Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Eleştiriye kapalıyım!

Necdet Şen ~ 14 Aralık 2001


"Eleştiriye açık mısın?"

Öyle bir tahakküm ve öyle bir saldırganlık var ki bu soruda, ne zaman karşılaşsam, öncesine ve sonrasına bakmadan tırnaklarımı çıkarasım geliyor:

Yani "seni benzeteyim mi şimdi?" diye soruyor aslında. Üstünlük taslıyor.

Bu soruyu sorarken, seni bozuk para gibi harcamaya niyetlendiği bir komplonun içine doğru çekiyor ve sanıyor ki bu sorunun karşısında hiç bir ademoğlu duramaz.

Kişiliğine saldırmanın, hayat birikimini ve sağduyunu hafife almanın adı eleştiri.

Ben buna yokum.

Hele bir eleştir de gör bak ne oluyor!

Ben bu kişiliği şunca yılda kan, ter ve gözyaşına bulanarak, sayısız fırtınanın içinden geçerek, burnum sürtüle sürtüle, yüreğim darala darala, özverilerde buluna buluna ilmek ilmek dokudum; senin ne haddine eserime dil uzatmak?

Kaşım gözüm, boyum posum değil, ama kişiliğim benim eserim; birilerinin bir anlık zevki, narsist duygularının tatmini için ortalığa salıp şamar oğlanı gibi itilip kakılmasına seyirci kalmam onun.

Şikâyetin mi var benden, cehennem ol git öyleyse! Zaten yalnızım, bundan daha fazla yalnız olamam ki!

Böyle diyebiliyorsan ne mutlu sana.

Eleştiriye tahammülsüzlük göstermek değil, asıl destursuz bağa girer gibi insanların program dosyasına dalıp orayı burayı kurcalamak, yani eleştirmek çiğlik. Eleştiriye kızmak ise hayatta kalma refleksi. Bundan daha doğal bir hakkın olabilir mi?

Aforoz ettirme kendini! Dahası, aforoz etme tehditini gizli ya da açık, üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallandırmaya kalkanın da alayına bas kalayı.

Benden sana abi tavsiyesi: "Eleştiriye açık mısın?" diye sorana "kapalıyım" de, noolucak? Sahiden de kapalı ol eleştiriye. Kendine söz söyletme. Eleştiri izinsiz format atma girişimidir; veri tabanına şifre koy, elini kolunu sallayan giremesin oraya. En ufak suçlamada hırçınlaş, bağır çağır, rest çek. Sana "huysuz" diyeceklerdir; varsın desinler.

Akıla ihtiyacın oldu da danışmadın mı dostlarına?

Eleştiri yalnızca dosttan gelirse, ardında emek ve özen varsa bir anlam taşır. Ama dostun hası, zaten eleştirmez, sessizce durur yanıbaşında, sendelediğinde tutacağını bilirsin. Zaten gözünün içine bakarsın onun, kaşından gözünden anlam çıkarırsın.

Ama daha az önce tanıştığın, ya da hasbelkader aynı ortamı geçici olarak paylaşmak zorunda olduğun bir dümbeleğin ne haddine seni eleştirmek? Ne emek verdi ki sana, şimdi hak iddia ediyor şahsiyetinin üzerinde?

Kişiliğin senin payitahtındır, yamuk insanları sokma payitahtına. Kendine saygısızlık ettirme. "Dil uzatma bana arkadaşım, sittir git!" de ona.

Ciddi söylüyorum, de noolucak? Kabalıksa kabalık. Onunki ne peki?

Eleştiri dediğin şey, aslında Katoliklerin günah çıkarma geleneğinin allanıp pullanıp röfle yapılmışı değil de ne? Eleştiri dediğin şey, aslında senin birikimini, kendinle barışık olma hakkını yok sayma küstahlığından başka ne?

İnsanlara "tamam, artık sen OLDUN, artık her istediğini eleştirebilirsin" diye geçerli sertifikalar veren bir akıl mektebi mi var? Densizin, budalanın "eleştirmesini" engelleyen sağlam bir görenek mi var memlekette?

Zaten dikkat et, en çok "eleştirenler" de onlar. En çok alay edenler en bilgisizler, en çok yargılayan ve mahkûm edenler en sevgisizler. Lânet yağdırıyorlar dünyaya, suyumuzu havamızı kirletiyorlar.

Fırsat verme onlara ödünç sözcükler ve çarpık bir zihinle gününü karartmaları için.

Ne yapmış olursan ol bağışla kendini ve yoluna devam et. Ne yaparlarsa yapsınlar sana, onları da bağışla ve hafiflet içini. Ne eleştir başkasını, ne de kendini soktur eleştiri yılanına. Suçlamadan ve suçluluk hissetmeden yaşa hayatını.

Uzun yıllar boyunca kafa patlattığın, bedel ödediğin bir konu açılır açılmaz yırtık dondan fırlar gibi ortaya atılıp seninle çene yarıştıranın eleştirisini dikkate alacaksın da başın göğe mi erecek? Nirvana'ya mı ulaşacaksın o sana saldırdı ve sen buna göğüs gerdin diye?

Ahkâm kesebilmek için mutlaka Taptuk Emre'nin dergâhından mı mezun olunuyor? Ekrandaki "manken" nik-neymli orospular, matbuattaki sevgiden yoksun köşe cellâtları bile yapabiliyor bunu, engelleyen mi var?

Kimin haddine bizi eleştirmek?

Ne günahımız olabilir ki?

Eleştiri, içimizdeki müzmin suçluluk duygusunun istismar edilmesidir aslında. Eleştirenin kurbanından daha haklı ya da daha akıllı olduğunu değil, sadece daha düşmansı olduğunu gösterir eleştiri.

Sana daha minicik bir bebekken annen ve baban tarafından atılmış sinsi bir kazıktır bu suçluluk duygusu. Hayatın boyunca (başta annen ve baban olmak üzere) birileri bunun rantını yer. Bilgisayar söylemiyle ifade etmek gerekirse, eleştirmeye pek meraklı kendini bilmez densizlerin elini kolunu sallaya sallaya girip çıkabildiği bir açık port'tur bu zaaf.

"Anneler, sonsuz fedakârlıkları ve alttan alışlarıyla ele geçirdiler hayatlarımızı" demiştim Değişim Rüzgârı'nın bir sayfasında. Öyle oldu sahiden de. Açtıkları kredileri hiç bir zaman geri ödeyemedik. Ödeyemezdik de zaten, yarışa eşit koşullarda başlamamıştık.

Ne olduğunu anlayamadığımız, sipariş etmediğimiz, belki de pek hoşnut kalamadığımız, kahrını çekip durduğumuz bir bedene hapsettiler bizi. Aslında sabaha karşı vuku bulan bir kazanın eseri olduk. Belki de içlerinden biri bir çocuk istemişti. Güce, iktidara, tanrı rolüne soyunmaya ve içini kemiren önemsizlik duygusuyla başetmeye ihtiyacı vardı belki. Gelecek korkusunu hafifletmek için bir parça teselliye, dayanacak bir bastona, yontacak bir tahta parçasına, yoğurup şekil verecek bir parça çamura ihtiyacı vardı.

Hâşâ huzurdan, Allah olmak istiyorlardı belki.

Etrafımızdaki konuşmaları birer ikişer seçmeye başladığımız ilk günlerden beri, ödenmesi mümkün olmayan bir borcun altına girdik topyekün ve tek tek. Ne yaparsak yapalım, annemizin ya da babamızın, kınayan, hoş gören, sonra gene kınayan, sonra gene hoşgören bakışlarındaki tahakkümün altında ezilmemeyi başaramadık.

Aşık olacağımız kişiye bile onların gözleriyle baktık. Dağlara tırmandık, icatlar rekorlar zaferler peşinde koştuk, siyasete atıldık, besteler yaptık, best-seller yazarı olduk, onlardan aferin alabilmek için didindik durduk.

Alabildik mi peki?

Nadiren, ya da belki, çoğu zaman hiç.

Yine de onların sonsuz "iyiliğinin" yarattığı eziklik ve suçluluk duygusundan arınamadık. Boynumuzda tecil edilmiş bir lânetlenme cezasının yaftasıyla dolana dolana geldik buralara.

Ondandır "eleştiri" karşısındaki zayıflığımız ve ondandır eleştirilince dışarıdan renk vermesek bile içimizden bir şeylerin kopuşu.

Çünkü her eleştiri bir küçücük lânettir ve yeterince lânetlenmişiz zaten; artık bol bol onaylanmaya, hoşlanıp beşlenmeye ihtiyacımız var.

Çoğu zaman bir çift tatlı sözü esirgiyoruz birbirimizden; içimizden seviyor, bağırarak yeriyoruz. Övgü düşünceden sayılmıyor, ama sövgü fikir sayılıyor. Ne kadar muhalif ve muarızsan, konuşurken suratını ne kadar çok ekşitiyorsan, o kadar akıllı biliniyorsun bu gergin manevî ortamda.

Biliyor musun, neden havlar sokak itleri sabahlara kadar?

Korkudan.

Neden kızar, gıcık olur insanlar bir şeylere ya da birilerine?

O da korkudan.

Korku dağları bekliyor; tanımlayamadığımız bakışlardan, akıl erdiremediğimiz fikirlerden, bize benzemeyen insanlardan, tadını bilmediğimiz yemeklerden, daha önce geçmediğimiz sokaklardan, dört ayaklılardan, sekiz bacaklılardan kuyruklulardan, kafadan bacaklılardan, değişik renklilerden, uzun saçlılardan, kitap okuyanlardan, rüzgârdan, yağmurdan, açlıktan, soğuktan, ama en berbatı, eleştirilmekten, yani onaylanmamaktan, geldiğimiz meçhule gerisin geri postalanmaktan korkuyoruz. Korktukça da sefil çomarlar gibi afkırıp, ürüp duruyoruz.

Ondandır ekranların tartışma programından, tartışma programlarının da bağrışmadan geçilmeyişi.

Derkenar okurları ne diyor?

Bence bu konu çokkkkkkkkk güzel...

Seda Ağıshalı ~ 28 Aralık 2007 (16:10)

Fıkranın birinde, kızılderili elinde bir kâğıtla telgrafhaneye gitmiş ve telgrafçıya "bunu göndermek istiyorum" demiş.

Kâğıtta şunlar yazılıymış:

"Hua! Hua! Hua! Hua! Hua! Hua! Hua! Hua! Hua! Hua! Hua! Hua!"

Telgrafçı kelimeleri saymış. "İsterseniz" demiş, "aynı fiyata 3 tane "hua" daha ekleyebiliriz. "

"Olmaaaz! " demiş kızılderili, "o zaman yazdıklarımın hiçbir anlamı kalmaz! "

Seda'nın yazdığı yorum bana bunu hatırlattı. Niye bilmiyorum.

Dumur Abi ~ 28 Aralık 2007 (17:48)

 

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Kaynana şekerleri ve Bruce Lee

Ali Türkan

Tıpkı o filmlerdeki gibi, ölenlerin "kötü" adamlar olduğuna inandırıldığımız zaman, bizim için sorun kalmıyor. Bu da altıncı kaynana şekerinden daha zor bir denklem haline geldi benim için. Üstelik bir şeyler de fena değişti. Tek başına sekiz kişiye dalanlara hayranlık duyulmuyor artık. Bütün dünyanın bir araya gelip bir ülkeye dalması alkışlanıyor, olağan karşılanıyor. Delikanlılık öldü harbiden. Yazar

Son Yorumlar

Hasan Saka, Sokak hayvanları için dedi ki: Sokak hayvanları sağlığımız için tehlike yaratıyor. İtlâf edilsinler diyemeyeceğim ama hiç değilse... (Devam)

Battal Takoz, Buyurun Çadır Tiyatrosuna! için dedi ki: 90'lı yıllardaki "Kanal Market" deneyimini hatırlayan var mı? Efe Özal'ındı sanırım... (Devam)

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Tanrı insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz temiz olup olmadığına bakar

'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.

Prof. Dr. İlhami Güler (Star)

En Son Yazılar

Buyurun Çadır Tiyatrosuna!

Kâmuran Kızlak

Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı.   Yazar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.