adımları atmayı erteler durur.
Bunalım geçiren insan, hummalı bir kendine acıma ve dünyayı suçlama nöbetine tutulmuş gibidir. Çoğunlukla olumsuz ayrıntılara odaklanma, birden fazla açıklaması bulunan konularda, o açıklamaların en kötüsüne inanma eğilimindedir.
Bunalım, aklî melekelerin tutulmasıdır aslında. Zekî bir insan bile bunalım geçirirken çoğu kez aptal gibi davranır, sorunlarını çözemez, yeni sorunlar üretir.
Aynı açıklamalar toplumlar için de yapılabilir.
Toplum, tek tek bireylerden ve onların tekil duruşlarından oluşsa da, o bireylerin her birinin dışarı vurduğu eğilimlerin ortalaması göz önüne alınarak, ortak akıl ve ortak halet-i ruhiye kavramlarının varlığından söz edilebilir.
Gelişen ve ucuzlayan iletişim teknolojisi sayesinde artık hepimizin evlerinin baş köşesinde yerini alan televizyon ekranlarını, yolculuk esnasında bile kulak tozumuzda mırıltısını işittiğimiz radyoları, reklam tabelâlarını, duvarlardaki afişleri ve az sayıda enayinin toksik madde bağımlıları gibi beğenmeye beğenmeye satın aldığı gazeteleri göz önünde tutarsak, ortak akıl artık yapay olarak üretilebiliyor. Dahası, ortak akıl bir zamanların söylencelerinin yayılma hızını rafa kaldıracak kadar çabuk yayılma ve sirayet etme olanağına sahip.
Herhalde bu teknolojik yeniliklerden önce masallar, destanlar, saz şairleri ve onların türküleri, tüccar-gezginlerin, hacıların kentten kente taşıdığı ve kulaktan kulağa yayılma hızıyla ilerleyen havadisler sayesinde kendini yenileyebilen ortak akıl, ani değişkenlikler göstermeden, daha hantal bir ilerleme çizgisi izliyor olmalıydı.
İnsanlar mutsuz olacaksa da kendi acı deneyimleriyle mutsuz oluyordu herhalde. Akşamları ateşin başında toplanıldığında, masallar hep aynı dede tarafından anlatılıyor olmalıydı.
Oysa günümüzdeki kalabalıklar kendi köşelerinde farklı kaderleri yaşarken bile, medya sayesinde aynı anda benzer duyguları paylaşabiliyor. İlyada destanındaki toplam cinayet sayısından daha fazlasını bir gecede ekranlardan kanlı canlı seyredebiliyor. Hayatımızın en iç karartıcı yorumunu yapmaya aday felâket tellâllarının resmî geçidini izliyor ekranlardan ve sütunlardan.
Televizyon yayınları dünyanın uzak köşelerinde meydana gelen kazaları kadraj içine alıp, heyecanlı bir ses tonuyla aktarırken, burnumuza kadar soktuğu yanık cesetleri seyrettiriyor ve biz sıradan insanlara felâketle yüzyüze gelmeden de korku duygusunu tattırabiliyor.
Bilincimiz bunlara "alt tarafı dizi film" ya da "üst tarafı haber bülteni" deyip geçebilir, ama daha alt katmanlarda uyuyan derin benliğimizin o kan-revan ve feryat-figan arasında huzur içinde uykuya dalabileceğini iddia edebilir miyiz?
Olağandışı olaylar her zaman biz sıradan insanlar için daha ilgi çekici bir seyirlik malzeme oluşturur. Kazalar, cinayetler, nefes nefese kovalamacalar, itişip kakışan, böğüren insanlar, cıfıt işler çevirirken gizli kameraya kaydedilenler, gizli olmayan kameranın önünde birbirini darp edenler, deprem, yangın, facia görüntüleri ve diğerleri, her normal insanın öncelikle ilgisini çekecek seyirlik bir malzemedir. Bunları seyrediyor diye hiç kimse manyaklıkla suçlanamaz.
Ama daha fazla izlenme oranı, daha fazla popülarite, daha fazla kazanç adına (ya da her neyse emeli bizlere bunları izlettirirken) hem medya starı denen ucube konu mankeni, hem de televizyoncu, gazeteci, haberci denen marazî güruh, hayatın içindeki stres ve mutsuzluk yaratan olumsuzlukları seçip, kurgulayıp ardarda göstererek, kendi menfaati uğruna içinde yaşadığı topluma karşı suç işliyor.
Her zaman şu ucuz ama yalan gerekçenin ardına saklandı medya muktedirleri:
"Halk böyle istiyor" .
Peki ama bu kişiler halkın ne istediği konusunda hangi bilimsel veriye sahip? Plazanın kapısından girerken, hiç birimize malum olmayan derin sır bunlara mı malum oluyor?
Palavra. Bir şey bildikleri yok. Aslında yaptıkları işin savunulacak bir yanı olmadığını biliyor ve yüzsüzlük ediyorlar.
Oranlama ve tiraj raporları, olsa olsa varılan acıklı noktayı gösterir. Halk neyi isteyip neyi istemediği konusunda ser verip sır vermiyor. Son 50 yılının yarıdan fazlası sıkıyönetim ve devlet terörü altında geçmiş olan toplumun bireyleri hemen hemen her konuda düşüncelerini ve eğilimlerini kendine saklıyor.
Zaten adına "halk" denebilecek bir istek mercii var mı, o bile kuşkulu.
Bir konuda talepte bulunabilmesi için, izleyicinin daha önce o tarz programlara maruz kalmış olması gerekir; ki bu da o programların beğenildiği anlamına gelmez. Örneğin, sokaktaki insan "her an deprem olabilir, evim barkım başıma yıkılabilir" korkusuyla yaşıyorsa, tabii ki bu konudaki her yayını endişe ve merak dolu gözlerle izleyecektir. Bu endişeyi kaşıyarak ulaşılan izlenme oranı, o yayını meşru kılar mı acaba? Yoksa içimizdeki ölüm korkusunu sorumsuzca depreştirerek bizi akut depresyona sokan yayıncı, kendisinin "başarı" diye adlandırdığı bir kepazeliği mi tırmandırmaktadır?
Hiç bir insan cinsel çağrışımlara, bağırtı-çağırtıya, tempolu müziğe, şiddete, ölüme, zalimliğe, merhamete, sevgiye, doğal afetlere, savaşa, korku ve endişe yaratan tehditkâr belirtilere karşı duyarsız kalamaz. Biz ilgilenmiyor gibi yapsak bile derin benliğimizin bileşenleri, hormonlarımız uyarılır. Hayatta kalma refleksimizi yerli yersiz kurcalayıp bizi kendine baktıran, sonra da "naapiim, bakmasaydın" diyen kişiye en hafifinden densiz denir.
Bu aslında dolaylı bir saldırganlıktır ve gazete-dergi okuyan, radyo dinleyen, televizyon seyreden herkes, bu tarz yayını yapan kimseler tarafından uygulanan örtülü bir şiddete maruz kalır. Bizimki gibi hukuksuzluğun olağanlaştığı ülkelerdeyse, bu manevî şiddet, işkence boyutuna vardırılabiliyor.
Medya tarafından darp ediliyor, mızıldanmakla yetiniyoruz.
Şu anda dünyanın dört bir köşesinde insanlar belki yataklarında uyuyor, belki yemek yiyor, belki ders çalışıyor, belki sohbet ediyor ya da bebeğini pışpışlıyor. Şu anda herhalde milyonlarca bebek uyku mahmuru gözlerini kırpıştırarak annesinin yüzüne bakıyor. Dünya milyarlarca yıldan beri döndüğü yörüngede paşa paşa dönmeyi sürdürüyor. Belki kentin kuytularında, ayışığında aşıklar dolanıyor. Sevişenler de vardır muhakkak; hem de onbinlerce.
Yok, ama medya çalışanı yemin etmiş, bize illâ olumsuzlukları gösterecek.
Diyelim ki, az önce bir yerde bir trafik kazası oldu, çevredeki halk koşuşup yaralıları kurtarmaya çalışıyor.
Hiç kuşkunuz olmasın, oralarda birileri cep telefonundan, bildiği bir televizyon kanalının numarasını çeviriyordur. Zaten o aramasa da gazetelerin gece muhabirleri olayı polis telsizinden duyarlar ve orada bitmeleri an meselesidir.
Kameraman yetişir olay yerine ve ne ayışığını, ne gökyüzünün havaî mavisini, ne etraftaki bebelerin ışıl ışıl gözlerini görür; olağan dünyayı çerçevenin dışında bırakır, kan revan içindeki yaralıların ve cesetlerin görüntüsünü kadraja alır, çeker, ve aynı hızla yayına yetiştirir görüntüyü.
Yayın odasında dünyanın dört bir yanından toplanmış olumsuzluk belgeleri birikmiştir zaten; hepsi ardarda kurgulanır, yayına sokulur.
Patlak gözlü, Halloween kabağı kılıklı bir herif, masasının altındaki viskiden gizli gizli fırt alarak, bağıra çağıra felâket tellâllığı yapar. Sakatlar, bunaklar, obezler, transseksüeller, seri katiller, sapıklar, psikopatlar, gözü oyulmuş, kolu kopmuş, beyni patlamış kazazedeler, tecavüze uğramış kadınlar, milyonda bir rastlanan hastalıklara yakalanmış çocuklar, Sakıp Sabancı, Fatih Ürek, Televole "motor"ları, İborotti'nin bacağından vurulan köleleri ve daha binbir ucubelik ardarda resmî geçit yapar.
Öyle bir sirk ki, bu sirke sağlam giren hasta çıkar.
"Sayın seyirciler, şurda şu öldü, burda bu çemkirdi, orda o dolandırıldı! Hayat skandaldan, faciadan, korkudan ibarettir sayın seyirciler!"
Araya bir anons girer, "haberci" viskisinden gizlice bir fırt daha çeker. Bilmektedir ki şu anda en çok izlenen televizyon kanalı budur.
Köşe yazarı gazete başlıklarına şöyle bir göz atar ve yakın gözlüğünü burnunun ucuna kaydırıp başlar nefret kusmaya:
"her şey yozlaşıyor sayın okuyucu! Dünyada her şey berbatlaşıyor!"
Aslında masa başında gelip geçen nafile ömrüne vahlanmaktadır hazret. Mutsuzdur, bunalım geçirmektedir, stres bağışıklık sistemini felce uğratmış, her tarafından "gırç, tık" sesleri yükselmeye, kalp teklemeye, kuş ötmemeye başlamıştır. Alkolde boğulmakta, aldatmakta, aldatılmakta, insanları ve hayatı sevememektedir. Kısacası, kendi illetini herkese bulaştırmadan rahat edemeyeceğini bilmektedir.
Dünyanın (hadi Türkiye'nin diyelim) her yerinde bir sürü insan sabahleyin kalktığında dünden kalma nefretiyle ve içe atılmış yaralarıyla uyanır. Ama bunlardan çok azı gazeteci, köşe yazarı, ya da yayın editörü falandır. Ve bu (maalesef) hasta ruhlu azınlık, kendi mutsuzluğunu, sevgisizliğini, gözü dönmüşlüğünü, korkularını, ekşimiş halet-i ruhiyesini başkalarına da bulaştırma ayrıcalığına sahiptir.
İşte bunlara medya çalışanı denir. Ziyadesiyle zararlıdırlar.
Entel olmak çok kolay. Beğenme, olsun bitsin
Onlar belki akılları mutsuzluk ve karamsarlık duygusuna saplanıp kaldığı için, belki burunlarının ucunu bile göremeyecek kadar kör ve cahil oldukları için, belki diğer meslekdaşlarını dirsekleyip en öne geçebilmek için, durmaksızın garabet üretirler. Topluma yansıttıkları kötü tabloların ve negatif bilincin bir süre sonra kirlenmiş, kararmış bir ortak akıl ile kendilerine döneceğini, bu kısır döngüyü ilk başlatanın kendileri olduğunu muhtemelen hiç sorgulamazlar.
Çünkü onlar "muhalif" olmanın gazetecilik mesleğinde prim yaptığını, kötülemenin ülkeyi yönetenler üzerinde baskı kurduğunu, bu baskının "sanat dünyası" ve devlet ricali tarafından mühimsenme olarak geri döndüğünü farketmiş, bu nedenle kötüleme, kara çalma kartını medyatiklere ve mevkî makam sahiplerine karşı her zaman ellerinde tutarak, kendi şahsiyetlerinden değil ama işgal ettikleri köşelerden kaynaklanan bir önem ve kudret duygusunun bağımlısı olmuştur.
"her şey kötüye gidiyor" tezi çoğu medya çalışanının sorgulamaksızın benimsediği sakat bir tezdir. Kendi kurduğu tuzağa yakalanan salak avcı gibi, medya çalışanı daha önce bizzat kendisi tarafından çerçeveye alınıp montajlanmış ve ortak akıl içine zerkedilmiş olan propagandaya inanır. Dünyanın birçok noktasından derlenmiş rastgele olumsuzluklardan mürekkep "kötüye giden dünya" masalına inanmıştır ve bu safsatayı her gün yeniden üretir.
Ama bu herzeyi yerken ne yazık ki hayata karşı omuzlarında taşıdığı derin sorumluluğu unutur; çünkü bu iş onun olağan işidir; sadece yapar, maaşını alır. Patronun gözüne girme yarışı kızıştıkça da, arkadan gelen her yeni kuşak bir öncekine rahmet okutacak kadar azıtır, ilkesizleşir.
Medya çalışanı ortak akıl havuzunu kirletme ve (isterse) temizleme olanağına sahip bir kişidir, ama kendisi akıllı mıdır?
Keşke "evet, akıllıdır" diyebilseydim. Ama, diyemiyorum.
Oralardan geliyorum, biraz tanırım o insanları.
Medya çalışanı pek fazla okumaz, oturup düşünecek vakti yoktur; haber, eğlence, iş kovalama üçgeninde kıçına neft sürülmüş gibi koşuştururken en temel insanî değerlerin üstüne basıp geçtiğini göremeyecek kadar körleştirmiştir onu bu yaşam pratiği. Dahası, mühimsenen bir işi yapıyor olmanın getirdiği bir meslekî bozulma içindedir ve uzun zamandır bu ehemmiyeti kendi ehemmiyeti sanmaya başlamıştır. Ayrıcalıklı konumu onu bir miktar çocuklaştırmıştır. Diğer insanların halinden pek anlamaz.
İçinde çalışanları cesametiyle ezen, halktan uzak, kibirli plaza binalarında çalışmakta olan sendikasız medya mensubunun gündelik yaşam rutininin onu mutsuz ve paranoyak yapmaması çok zor. Ve ne yazık ki, medya mensubunun içinde bulunduğu olumsuz koşulların ve akıl tutulmasının faturasını hepimiz ödemek zorunda kalıyoruz.
Onların yaygara ederek betimledikleri o ruh karartıcı dünya tasvirine inanmasak bile, her gittiğimiz yerde medya tarafından aklı çelinmiş, her şeyin yozlaştığına, memleketin battığına, böyle gelmiş böyle gideceğine, birey olarak ve toplum olarak elimizden hiç bir şey gelmeyeceğine, önemsiz, etkisiz bir dolgu malzemesi olduğumuza, herkesin aşağılık olduğuna inandırılmış birilerine tosluyoruz.
İnsanlar şeamet kuşları gibi dolanıyor ortalıkta. Neredeyse herkes toplumdan umudunu kesmiş durumda. Kendisini "aydın" olarak gören de görmeyen de adına "bu halk" dediği birilerinden (yani hepimizden) nefret ediyor. O nedenle de hiç bir ortaklaşa eylemin, protestonun, inisiyatifin içinde yer almıyor, hiç bir toplumsal projenin başarılı olacağına inanmıyor.
Tekil enerjilerimizden bir sinerji oluşturamıyoruz; çünkü umutsuzluk "in".
Medya çalışanı sabah işe geliyor, masasına oturuyor, gazeteleri açıyor, üzerine negativite boşalıyor. Medya çalışanı bilgisayarının başına geçiyor, kararmış ruhunu sayfalara döküyor. Medya mensubunun kararan ruhu o akşam ana haber bülteninde, en geç ertesi günkü gazetelerde gözlerimizden ruhumuza akıyor.
Medya mensubu akşam işten çıkıyor, içi kararmış bir kalabalığa tosluyor, "bak, ben dememiş miydim?" diye düşünüyor. O kalabalığın içini karartanın kendisi olduğunun farkına varamıyor nedense. Düzeni, uyuşuk halkı, iç ve dış mihrakları, trafiği, iklimi, yanmayan sokak lâmbalarını suçluyor, ama kendine toz kondurmuyor.
Yok mu peki hiç olumsuzluk çevremizde?
Var. Ben de kendi adayımı açıklayayım: Medya.
Medya artık (ya da şimdilik) talan edilmekte olan bir ülkenin en büyük hırsızlarının, bu talanı daha kolay ve ayrıcalıklı yapabilmek için sahip olmak istediği (ve olduğu) birer tehdit ve şantaj aracına dönüşmüş durumda.
Deneyimli gazeteciler ve emir kulu olamayanlar ya kızağa alındı ya da medyadan kapı dışarı edildi bile. Çünkü medya patronları ekonominin musluğunu elinde bulunduranlara baskı yaparak talandan en büyük payı koparmak istiyor. Bunun için de gazeteciye değil, hempaya, borazana, kiralık kaleme ihtiyaç duyuyor.
Gazeteler ve televizyonlar gerçek haberciden ve yorumcudan arındırılmış noktaları, Genelkurmay'a, Mit'e, Tüsiad'a, BDDK'ya, Hazine'ye, Hüsam'a, Mesut'a, onların yerine gelenlere, oraya buraya, hatta IMF'e, Mossad'a, CIA'e göbekten bağımlı duruma gelmiş simsarlar tarafından işgal edilmiş durumda.
O simsarlar ki, ister genel yayın amirali olsunlar, ister sıradan tayfa, aslî görevleri işte budur: Dümeni idare etmek.
Ve bu görev bir tek kişiye değil, topyekün hepsine birden verilmiştir. Görevi kabul etmeyenlerin yeri de en fazla internette site yapmak olabilir.
Ama dikkat ederseniz, medyadan dışlandıktan sonra internete avdet edenlerin birçoğu, tekrar iş teklifi aldıklarında siteyi-miteyi boşverip eski çöplüğüne seğirtiyor. Zaten o siteler de ekseriyetle "açtırma kutuyu, söyletme kötüyü" bağlamında yapılmış örtülü şantaj siteleri oluyor.
Bağımsız habercilik, sadece işten kovulanların dilinde, işten kovuldukları akşam, Yakup'un meyhanesinde konu ediliyor. Ertesi gün unutulmak üzere.
Bu pislikleri içine sindiremeyen gazeteciler bir yerlere buharlaşıyorlar, farkedemiyoruz. Sindirebilenleri ise hepimiz yakînen tanıyoruz. Onların köşeleri, ekranları, protokolde yerleri var.
Türkiye'nin sırtındaki en acıyan kambur hangisidir, diye soracak olsaydınız, size tereddüt etmeden "medya" derdim. Çalışanlarıyla ve işsizleriyle.
Medya emekçileri, kovulduktan sonra bile o çirkefe geri dönmeyi hayal ediyor. Ve o nedenle sağda solda dolanıp karnından konuşmaktan öteye gidemiyor.
Bizzat zarar görmedikçe bu kötü gidişata kafa tutamayanlar eleştirilerinde inandırıcı olamıyorlar. Müstafî medya çalışanları, kendileri sanki sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi, topyekün çürümüş bir medya dünyasının içinde "namuslu kahraman" ve "taşlanacak şeytan" arıyor, bu yüzden komik duruma düşüyorlar.
Şunu es geçiyoruz: Sektörün iki yüzlülüğü sanki birkaç kötü ruhlu medya yöneticisinin eseriymiş gibi bakıldıkça, sistem dolaylı yoldan aklanmış olacaktır.
Oysa medya bizim ortak aklımızın sigortasıdır ve acilen onarılması gerekir. Medyadaki kokuşma giderilmedikçe, toplum olarak sorunlarımızı çözebilecek ortak enerjiyi denkleştiremeyeceğiz ve yalnızca kendimize acımakla ve komşumuzdan nefret etmekle yetineceğiz.
Çünkü biz hastayız.
Çünkü bu medya hepimizi hasta ediyor.
Çünkü bu medyanın bizatıhî kendisi ölümcül hasta.
Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

Ali Türkan
Bunun için de pek emek sarfetmemiş birilerinin, boyuna yakınmalarını; ötekilere "yüzde altmışı aptaldır" dedikleri hâlde, kastları tarafından hâlâ solcu diye pazarlanmalarını ve bu türden nice şeyi anlayamıyorum. Hesapta aydın sorumluluğu adı altında, insanların uçkuruna karışıp kaç çocuk yapmaları gerektiğini bile dikte etmelerini de anlamıyorum o seçkinlerin. Bu kadar şeyi anlayamadığıma göre, hıyarlık bende sanırım. Hıyarca bi lâf daha edeyim o zaman: Zengin diktiğiyle, fakir s! Eyvallah! Yazar
ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)
Sıla, Psikolojikman için dedi ki: Ne tesadüf! Az önce yine bu sitede bir yazı okumuştum ve orada da benzer bir saptama vardı... (Devam)
espapapapapam, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Kurulmuş saçmalıklara aranan çaresiz, edilgen çözüm önerileriyle doludur bu ülke. Uzun dağ... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar
Necdet Şen
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği
Kâmuran Kızlak
Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.