Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Entel = Yabancılaşma

Necdet Şen ~ 13 Şubat 2002


Orta mektep ve lisede 6 yıl Fransızca okuduğum halde, o dili konuşamam. Diğer yandan, askerden döndükten sonra yabancı çizgi romanları ve rock şarkılarını anlayabilmek için öylesine başladığım İngilizce'yi (ben inanmıyorum ama) iyi konuştuğum söylenir. Aksanım iyiymiş. Eh, Pink Floyd sağolsun.

Durup dururken bunu böbür olsun diye anlatmadık herhalde; yazıya girizgâh yaptık, "Entel" kavramının neresinde durduğumuza hafiften kerteriz oluştursun diye.

Şimdi de ikinci sahne. Bu sahneler sonra birbirine bağlanacak.

Beş altı yıl evvel Plaza gazetesinde çalışırken, gazetenin yazarlarından (yedi göbekten "Beyaz") bir arkadaşım, evinde düzenlediği bir partiye beni de davet etmişti.

O partide ayak üstü tanıştırıldığımız 40 yaşlarında Amerikalı bir bayanla uzun uzadıya "Entel" muhabbeti yapmıştık.

Yani bendeniz, ona (konu nereden başlayıp oralara geldiyse) bizdeki "Entel" diye adlandırılan "yarım kalmış aydın" tipolojisini anlatmıştım; o da "aaa, ne tesadüf, bizde de var bu tarif ettiğin aydınlardan bir sürü; özellikle de New York'ta bol bol rastlarsın onlara tiyatro fuayelerinde falan" demişti.

Meğer o iki saate yakın lagara lugara ettiğimiz bayan, eski ABD dışişleri bakanlarından Joseph Sisco'nun kızıymış. Yani Beyaz Amerikalı'nın önde gideni.

Üçüncü mavra da şu:

Oniki yıl önce Paris metrosunda bir kadın görmüştüm.

Hani şu metro vagonlarında, sokaklarda falan gitar çalıp şarkı söyleyen, sonra da şapkasını uzatıp bozukluk dilenen sokak çalgıcıları vardır ya, onlardan biri vagona dalmış, selâmsız sabahsız şarkı söylemeye başlamıştı.

Herhalde birinci sınıf müzisyen olsa gider Olympia'da söylerdi, sokak müzisyeni demek (umumiyetle) vasatın altında müzisyen demektir.

Zaten iki durak arasındaki mesafe de taş çatlasa birkaç dakika olduğuna (ve bu mesafede insan Haluk Levent'e bile katlanabileceğine göre) bu çocuğun sıradan sesi ve şarkılarına bayılmasan da hiç yoktan iyidir der, dinlersin.

Ama hayır, metrodaki o kırçıl saçlı ufak tefek Fransız kadın, elleriyle kulaklarını tıkamış, kafasını dizlerine gömmüş, şarkıyı duymamaya çalışıyordu.

Bu olay İstanbul metrosunda olsa "bu kadın kesin Cumhuriyet okurudur" derdim, ama olay Paris'te geçiyordu.

Dördüncü ve en matrak hikâye:

İki üç yıl önce bir tanıdık beni kolumdan çekerek inimden çıkarmış ve lüks otellerden birindeki bir Nepal gecesine götürmüştü.

Gecenin amacı, oraya enayi turistleri anasının nikâhına götürüp getirerek yolunu bulmak isteyen bir profesör hamfendinin malını tanıtma dalgasıydı.

Girişte herkesin alnına o komik boyadan sürülüyor, boynuna kırmızı kurdelâ takılıyor, kısa boylu, az İngilizce bilen Nepalliler de hediyelik eşya falan satıyorlardı.

Açık büfeden tabaklarımızı "otantik" Nepal yemekleriyle doldurduk, tıkınıyoruz, bir sütunun çıkıntısını fast-food masası gibi kullanaraktan.

Davetliler arasında Orhan Baba ve eşi Sevim Emre de vardı, etrafta dolanıp otantik ıvır zıvırı inceliyorlardı. Bir ara Sevim Emre yanımıza yanaştı ve o kadar insanın arasında (Nepal'e gittiğim suratımdan belli mi oluyor bilinmez) yemek tabağımızın yanında duran iki heykelciği göstererek "bunlar tanrı heykelleri mi?" diye sordu.

Ağzımdaki mo-mo (mantı gibi bir şey, pek tatsız) parçasını çiğneyerek, "evet, bildiğim kadarıylla şu Şiva, şu da Ganeş" dedim. Tam o esnada, Sevim Emre'nin cebinde bol para olduğunu sezmiş olmalı ki, bir Nepalli bey yanaştı yanımıza.

Verdiğim malumatın doğru olup olmadığını asıl kaynağından teyit etmek için, "bu Şiva dii mi?" dedim, Nepalli "bilmem ki" dedi.

"Nasıl bilmezsiniz yaa" dedim, bu sizin tanrınız değil mi? Şiva işte. Bak, boynunda yılanı var, elinde yaba, bakışlarından tehdit akıyor, vs..."

Adam tekrar "ben bilmem" dedi.

Belki Budisttir, ondan bilmiyordur diye "siz Hindu değil misiniz?" dedim; adam "annem babam Hindu ama ben pek dindar biri sayılmam" dedi.

Tam o sırada yanımızda beliren Orhan Baba "evet, bu Şiva bu da Ganeş" dedi.

Nepalli mevzuyu banal bulmuş olmalı ki, "haa, öyle miymiş?" dedi ve gitti.

Biz, iki Müslüman Türk onların tanrılarının ıcığını cıcığını biliyoruz, moloz, kendi Allah'ını tanımıyor. Reddetse neyse, herif resmen bîhaber.

İşte buna kültürsüzleşme denir efendiler. Ama kültürsüzleşene sorsan o bunu modernleşme sanır.

Nooldu ki, şaşıracak ne var? O da Beyaz Nepalli. Bizde yok mu "Hazreti Muhammed kim?" desen suratına boş boş bakacak bir sürü "modern"? Bu da oranın "modern"i, yani kaz. Eminim ki Hindu kültürüne yabancılık çeken bu hıyar ağası, Jesus efendi hazretlerinin cemaziyelevvelini ezbere biliyordur.

Ulan insan annesinin babasının tanrısını bilmez mi? Var mı lan Ateistliğin cehaletten geçtiğini zannetmek?

İşte bundan uyuz oluyorum İslâmiyet hakkında tek satır bilmeyip, bunu "çağdaşlık" sananlara. Sürüsepet var çevremde bunlardan. Cehalet lan bu! Basbayağı cehalet!

Utanıyor bu hıyarağası Nepalli ve Hindu olmaktan. Aynen bizdeki Türk ve Müslüman olmaktan utanan, zihnen sömürgeleşmiş, ne oralı ne buralı, arada kalmış orta sınıf kentli gibi.

Hiç kuşkunuz olmasın, evinde klasik batı müziği dinliyor ve kendini Viyanalılarla eş tutuyordur o Nepalli salak. Katmandu sokaklarında da kendi halkına tepeden bakarak dolanıyordur turist edasıyla. Kendi Allah'ı olan Şiva'yı ve onun oğlu Ganeş'i tanımayan sera bitkisi, Mozart'ın bütün eserlerini opus numaralarına göre ezberlese kaç yazar?

Aynen bizim arabeskten nefret eden, İslâmiyeti küçümseyen, kızına Merve adını verip de onun aslında "Kâbe'nin hemen yakınında aralarında koşarak sa'y edilen Safa ile Merve tepelerinden birisi" olduğunu bilmeyen, merak etmeyen salaklar sürüsü gibi...

Ya da bencileyin, Merve ile Hacer-Ül Esved'i aynı şey sanan kaz kafalılar gibi...

İşte Entel budur.

Müstemleke aydını ne mene bir şeydir?

Beş vakit namazı bilse bile "biliyorum" demeye, papagalli'nin papağan olduğunu bilmese de "bilmiyorum" demeye utanır. Dahası, "bilmiyorum" diyene küçümseyerek bakar ve bilsin bilmesin mutlaka bilgiçlik taslar.

Yanlışını çıkarırsan kabul etmez. Hatta küser, seni kara listeye alır.

Gazete, dergi ve kitapları okurken, daha sonra "satacağı" bilgileri istiflemek gibi bir merakı vardır. Kafasının içi kartoteks dolabı gibi konu başlıklarına ayrılmış klişe malumatla doludur. Niyet tavşanları gibi o kartoteksten çekip çıkardığı birkaç cümlelik ya da paragraflık konserve bilgiyle mütemadiyen "bilen adam" ı oynar.

Çünkü Entel, yani buralara özgü müstemleke aydını, her boku bilmesi gerektiğine inandırılmıştır.

Kim tarafından?

Maarif, Matbuat, Neşriyat, yani bizatıhî Beyaz Adam'ın manevî iktidar organları tarafından.

O Beyaz Adam ki zaten kendisi ithal malı bir kartotekse "bilim" ve "kültür" diye biat etmiş Öncü Entel'leridir. Onlar, Paris'te, Viyana'da, Berlin'de ezberledikleri dersleriyle Sirkeci Garı'na avdet edip, bir milleti kendi bin yıllık kültür mirasına bağlayan palamarı Makedonyalı Alexander azametiyle kesip atmışlardır.

Yabancılaşma ve cahilleşme katarında yerlerini alıp, yarım yamalak ezberledikleri ve burada başöğretmen edasıyla sattıkları besteci, heykeltıraş, filozof listesini "muasır medeniyet" adına taşraya taşımışlardır.

Buna kültürsüzleşme denir. "Kültür taşıyıcısı" sıfatıyla çıktıkları yolculukta, ekseriyetle farkında olmadan emperyalistin kültürünün taşıyıcılığını yaparlar. Çünkü beyinleri yıkanmış, salaklaştırılmışlardır.

İşte ben bu yüzden kıl olurum Köy Enstitüleri'ne falan...

Hayır, yararsız bulduğumdan değil. Zararlı bulduğumdan da değil. Küstah bulduğumdan.

Bir milleti karşısına alıp "sen barbarsın, sana medeniyet öğreticem" diyen bir kadronun eseri olduğundan.

Onları Amerika kıtasına medeniyet götüren İspanyol kaşiflere ve onların kılıçla açtığı yoldan ellerindeki kanlı haçlarla geçerek Avrupa değerlerini (yani zihnen Avrupa'ya biat etme şartını) yayan misyoner papazlara benzettiğimden.

İşte o yüzden uyuz oluyorum o aslını inkâr eden rahip kılıklı cuntacıya ve o yüzden uyuz oluyorum "Türkler bilek kalınlığında sıçar, çünkü tahılla beslenir, zekâsı gelişmemiştir" diyen peltek dilli geveze kart zamparaya.

İşte o yüzden uyuz oluyorum (bizzat kendim bu sistemin üretim hatalarından biriyken) bizi böyle ucubeye çeviren kültürel hegemonyaya.

Güney Afrika'daki Mandela öncesi ırkçı beyaz azınlığın iktidarına benzetirim ben bu ülkenin Beyaz Adam oligarşisini ve onun değerlerini.

İstilacıların ileri karakolları gibi davranmış olan, kendi milletine şort giydirerek ve türküleri çokseslendirerek uygarlaştıracağını sanan naif bir kadronun eseridir Batılılaşma projesi. Ve yegâne demeyeyim ama en gözle görülür eseri, ortalıkta sürüsepet dolanan enteller güruhu olmuştur bu asker cumhuriyetinin.

Yabancılaşma

Bu "Entel" dediğimiz üretim hatası, aslında Beyaz Adam'ın bir türevi değil midir?

Ama dikkat edin, kendisi değil, türevi.

"Neden?" derseniz...

Hadi sorun "neden?" diye... Sorun hadi...

Neden?

Şundan: Beyaz Adam, her şeyden evvel, bir kültür taşıyıcısıdır.

Kuralları o koyar ve koymuştur. En alaturkasından en İslâmcısına kadar neredeyse herkes, kendini Beyaz Adam değerlerine göre konumlandırır ve tarif eder.

Şu meşhur Hocaefendi bile gözyaşlarına boğularak verdiği hisli vaazlarında "bakınız ünlü Fransız düşünür Auguste Comte adı güzel peygamberimiz hakkında neler söylemiş" diyerek övüyor kendi dînini. Şu İslâmî uyanışın aydınlarına bakın, kendilerini Beyaz Adam'a beğendirmek için kırıtmaktan bitap düşüyorlar. İki ayet arasına mutlaka birkaç tane de frenkçe terim sıkıştırmadan edemiyorlar.

Türbanlı milletvekili Merve Kavakçı kocasıyla İngilizce konuşunca, hemen lâikperver bir hamfendi tarafından azarlanıyor "Türkçe konuşun" diye.

O azarlayan kadının Cumhuriyet gazetesi okuduğuna kalıbımı basarım.

Tepkisi İngilizce'ye mi başörtüsü takan bir kadının milletvekili oluşuna mı siz karar verin.

Yusuf İslâm ne zaman buralardan geçse, kanallar sıraya diziliyor onu ana haber bülteninde konuk etmek için. Niye?

Kayserili Hasan müslüman olmuş, kimin umurunda? Ama Grek asıllı İngiliz Cat Stevens müslüman olursa, bu durum "mübarek dinimizin ve adı güzel peygamberimizin" beyaz adam tarafından takdis edildiği anlamına geliyor.

Hani Kara Kafalı Adam'ın en pop örneği saydığımız İbrahim Tatlıses'in ne kadar doğal, ne kadar "kendisi gibi" olduğunu anlatıp duruyoruz ya...

Öyle mi sahiden?

Bence İbrahim kardeşimiz kendine biçilmiş bir rolü oynuyor. Onun "mağaradan çıkmışlığı"show'un bir parçası; senaryo her zamanki gibi Beyaz Adam'a ait.

Dikkat edin şu içinde köylü görünen haber ve belgesel programlarına, kamera yüzüne tutulduğu zaman kaşığı nasıl şehirli gibi tutmaya çalışıyor rençber.

Bunun adı Yabancılaşma'dır efendiler; Y harfiyle başlar.

Bir ulusa fabrikasyon kimlik üretilmeye çalışılmıştır. Ama mühendis çapsız olduğu için, prototip aynen Cemal Aga'nın talimatıyla üretilen Devrim otomobili gibi, yüz metre gidip, bir daha çalışmamak üzere stop etmiştir.

Ve hiç bir medenî cesaret sahibi çıkıp da benzin deposunun dolu olup olmadığını kontrol edememiştir.

İstanbul kadınlarının dili, emirle Sivaslı'nın, Urfa'lının, Konyalı'nın, Giresunlu'nun dili yapılmak istenmiş, bu aşı da tutmamıştır.

"Şu Seydo u gadar koti u gadar koti ki, gozzini gırpmadan adam oldiriy" diyen Küçük İbo ve "Paa o piçum tiyenun sülalesini şey ederum!" diyen İsmail Türüt, bu saçmalığın geri tepmesidir.

Talim ve Terbiye Kurulu'nun "eğittiği" kafalar bu durumu "yozlaşma" olarak görüyorsa, sorun bizatıhî bu kafanın kendisindedir. Demek ki bu maarif ve bu matbuat, Küçük İbo'nun binlerce yıllık bilinçaltına nüfuz edecek kadar kuvvetli bir yanılsama üretememiş. Şimdi kendi çapsızlığını "ilkelliğin ve irticanın hortlatılması" olarak takdim ediyor (ve belki sahiden de öyle zannediyor) oluşu, Beyaz Adam'ın çocuksu hülyalarının iflâsıdır sadece.

"Müziğimizi çağın ritmine uydurmalıyız efendiler!" ayeti iner inmez saz şairi avına çıkan kafa yapısı, o zamanlar ektiği rüzgârı bugünkü fırtınayla biçiyor, niye şaşırıyorsunuz?

Tabii ki ortalık bağlamadan, curadan, kabak kemanîden, darbukadan geçilmeyecek, burayı Bavyera mı sanmıştınız?

"Milletvekili, bakan, hatta hüsam olabilirsiniz, ama sanatçı olamazsınız" ayeti inecekti de müteveffa Suphi Baykam'ın oğlu "harika çocuk" bursuyla "medenî dünya"ya gönderilmeyecek miydi yani? Sonra da pazarlama stratejileri uzmanı olup gelsin, manken boyasın, eşek boyasın, gazete kâğıdını tuvale yapıştırıp yapıştırıp anasının nikâhına kakalasın enayiler loncasına ve sanattan falan anlamayan, ama Entel'liğin gereğini yerine getirmek için hisse senedi biriktirir gibi tablo turşusu kuran zırcahil orta sınıfa?

Entel, kendi değerlerine yabancılaşmış Beyaz Adam prototipinin klonlanarak çoğaltılmaya çalışılmış röprodüksüyonudur. Ama düşük voltaj nedeniyle tekâmül edememiş, rolünü yeterince ezberleyememiş, üzerine abanan egemen ideolojinin baskısı altında unufak olmamak için derinden gelen bir hayatta kalma refleksiyle hiç değilse "onlar gibi" görünmeye çabalayan, zavallı, ezik, kavruk, iğfal edilmiş bir vatandaş tipidir.

Dikkat ediniz "karakter" demiyorum, "tip" diyorum.

Çünkü, Entel kendisini şahsiyet yapabilecek derinliğe sahip olamadan piyasaya sürülmüş olan bozuk maldır.

Olması beklenen şey, gerçek bir entellektüel değil, biraz daha rafine bir niyet tavşanı uyarlamasıdır yalnızca. Çünkü Beyaz Adam'ın kendisi de bir çeşit Entel'dir zaten. Batılı olmadığı halde Batılıy-mış gibi yapan, içinde yaşadığı ve nimetlerinden bol bol yararlandığı coğrafyanın yoksul halkıyla arasına mesafe koyma ihtiyacını duyan yabancılaşmış bir sınıf.

Ama daha önce de zikrettiğim gibi, o sınıf da kendi arasında bin parçaya bölünmüş, koordinatları kolay kolay çizilemeyecek bir sınıftır.

Sanırım onları teşhis etmekteki en kestirme ipucu, kendi halkını şu veya bu şekilde hakir görüyor oluşlarıdır.

Bindikleri minibüsteki köksüz, çorba gibi müziğe ve onu dinleyen minibüs ahalisine kıl olurlar; ama o müziği yaratan ihtiyacın, koskoca Osmanlı coğrafyasının o ucundan bu ucundan ekonomik ya da siyasî mağduriyetlerle kopup metropole sürüklenmiş ve kendisine ancak kentin çeperlerinde sığınacak mendil kadar bir yer bulabilmiş, kim oralı kimi buralı olduğu için de ne Rumeli türkülerinde, ne bozlakta, ne horonda, ne Şecaattin Tanyerli'de, ne Zeki Müren'de, ne Adnan Saygun'da hemfikir olamayıp, bütün bu benzemezliklerin ve sıkıntılı hayat şartlarının minibüsteki muadili olan arabeskte anca uzlaşabilmiş "göç ettirilmiş insanlar" olduğu gerçeğini anlamaya yanaşmazlar.

Dahası, minibüsteki o müziği sevemeyen tek kişi belki de kendisidir, ama yine de çoğunluğun tercihine "katlandığı" için ne kadar demokrat olduğuna inanmak eğilimindedir.

Valla billa, korkudan değil, demokratlığından katlanıyor.

O bulamaç müziği şikâyet etmeden dinleyenler çırçır atölyelerine, temizliğe, hadi bilemedin, en fazla noter kâtipliğine falan giderken, bizim Mozart muhibbi Entel çalıştığı gazeteye gider ve döktürür:

"Bu halk yozlaşmıştır efendiler!"

Asıl yoz sensin efendi!

Kendi özgün kimliğine, seni de içeren toplumsal mozayiğe düşmansın. Bedendeki kanser hücresi gibisin; elinden gelse çoğalıp tüm bedeni kaplamak, tüm kontrolü ele geçirmek, bedendeki tüm refleksleri kendi arzularına göre değiştirmek istersin; kendi varlığının da sona ermesi pahasına bile olsa.

Aşağıladığın, insandan dahî saymadığın o yoksulların erdemsizliği senin formatlanmış erdeminden daha sahici, bunu göremiyorsun.

Her ağzını açışta "ben bilime inanırım" diyor ve ne kadar gülünç olduğunu anlayamıyorsun. Bilim, alternatif bir din değil ki. Bilim, inanmanın ve doktrinin bittiği yerde başlar; sen ezberlediğin dogmaları bilim sanıyor ve ona inanıyorsun.

Dîni reddederken büründüğün bağnazlığınla ve "öteki" kültürü bilmeyi reddedişinle yobazdan daha yobaz oluyorsun. Bilmediğin, hiç öğrenmediğin şeyleri yok sayarak, aslında kapıcınla, temizlikçinle arandaki iletişim kopukluğunu, doğuştan hakkın gibi algıladığın kast sistemini meşrulaştırmak, ırkçılığına kılıf uydurmak istiyorsun.

Ola ki daha yüksek bir kültürü içselleştirmiş bile olsan (ki hiç sanmıyorum) yine de bu sana farklı kültürleri "aşağılık" bulma hakkını tanımaz.

Bu hakkı kendinde görene zorba denir.

Her ülkenin bu tarz zorba eğilimli oligarşik bir katmanı vardır.

Onlara da herhalde beyaz Arjantinli, Beyaz Madagaskarlı, Beyaz Fransız, Beyaz Nepalli falan denir. Metropolden taşraya bakar gibi, sömürge halkına bakar gibi bakarlar kendi halklarına ve onların akademik olmayan kültürüne.

Bu bakış burjuvanın ve aristokrasinin bakışı olduğu zaman, anlaşılır ve tarihsel süreç içinde yerli yerine oturtulabilir bir şeydir. Ama köhne apartman dairelerinde, gecekondu azmanlarında yaşayıp da Viyana saraylarının kraliyet kültürünü kendi kültürü gibi görmek isteyen budalaya isteyen saygı duysun, ben oramla gülerim.

İşte Entel dediğimiz ve dalga geçtiğimiz şey (yani bizatıhî kendimiz) bizden önceki zorbaların klişelerini sorgulamadan omuzlamaya kalkıp da o klişeler balyasının altında yamyassı olan bir üretim hatası'yız.

Bizi üreten robot fabrikasının sahibi, müdürü, hissedarı ise emperyalizm efendi hazretleridir.

Beyaz Adam mı? O da bu uluslararası markanın taşra bayii.

Bize o kakaladı son kullanma tarihi yüz yıl önce bitmiş olan bu çürük malı.

 

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

O, Pavel'in sevdiği kadındı

Ali Türkan

Kadın farkında bile değildi onun. İşyerindeki angutlar da sürekli şişmanlığıyla alay ediyorlardı zaten. (Bir keresinde çalıştığı bölüme gitmiştim. Yirmi yaşlarında bir it, yanından geçen Pavel'in göbeğini tutup sallamıştı eliyle Tam üstüne yürüyordum ki, eliyle engel oldu Pavel.. Yazar

Son Yorumlar

Hasan Saka, Sokak hayvanları için dedi ki: Sokak hayvanları sağlığımız için tehlike yaratıyor. İtlâf edilsinler diyemeyeceğim ama hiç değilse... (Devam)

Battal Takoz, Buyurun Çadır Tiyatrosuna! için dedi ki: 90'lı yıllardaki "Kanal Market" deneyimini hatırlayan var mı? Efe Özal'ındı sanırım... (Devam)

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Tanrı insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz temiz olup olmadığına bakar

'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.

Prof. Dr. İlhami Güler (Star)

En Son Yazılar

Buyurun Çadır Tiyatrosuna!

Kâmuran Kızlak

Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı.   Yazar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.