Necdet Şen ~ 21 Şubat 2007
Geçen yaz, bizim buralarda cenaze yazıydı.
Bitişik dairemizde tek başına yaşayan tonton komşumuz Ertuğrul amca tam da arzu ettiği gibi, bir sabah "tık" diye götüren bir kalp kriziyle aramızdan ayrıldı.
Üst kattaki Ömer bey, tam da Cem Karaca'nın öldüğü günün akşamında yine kalp krizi nedeniyle bir ambulansta terkettiği apartmana bir daha geri dönemedi.
Geçen yaz, 14 yıllık kanser mücadelesinin artık sonuna geldiği her halinden belli olan abimin evine taşınıyorduk her gün.
Ve aynı günlerde, diğer taraftaki bitişik dairede yaşayan 93 yaşındaki emekli askerî cerrah doktor Murat bey, 15 yıllık bunaklığın ardından yolun sonuna geldiğini belli ediyordu duvarları aşıp bize kadar ulaşan feryatlarıyla.
Ölüm, kaç yaşında gelirse gelsin, ister bir yakınına ister komşuna, insanı ölüm hakkında düşünmeye zorluyor. "Ben ne zaman öleceğim?" diye soruyorsun meselâ, "nasıl öleceğim?" diye merak ediyorsun. Abim gibi aylar boyunca acı çeke çeke mi, komşumuz Ertuğrul amca gibi birkaç dakikada mı? Cenazelere gide gele, ağlayan insanları göre göre, talkınları fatihaları dinleye dinleye, son nefeslerinde birdenbire sakinleşen, sanki uykuya dalmış gibi munisleşen hasta yüzlere baka baka, nasıl kırılgan bir denge üzerinde yürüdüğümüzü, aldığımız her soluğun nasıl muazzam bir hediye olduğunu ve daha birçok şeyi düşünüyorsun.
Ayak altında dolanan, mutlulukla bacaklarına sürünen kediler, kedilerle köşe kapmaca oynayan sincaplar, her lodos sonrasında kıyıya vuran midyeleri kapıp kapıp içi açılsın diye yüksekten betona atan kargalar, yerdeki karınca, yapraktaki tırtıl, börtü böcek, hava, su, taş, toprak, hepsi, biz olsak da olmasak da bu gezegende milyonlarca seneden beri kesintisiz devam eden ve kibirlenip böbürlenmeyi gülünçleştiren birer yağmur damlacığı gibi etrafta duruyor, berrak bir zihinle bakılıp fark edilmeyi bekliyorlar.
Geçen yaz, bahçenin keyfini yeterince çıkartamadık. Bitişik dairedeki doktor Murat bey, yattığı hasta yatağında gözlerinin önünden geçen korkutucu hayallere mi yoksa bedenini yoklayıp duran acıya mı tepki gösteriyordu bilemiyorum, ama pek fena bağırıyordu. Ne kadar yaşlı olursa olsun, ıstırap çeken ve dakika dakika ölen bir insan, daha yaşarken etrafını matem havasına sokuyor. Arada sırada yaşlı eşine "ne gibi bir yardımımız dokunabilir?" diye sormaktan fazlasını yapamıyorduk.
Benim yaşlarımda bir oğlu vardı doktor Murat beyin. Sadece bir kez görmüştüm. Babası bunadıktan sonra ziyaretine gelmez olmuştu. Tek çocuktu, üzerine titrenerek büyütülmüş, "ha" dediği yerde han yapılmış bir evlâttı. Evi üzerine yapmıştı babası hastalığının ilk yıllarında. Hayırlı evlât mirası sağlama almıştı ya, işi kalmamıştı bunak ihtiyarla. Yaşlı üvey annesi, kocası ölür ölmez o evden kapı dışarı edileceğini biliyordu.
Son nefesini herhalde oğlunun kollarında vermek isterdi ihtiyar doktor, ama olamadı. Hiç tanıyamadığı birileri vardı başucunda. Öldüğünde açık kalan göz kapaklarını son kez onlar örttü. O yaşta bile dimdik ve sportmen duran devasa gövdedeki canın çıkışı pek kolay olmamıştı.
"Rahmetli masondu" dedi acılı eşi iki fatiha arası, "biraderleri onu pek severdi."
Onu pek seven "birader"leri de yoktu başucunda. Sadece son 15 yılını dev cüsseli bunak bir kocayı çekip çevirerek geçirmiş yaşlı bir kadın ve ölürayak yataktan düşmesin diye yardıma gelmiş iki yabancı vardı sadece. Sağlıklı günlerinde paranın, eğlencenin, itibarlı bir yaşamın tozunu attırmış olan doktor Murat bey, ayak takımı gibi, gariban bir vatandaş gibi öldü, dosttan biraderden evlâd-ü iyalden uzak.
Cenaze Zincirlikuyu'da defnedildi. Üvey anne ile hayırlı oğul o gün cenazenin hatırına didişmediler. Hep birlikte içinden cenaze çıkan ve ilk fırsatta satılacak ve babaya ait ne varsa kâmilen çöpe atılacak olan apartman dairesine gelindi adet olunduğu üzere.
Camide ve mezarlıkta aksi tavırlarıyla dikkatimi çeken orta yaşlı kel bir adam vardı. Camiden kabristana giden otobüste de yanımızdaydı. Bir de efendi tavırlı genç bir adam. Eve gelinip limonatalar içilmeye başlanınca kel herif, efendiden delikanlı ve kıymetli oğul havadan sudan bir sohbete başladılar. Filipinler'deki deprem ve sonrasındaki tsunamiden başlayıp ekonomiye kadar uzanan palavrası bol bir sohbet.
Sohbet sırasında anlaşıldı ki, efendi tavırlı diğer genç adam, hayırlı evlâdın çocukluk arkadaşı. Kel herifin kim olduğunu bilmiyorum. Herhalde rahmetlinin eski emir eri ya da makam şöförü falandır. Nasıl derler, biraz hırdavat tipli. Hali tavrı öküzcene. Karşına alıp konuşulacak birine benzemiyor.
Konu nereden geldiyse Kürt meselesine geldi dayandı. Hiç lâfa karışmıyorum. Orası kahvehane değil ki, cenaze evi, sırası mı siyaset konuşmanın? Birbirini tanımayan insanlarla dolu. Masonlar boşuna mı yasaklamışlar kendi aralarındaki yemekli sohbetlerde siyaset, din, spor konularında konuşulmasını? Netameli konular. İnsanların birbiriyle en çok ihtilâfa düştüğü, birbirlerini en çok incittiği tartışma kopma cepheleşme alanları.
Bir ara hızını alamadı hırdavat, "topunu geberteceksin bu Kürtlerin" dedi, "anca böyle çözülür bu mesele!"
Sahi mi söylüyor diye yüzüne baktım. Şaka yapar gibi bir hali yoktu.
Kanım dondu. Zaten karışmadığım bu lâkırdının dinleyicisi olmak bile battı o an. Kalkıp sessizce terkettim cenaze evini. O günlük bir tane ölü yeterdi, üstüne on milyon Kürt cenazesini daha eklemek kaldırabileceğim bir yük değildi.
Ertesi gün minnet duygularını iletmek için yanımıza uğrayan dul komşumuzla kahve içtik. Söz nereden nasıl dolaştıysa, çok kıymetli, sülâlenin medar-ı iftiharı bir akrabanın övülüp göklere çıkartılmasına geldi. Türkiye'nin en seçkin üniversitelerinden birinin dekanıymış bu kişi. Dahası, kendi dalında dünyanın en iyi 7 bilim adamından biriymiş.
"Ne güzel insanın böyle bir akrabasının olması" dedim komşuya "pek dikkat edememişim, nasıl biriydi, tanıştırıldık mı onunla?"
Sanırım hayırlı evlâdın çocukluk arkadaşından bahsediyor. Şu kibar tavırlı, az konuşan çelebi delikanlıdan.
Ama yanılmışım. Kibar delikanlı otomobil tamircisiymiş.
Şaştım o zaman, "başka kim vardı dün orada, hatırlayamıyorum" dedim.
"Canım" dedi komşu, "yanyana oturuyordunuz ya, hani şu mavi gömlekli, saçları dökük, 60 yaşlarında..."
"Şu Kürtlerin tamamını öldürmekten söz eden mi?" dedim şaşırarak. Oymuş. Biraz sinirliymiş ama çoook kaliteli biriymiş.
"Bir cenaze evinde ülke nüfusunun onda birini topluca kırmaktan söz etmek nasıl bir iştir?" dedim, sustu komşum. "Bırakın bir bilim adamını, bir karacahilin bile böyle çirkin bir lâkırdı etmekten hicap duyması gerekmez mi?" dedim, gene sustu. Sonra da izin isteyip gitti.
Komşum akrabasını pek savunmamıştı, ama bana hak verir gibi bir izlenim de bırakmamıştı üstümde. Olsun, akraba meslekî yönden başarılıydı ya, sanırım bu on-onbir milyon Kürdün yaşayıp yaşamamasından daha önemliydi.
Çoğunluğun yoksulluk sınırının altında hayatta kalmaya çabaladığı bir dünyada işleri tıkırında olanların muhtelif "biraderlik" şemsiyeleri altında toplanıp birbirlerini "bizdendir" esasına göre kayırmalarında da bir sakınca yoktu tabii ki. Bu tuzu kuru semtte oturduğumuza göre hepimiz tıpatıp aynı düşünüyor olmalıydık ki, rahmetlinin masonluğunun da kaliteli akrabanın Kürtlere karşı soykırım niyetlerinin de ortalık yerde pervasızca açıklanmasında bir sakınca görülmüyordu.
Yaşlı kadını kırmak istemezdim, ama gene de şaşkınlığımı kaçırmıştım ağzımdan.
Biraz daha zaman geçti. Yaşlı komşum, aynen tahmin ettiğim gibi, evden sepetlendi. Bitişik daire mortgage kelimesinin anlamını "ev alıp satarak kolay yoldan servet kazanmak" zanneden bir kerize anasının nikâhına kakalandı. Böylece hayırlı evlâtla kapı komşusu olma şansından mahrum kaldım. Yaşlı cerrahın evi bir buçuk yıldan beri şimdiki sahibinden daha ahmak bir alıcının çıkmasını bekliyor. Daha çook bekler gibime geliyor.
Birkaç ay sonra abimi de gömdük Karacaahmet'te affedemediği babasıyla sevemediği dedesinin arasına. Yakışıklı, ağırbaşlı, kibar, geçmişiyle ödeşememiş, içe dönük bir insandı. Hiç arkadaşı yoktu. Hayırlı evlât yetiştirme konusunda o da çok başarılı olmuştu.
Ölenlerle vedalaştık. Gündelik hayatın hayhuyuna geri döndük. Geldik bugüne.
Birkaç gün önce ana caddelerden birinde yürürken, eskiden Ülkü Ocakları binası olan bir yıkıntının duvarında şöyle bir yazı gördüm:
"Ermeni soykırımı yoktur!"
Hemen inandım tabii ki. Çünkü inanmaya eğilimliyim. Soykırım yapmış bir milletin evlâdı olmak yüzümü kızartır. Tüm kalbimle bunun kötü niyetli birileri tarafından çarpıtılmış bir tarih yorumu olduğuna inanmak isterim. Ama çocukluğumun Tirebolu'sunu hatırlamaktan da alıkoyamam kendimi.
1960'lı yıllar. Bacak kadar çocuklardık. Evimizin çok da uzağında olmayan "Ermeni mezarlığı"nda kıvkıv (kovboyculuk) oynardık. Mezarlık dedimse, aslında bir mezarlık kalıntısından başka bir şey değildi. Kapağı açılmamış tek bir lahit, içi yağmalanmamış tek bir mezar, devrilmemiş, hatta alınıp götürülmemiş ve helâ duvarı yapılmamış tek bir mezar taşı yoktu. Otların arasında büyük ölçüde kaybolmuş lahitlerden ve adının "Ermeni mezarlığı" olması dışında hiç bir işaret yoktu oranın bir vakitler mezarlık olduğunu gösteren.
Neyse ki birkaç yıl içinde şu meşhur Karadeniz sahil yolu geçti üzerinden ve mezarlığın ne ismi kaldı ne de cismi.
Ama babamın anlattıkları kaldı anılarımda. Ve onun başka akranlarının anlattıkları. Onlar görmemişlerdi, yaşları o olayların failleri -hatta tanığı- olmaya uygun değildi, daha yaşlı insanlardan dinlediklerini naklediyorlardı.
Tüyler ürperticiydi anlatılanlar.
O güne kadar komşuları olan Ermeniler gece vakti çoluk çocuk sandallara dolduruluyor, salkım saçak Ermeni dolu tekneler denize açılıyordu.
Hep boş dönüyordu sandallar. Daha doğrusu, sadece onlarla beraber yola çıkan Türkler oluyordu o sandallarda.
O Ermeniler, insaniyet namına sınır dışına mı kaçırılıyordu, yoksa babamın kahramanlık öyküsü anlatırcasına hikaye ettiği gibi denizin dibine mi yollanıyordu, benim bilmem mümkün değil. Zaten onun da orada burada dinlediği şeylerdi bunlar. Kuşaktan kuşağa anlatılırken içine ne kadar palavra karışmıştı, ne kadarı hakikatti, onun da bilmesine imkân yoktu. Ama ben biliyordum ki, büyüdüğüm mahallede kadınlar çocuklarına kızdıkları zaman "gâvur ermeninin uşağı!" diye sövüyorlardı.
Sorunlarını öldürerek çözen, ya da sorun olarak algıladıklarını topyekün öldürmekten söz eden, sadece sokak aralarında sürten ipsiz ve kopuklarıyla değil, hukukçularıyla, rektörleriyle, tarihçileriyle cinayeti kutsayan bir kültürden geliyorduk.
Ama duvarda yine de "Ermeni soykırımı yoktur!" yazıyordu.
Demek ki yoktu.
Muhtemelen yirmili yaşlarda ve muhtemelen içini nefretle karartmış bir oğlan duvara "yoktur" diye yazmışsa, yoktur tabii ki. "Belki vardır, olmuş olabilir, bir düşünelim" diye ısrar etmek neye yarar? Gerçek ne olursa olsun, canımızı en az acıtacak olana inanmak gerekir. Zaten bizim halkımız son derece munis ve insancıldır. Üniversitelerimiz bilim yuvasıdır. Dünyanın en kaliteli profesörleri ve en vatansever katilleri bizim ülkemizde yetişir. Dolayısıyla bazen tek tek insanları bazen de topluca bir halkı yok etmeyi ne düşünür ne de yapar bu millet. Çünkü muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.
O arada bir biçimde ölen birileri varsa ve dünya bunu ayıplıyorsa, o ölenler kesinlikle kendi kendilerinin boğazını sıkarak ya da harakiri yaparak ya da koyun sürüsü gibi hep birlikte denize atlayarak falan ölmüştür. Dünya bunu ya anlayamıyor ya da anlamak istemiyordur. Bunun için yaygara kopartmaya değmez. Dünyanın eşekliğine verelim. Üzmeyelim birbirimizi. Değerli zamanımızı aramızdaki "türkoğlu türk" olmayanları saptayarak değerlendirelim.
Bu memleket ancak böyle böyle payidar olur efendiler.
Aci bir tebessumle okudum yazinizi... Sadece sunu soylemek isterim; sizin varliginizi gec de olsa ogrenmis olmaktan mutluyum... Umuduma su veren yureklere eklendiniz... Hosgeldiniz...
Melek ~ 20 Mayıs 2007
O duvarda yazan "Soykırım yoktur" cümleciğine bizler de inanmak isteriz pek tabi.
... De ne ad verilirse verilsin o trajedi sonrası bu gün sayımız milyonlardan ellibin civarına düşmüşse sorulması gerekli sorular ve alınması gerekli yanıtlar var diye de düşünmüyor değiliz biz "ötekiler".
Vartkes Hergel ~ 24 Mayıs 2007 (10:03)
Hostur güzeldir ama akıllıcadır, orası kötü...
Aklı akıl yorumlayamaz, aklı, kendisine ters düsen delilik yorumlayabilir.
Uslanmak nedir? Diri yanların törpülenmesi ise, bin kere uslanmaya hayır...
Delilik olmadan aklın özgür kılınması mümkün görünmüyor.
Cazibesini yitiren akıl güzelligini delilikte bulur.
Antires Mansur ~ 2 Haziran 2007 (19:56)
İki kişi arasındaki anlaşmazlık mahkemeye gidip sonuçlansa bitmiş mi olur Vicdanların ne halde olduğunu bilir mi mahkeme? Kardeşimizi vuran biri 16 yıl içerde yatsa yüreğimiz hemen soğuyacak değildir. İnfaz bile yetmeyebilir. Bu ancak kişisel af ile mümkündür. Ancak bir şartla: Bir gün bu sönmüş ateşi üçüncü bir kişi, kendi hesabına bir tarafa gidip "bu cinayet hiç olmadı " diğer tarafa gidip " kanın yerde mi kalacak" diyerek tekrar eşeleyip tutuşturmazsa. Ben bunları yapan aynı kişidir diyorum, hesabı her neyse... Af etmeli ve afta kararlı olmalı. Af ederek insanlığa geri dönmeli. Yoksa biz bu üçüncü şahısların oyuncağı olacak ve insanlığımızı unutacağız.
Ali Sedat Çetinkoz ~ 1 Aralık 2007 (13:29)
Yine çok güzel konuları içine almış yazınız teşekkür ederiz... Anlattığınız temalar içinde özellikle ''Türkoğlu Türk''meselesi artık kanımıza dokunur oldu bu ülkede. Bırakın artık diğer din mensuplarına yapılanları kendi dinlerindeki insanlara dahi o muameleleri yapmaktalar bu zihniyettekiler. Ve bir ülke için bu konudan daha yıkıcı bir durum olamaz kanaatindeyim. Ve büyük şehirler de yeri gelince araştırılıyor etnik köken meselesi veya hangi dindendir vs.
Fakat Ülkemizin ağır çoğunluğu ufak tek belediyeli şehirlerden oluşmakta, bu ise Cumhuriyetten beri ötekileştirilen halkın bu yerlerde, bir de ''Türkoğlu Türk''olarak geçinen bir şehir ise bu şehir (allah muhafaza: ) gerek başta iş hayatı ve gerekse sosyal iletişim felç olmakta ve yaşamak tam bir işkenceye dönüşmekte, bu bağlamda büyük şehirlerde yaşamak daha avantajlı diye düşünüyorum...
Bu konuda şunu da eklemek istiyorum: Bu ''IRKÇI'' düşünce yapısının özellikle uzun yıllar öncesinden başlayan sistematik bir şekilde Devletleştirilen ve Millileştirilen bu durumun şu an topyekün müzdarip olduğumuz terör sorununun da temellerini oluşturduğu kanaatini birçok insan gibi taşımaktayım...
Ülke vatandaşı olarak can alıcı sorunumuz olan bu konuda hükümetin sergilediği olumlu duruşun değişmemesini ve daha da geliştirmesini temenni ederiz...
Henet ~ 15 Aralık 2007 (16:14)
Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

Ali Türkan
Bazen söyledikleri doğru olsa bile, o doğruları ondan duymak isteyip istemediğimi merak etmediği için, geri zekâlılığı programlanmış oluyor. Her şeyi bildiğine inanan ve bütün bildiği de bundan ibaret olan o kadar çok insan tanıdım ki, artık hiç birini sallamıyorum. Her şeyi bildiğine inanan insan, hayatın en güzel mucizelerinden birini, öğrenmeyi, ıskalayan insandır. Müstahaktır dallamaya! Ooh, sefam olsun! Yazar
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.
Necdettin Efendi
Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar
Necdet Şen
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği
Kâmuran Kızlak
Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.