Patronsuz Medya

25 Temmuz 2008 Cuma

 Google Web   Derkenar  

 
Joey Potter (Kate Holmes)

Dawson's Creek ya da bizim abdurrahman çelebilerin "halk anlamaz" safsatası

Necdet Şen - 28 Mart 2002


Eve internet geldiğinden beri ihmal etmeye başladığım en güzel şeylerden biri de CNBC-E kanalında yayınlanmakta olan Dawson's Creek dizisi.

Televizyonun namusunu kurtaran az sayıdaki dizi filmden biri Dawson's Creek. Hatta bana göre en iyisi.

İnternet merakım yüzünden bölümlerinin çoğunu maalesef kaçırdım, ama yine de o tatlı çocukların orada olduklarını bilmek insanın içini ferahlatıyor.

Yok yok, haksızlık etmeyelim, "baştan sona bayağılıklardan mürekkep bir aptal kutusu" denemez televizyona; ekranda çok az da olsa güzel şeyler de var: National Geographic kanalı, Discovery kanalı, CNBC-E kanalının gece kuşağında oynayan film ve diziler, Tv8'deki, NTV'deki, CNNTürk'deki kimi programlar gibi...

Nedir bu diziyi bu kadar sevilesi kılan?

Önce bilmeyenler için kısa bir tarif: ABD'nin (sanırım) Boston kenti yakınlarında Capeside adındaki bir sayfiye kasabasında yaşayan lise çağında gençleri anlatıyor bu dizi. Onların ilk aşklarını, "gelecekte ne olacağım?" kaygılarını, parçalanmış ailelerin ortaya saldıkları o körpe insanların yalpalamalarını, küçük bir arkadaş grubundaki grup içi aşklarını, vesaire... Bazen buruk bir tebessümle, bazen gözlerimiz dolarak, ama çoğunlukla da dizinin baş kahramanları Dawson, Joey, Pacey, Jen, Jack ve Grams'e sırılsıklam aşık olarak.

Ben çok az filmde iç dünyaların bu kadar incelikli analiz edilebildiğini gördüm. Hiç bir kahraman sığ değil, hepsinin bir iç derinliği var ve hepsine aynı sevecenlikle yaklaşılıyor. Aralarında oluşan gerilimler birbirlerini kıtır kıtır doğramak istemelerinden falan değil, duyarlı kişilikleriyle kılı kırk yaran, hayatı ciddiye alan tabiatlarından kaynaklanıyor. Her biri dünyadaki yerini sorguluyor, tabiri caizse, kral olmaya değil, adam olmaya çalışıyorlar.

Dawson ve Joey birbirlerini tutkuyla seviyor, birbirlerine alabildiğine zarif davranıyor, ama bir türlü aralarındaki kişilik çatışmasını aşıp da mutlu aşka ulaşamıyorlar. Hayır, didişmiyorlar, ikisi de birbirini anlamak için kendini zorluyor beynini kazırcasına; ama olmuyor işte. O kadar ince bir nokta var ki bir araya gelmelerini engelleyen, işte o ince nokta diziyi belki yıllarca zirvede tutabilecek iç gerilimi de hep canlı kılıyor.

Sorun, daha çok Joey'in travmatik kişiliğinden kaynaklanıyor gibi. Annesiz babasız büyümüş, mutsuz bir çocukluk geçirmiş, çocukluk yıllarında göremediği suçlu babasının hapisten çıktıktan sonra da uslanmadığına tanık olmanın sarsıntısını yaşamış Joey'in mutsuz olma korkusu onu hayata karşı hep sakıngan yapıyor; bir zamane Polyanna'sı olan Dawson ne yaparsa yapsın, Joey'in çelikten kabuğunu kıramıyor.

Dawson ve Joey, bir arada ama ayrı olmanın gerilimini azaltmak için başka insanlarla sevgili olmayı deniyor, bazen oluyor, ama ne yaparlarsa yapsınlar, gene de her şeyi belirleyen, birbirlerine karşı duydukları evcilleştirilemeyen, bir kalıba sokulamayan o tutku oluyor.

Pacey, ocukken bir dikkatsizlik sonucu köpeğinin ölümüne neden oldu diye polis babası ve baba mesleğini seçmiş abisi tarafından her fırsatta salak ve sarsak yerine konan oğlan irisi filozof. Onlu yaşlarının ortalarındayken bile karşı cinsi fetih ve talan nesnesi gibi görmeyen, derin sularda dolanan, kendini arayan harika çocuk. Aşçı yamaklığı yaparken bile şövalye gibi dolanıyor ortalıkta, herkeste saygı uyandırıyor.

Jen, önceleri kabına sığmayan bir asiyken, zamanla durulan o sevimli, bebek yüzlü tombik sarışın. Başlangıçta kafayı taktığı Dawson sonradan sevgilisi olduğunda bile hep kendinden önce Joey'i düşünen, arkadaşını incitmekten ödü kopan harika kız. O da tıpkı Joey gibi annesiz babasız, sevilmediğini, bir köşeye atıldığını düşünerek büyümenin verdiği kanayan yaralarla dolanıyor ortalıkta. Ama yine de çoğu yetişkinde olmayan sağduyusu hep doğru olanı gösteriyor güleç Jen'e.

Dizide bir tane de eşcinsel kahraman var: Jack. Fazlasıyla erkeksi adına karşın, alabildiğine ince ruhlu bir genç. Bugüne değin eşcinseller, sinema da dahil, hiç bir eserde bu kadar yansız ve bu kadar içine istihza katılmaksızın anlatılamadı.

Dahası, her biri birer "seks bombası" olabilecek güzellikteki o gençlerin öyküleri hep duyarlık ve kendine karşı dürüstlük ekseni üzerinde ilerledi. Çekiciliklerinin altı hiç çizilmedi. İlişkileri "götürme" düzeyine asla indirgenmedi. Asla "faydacılık" üzerine kurulmadı aralarındaki dostluklar ve aşklar.

Kuşkusuz televizyon dizilerinin öncelikli amacı eğitmek değil, hoşça vakit geçirtmek, bunu biliyoruz; ama bu dizi her ikisini de mükemmel başarıyor. Çizdiği portrelerin ekran karşısındaki seyirci tarafından örnek alınacağının bilincinde olan ve bu nedenle topluma insanca örnekler sunan sanatçılar tarafından yapıldığı belli oluyor. Diziden gözümü ayıramıyorum ve şu yaşımda hâlâ bir şeyler öğreniyorum.

Dawson's Creek dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, bizim ülkemizde de çok seviliyor. Bize Profiler, Just Shoot Me, Married With Children ve Blue gibi birinci sınıf ekran dramalarını seyrettiren CNBC_E kanalına yürekten teşekkür ediyorum. Umarım bu kanal, bu yayın çizgisiyle hep var olur ve onu başkaları da izler.

Jennifer Lindley (Michelle Williams)

Gözbebekleriyle de gerilim yaratılabilir

Dawson's Creek'in birkaç gün evvel izlediğim son bölümünde "büyülendim" desem pek abartı olmaz.

Bölümün tamamı bir yemek masasının etrafında geçiyordu. Altı genç insan, nerdeyse kıpırtısız, sadece belli belirsiz bakışlar ve son derece ölçülü, aklı başında sözlerle akşam yemeği yiyor, birbirlerini kırmamaya çabalayarak aralarındaki ufak bir pürüzü çözmeye çalışıyorlardı.

Sorun, dizinin "esas oğlan"ı Dawson'ın hafta sonu gezisinden dizideki bebek yüzlü sarışın Jen ile işi pişirmiş olarak dönmesi ve tam evin kapısında son bir busecik alırken, onları masada bekleyen gruba, ama daha da beteri Dawson'ın derin aşkı Joey'e yakalanışıydı.

O Joey ki, ayıptır söylemesi, kulunuza Nastassja Kinski'ye olan 30 yıllık eriyip bitme serüvenini unutturdu valla. İnsan nasıl bu kadar güzel, bu kadar dişi ve bu kadar sevimli olabilir? Ve nasıl bu kadar iyi oyuncu olunabilir?

"Neden bizde böyle oyuncular çıkmaz?" diye sormuyorum, "neden bizde oyuncularına doğal olmayı, abartmamayı, oyunculuğu seyirlik köy oyununa dönüştürmemeyi öğütleyen yönetmenler pek çıkmaz?" diye soruyorum.

Tabii ki bu sorum havada kalıyor. Böyle sorular akıllı insanlara sorulur.

Aslında başka dizilerde görüp de ayıpladığım bazı şeyler bu dizide de var, ama nedense hiç batmıyor.

Örneğin, ihtiyarlar da dahil herkes tanrılar ve tanrıçalar kadar güzel, en fakirleri bile refah içinde yüzüyor, sıkıntı ettikleri şeyler, bizim buralarda konu diye gündeme bile getirilemeyecek kadar "eften püften". Kahramanları Sıcak Saatler'deki tipler gibi şairane monologlar yapmıyor, ama yine de o lise öğrencilerinin entellektüel düzeyleri bizim senaryocuların ve onların mukavva tiplerinin hepsinden daha yüksek...

İşte tam da bu yüzden seviyorum bu diziyi ve içindeki tüm karakterleri.

Ama dikkat ediniz, "tip" değil, "karakter" diyorum.

Karakter ve tip arasındaki ince fark

Tip, herhangi bir insanî kesitin, bütünlüğünden soyutlanarak tek boyutlu, şematik bir biçimde ele alınmasıyla ortaya çıkarılmış sığ ve abartılı bir kişilik karikatürüdür. Tip, sadece tek bir özelliğiyle öyküye girer ve hep belirlendiği biçimde davranır. Kötü biriyse, hep "kötülük" yapar. İyiyse, insanı güldürecek kadar "iyi"dir. Kerizse, hep keriz, kahramansa hep kahraman...

Mamçakoğlu filmlerindeki Cüneyt Arkın'ın kapıyı açarken bile kapıyı döver gibi açması bundandır; çünkü rol aldığı tüm filmlerde gerçek bir kahramanın değil, en gülüncünden kahraman prototipinin temsilcisidir üstad. O zavallı kapı bilmeden Cüniiyt'e rastlamıştır ve hırpalanarak açılması gerekmektedir. Çünkü o filmlerdeki tüm yan unsurlar, öyküye Cüniiyt'ten dayak yemek üzere girer, yer dayağını, kenara çekilir, sıradaki diğer dayak yiyicilere bırakır sahneyi.

Türkân Şoray yalnızca aşık olunmak için vardır Yeşilçam filmlerinde, Aliye Rona yalnızca aşıkların evlenmesini engellemek, Önder Somer yalnızca evli kadınları baştan çıkarmak, Tecavüzcü Coşkun sadece Belgrad ormanını bekâret kanına bulamak, Hulusi Kentmen ve Münir Özkul babacanlık etmek, Necdet Tosun yalnızca yemek pişirmek, Kemal Sunal yalnızca "eşşoğlueşşek!" demek, Kadir İnanır yalnızca baygın baygın bakmak için sahne alır. Ve memleketimiz sineması sığ senaristlerin ve yüzeysel yönetmenlerin marifetiyle şunca seneden beri "tipoloji sineması" olmaktan bir adım öteye gidemez.

Oysa karakter, herhangi birimiz ne kadar iyi, ne kadar sersem, ne kadar dürüst ya da ne kadar hilekâr isek, o kadar karmaşık, abartısız, kat kat, nüanslı bir portre çizme çabasının ürünüdür. Bu çaba, her şeyden önce seyircisini "avanak" olarak görmeyen (ve kendisi de avanak olmayan) sinemacılar ve yazarlar gerektirir. Ama ondan da önce, o karakterleri analitik bir gözle inceleyebilecek, anlamaya çalışacak ve anlamayı başarabilecek kapasitede olan beyinleri de zorunlu kılar.

İç derinlikten yoksun biri ne kadar yazar, çizer, besteci olabilirse o kadar sinemacı olabilir. Oysa bizim ülkemizde "hayatında hiç sinema yazısı okumadığını" söyleyebilecek kadar meseleden uzak ve bir o kadar da "duayen" sinemacılar dolanır ortalıkta. Sadece sinema kitabı değil, roman-öykü falan da okumamışlardır. Daha doğrusu "okumayı" sevmezler. Ama ne yazık ki, suyun başını hasbelkader onlar tutmuşlardır ve mesleğin gerçek sevdalılarının yolunu kesmek gibi bir misyona sahiptirler.

Bu ülke ne yazık ki bir çapsızlar bostanı olagelmiştir uzun zamandan beri ve bu çapsızlar kendi varlıklarını "halk ahmaktır, daha iyisinden anlamaz" palavrasıyla meşru kılmaya çalışırlar.

Halk sahiden kaliteli filmden anlamaz mı?

Niye anlamasın ki? Elimizde Amerikan halkının Türk halkından daha zekî ve derin olduğuna dair bir veri var mı? Bildiğim kadarıyla yok. Ama her nasılsa Amerikan dizileriyle Türk (ya da Meksika) dizileri arasında inanılmaz bir zekâ uçurumu olduğunu görüyoruz. Derkenar web dergisinin okurları arasında "Batılılar üstün ırk, biz aptal ırkız" diye düşünecek gerzekler olmadığını varsayarak diğer şıkka geçelim: Buralarda köprü başları her nasılsa kifayetsiz muhterislerin tekelinde. Nedense, bizimki gibi ülkelerde, kötü para iyi parayı, yarım akıl tam aklı kovuyor.

Bunun olası sebepleri ne olabilir?

Kişisel varsayımım, az yukarıda değindiğim gibi, memleketin tersanelerinin ve film stüdyolarının ne yazık ki aç gözlü çapsızlar tarafından muhasara edilmiş oluşu.

Müstevlîler kirli emellerine ulaşmış gibi görünüyor.

Ama yine de bu ülkede eser miktarda da olsa, doğru düzgün televizyon dizisi ve sinema filmi yapıldı ve pekalâ beğenildi.

Peki, onları sadece Amerikalılar mı seyretti?

Yooo, biz seyrettik. Hamal çakal, bakkal çakkal, ev kadını...

Dahası, o kaliteli diziler yapımcılarına ve kanallarına esaslı paralar da kazandırdılar. Reklam gelirleri çok yüksek oldu.

Peki nedir o zaman ekranlardaki bu gerzeklik furyası? Olayların 6-12 yaş zekâ düzeyinde kurgulandığı, dürüstlerin mantıksızlık derecesinde "dürüst" ve kötülerin gülünç derecede "kötü" olduğu, her ayrıntısından had safhada yapmacıklık akan, kırk yıllık tiyatrocuların bile akıl almaz bir amatörlük sergilediği, her sahnesinden, meme, popo, ahlâkî çöküntü, entrika, nefret, bağırtı çağırtı, cinayet fışkıran, hepsi de sanki hep aynı alık tarafından çekiliyormuş izlenimi uyandıran müsamere benzeri yerli diziler kalabalığı?

Yıllardan beri televizyonlara bir program yapabilmenin yolunun televizyon yöneticilerine avanta ve rüşvet yedirmekten geçtiği söylenir. Acaba bu berbatlığın topal ayaklarından biri de burada yatıyor olmasın?

Yıllar önce "sinemaya neden yatırım yapmıyorsunuz?" diye sorduğum bayaa büyük bir kapitalist, "batsın Türk sineması!" demiş ve şöyle devam etmişti:

"Onlar yıllarca biz zenginleri kötü kişiler olarak gösterdiler!"

Kısmen cahilce, ama kısmen de haklı bir öfkeydi bu. Taşradaki hacıağa sermayeciye sevimli görünmek için İstanbul'daki kentli burjuvaziyi tefessüh etmiş bir reziller güruhuymuş gibi karikatürize eden Yeşilçam, kendi ipini taa o yıllarda kendisi çekmişti. O nedenle Türk sinemasının starları bir iki istisna dışında hiç bir zaman sermaye sınıfı tarafından kabul görmemiş, bir iki tanesi ancak metres olarak yer alabilmişlerdi zengin katmanlarda.

Ne zaman bu ülkenin sinemasını eleştirseniz mazeret hep aynı: "Para yok". Peki, Dawson's Creek'de o gencecik oyuncuların çizdiği şematizmden uzak, abartısız, alabildiğine doğal portrelerin, yine alabildiğine derin ve incelikli senaryoların tek açıklaması Hollywood'un muazzam sermayesi mi?

Neden o zaman Nuri Bilge Ceylan cep harçlığıyla çektiği Mayıs Sıkıntısı filmiyle dünya festivallerinde ödül üstüne ödül alıyor?

Mahallenin Muhtarları dizisindeki o tahammül ötesi şarkılar, o akıl almaz sığlıktaki tipler bu ülkede daha iyi müzisyenler, daha yetenekli öykücüler olmadığı için mi o kadar berbat?

Kamera karşısında kazık yutmuş gibi dikilen, cümleleri yanlış vurgulayan aktörler, kabak aydınlatma, ruhsuz kamera açıları, hatalı kurgu, hiç susmayan fon müziği, aktörlerin bir çırpıda söyleyemeyeceği uzun ve kitabî dialog metinleri, çadır tiyatrosu benzeri mizansenler, pırıltısız senaryolar hep sınırlı bütçelerden dolayı mı bu kadar acınacak düzeyde?

Güya Amerikan dizilerini taklit ediyor bizim gerzekler, ama bakar kör gibiler. O taklit etmeyi bile beceremedikleri başarılı polisiye dizilerinin hangisinde böyle deli danalar gibi sağa sola koşuşturmalar ve lüzumsuz bağrışmalar var? Bu kadar negativite, bu kadar düşmansılık, hangi iyi dizide var? Neden "gerilim" denince bizim moloz dizi filmcilerin aklına sadece mahalle karısı çemkirmesi geliyor?

Yoksa Türkiye televizyonları sürüsepet Ed Wood benzeriyle mi dolu?

Bilirsiniz, Ed Wood tüm zamanların en berbat sinema yönetmeni olarak bilinir. her şeyi yalapşap yapan, ama yaptığı her şeyi "gayet başarılı" bulan, yetersizliğinin farkında olmayan bir yönetmen prototipidir.

Kırk kişiyiz, birbirimizi yakinen biliriz

Bir zamanlar mizah dergilerinde falan yazıp çizerdik hepimiz. Piyasa genişti, en dandik mizahçıya bile yer vardı. Ama buna rağmen o zamanlar o dergilerde dikiş tutturamayanlardan bazıları, en çapsız olanlar, kendilerine yeni yeni palazlanmakta olan televizyonlarda ekmek aradılar. Onları oraya yönlendiren neden, kıt yetenekli ve soluksuz, ama bunu kabullenmeyecek ve yarıştan çekilmeyecek kadar da hırslı oluşlarıydı.

Onlar hayatları boyunca hangi alana el atsalar harcıalem, vasatın bile çok altında işlere imza attılar. Ama eser yaratma konusunda gösteremedikleri pırıltıyı "pazarlama" konusunda gösterdiler. Kendilerini kendilerinden kat be kat cahil ve çapsız olan medya patron ve yöneticilerine pek matah bir şeylermiş gibi pazarladılar ve bugün bunun rantını yiyorlar.

Sonuç ise ortada: Berbat ötesi bir ekran manzarası.

Şimdi onlar artık birer televizyon ağası. Ve bizler ekranlarda bir şeyler yapmak istersek, projelerimizi onlara götürmek ve beğendirmek zorundayız.

Yetenek fıkaralarının kıskandıkları ustalardan intikamıdır bu manzara. Trilyonluk yatlarından villalarından bizim gibi dışlanmışlara bakıp "naabeeer, adam olamadım ama kral oldum" diyor olmalılar.

Hakkaten de bir halt olamadılar, ola ola "köşe" oldular. Sonradan görme bir drama zengini ağalar kastı oluşturdular ve kendilerinden daha pırıltılı olan herkese karşı domuz topu gibi birleşerek ve de fırsatını yakaladıkça da birbirlerinin kuyusunu kazarak ortalıkta dolanıp duruyorlar. Talan ekonomisinin mukavva starları onlar. Bu kast'ın bir tane bile kalıcı eser ortaya koyduklarına tanık olmadık. Her nasılsa aradan fırlayan tek tük iyi örnekler de onlara rağmen yapılabildi.

Bizler onların çektikleri dizileri, haber bültenlerini, tartışma ve eğlence programlarını izliyor ya da belki izlemiyoruz. Zaten umurlarında da değiliz, görünen şu ki, onlar işi "yukarıdan" bağlıyorlar.

Memleketimizde Dawson's Creek çapında bir dizi yapılamıyor oluşunun arkasında yatan neden, böyle dizileri anlayacak kapasitede bir seyircinin olmayışı değil, böyle dizileri yapabilecek çaptaki sanatçıların sessizlik suikastlerine kurban ediliyor oluşudur.

Çünkü onlar çok iyi biliyor ki, günün birinde topyekün gidecekler ve bir daha esamileri bile okunmayacak. Şu dar vakitte ne "götürseler" kâr.

 

Necdet Şen - Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Nedamet edebiyatı

Ali Türkan

Niye konuşsunlar ki? Konuşunca, derin devletten önce, "o kafa" dikilmedi mi karşılarına? Ve gene dikilmeyecek mi? Çünkü onlar, "mare nostrum" olamadılar. Çünkü ileri gittiler, hadlerini aştılar. Stalin gibi bir diktatörümüzün olmaması ne kötü değil mi? Memlekette meşhur olmaya yeten "boktan devrimciler" edebiyatı, insana evrensel ün getirmiyor işte. Batı, kendilerini ilgilendirmeyen, onlar için tehlike arz etmeyen konuları sallamıyor nedense. Yazar

 Necdet Şen Star'da

Son Yorumlar

Bence diğer birçok organizasyonlar gibi üniversiteler de bazı idealist prensipler üzerinden yola...
Seyit Balkuv - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Sevgili Tortop, her gün onlarca çocuk sanırım sizin zihninizde ölüyor. Bu ülkeyi hangi yayın...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Necmi Ziya Bey'e tavsiye,...
İlker Tortop - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

İnsanlar kendi arzuları dışında ölüme gönderilmemeli biçimindeki bir dileğe hadi...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Bence üniversite diploması sahibi olmakla ayrıcalıklı zümre pasaportuna sahip olma tesbiti kısmen...
Mehmet Kılınç - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Bir daha adaya dönmem

Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar.

Ergüder Yoldaş (Aksiyon)

En Son Yazılar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

Aydın mıyız, medya maymunu mu?

Ali Sedat Çetinkoz

Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir.   Yazar

Hasta olmak zor zanaat

Seyit Balkuv

Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır?   Yazar

Otobüs Savaşları

Ahmet Deniz Ölmez

Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline.   Yazar

Travmatoloji Enstitüsü

Ali Sedat Çetinkoz

Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim.   Yazar

Aklımı kaybettim, hükümsüzdür...

Alper Uzun

Erken teşhis, bu hastalıkta en büyük umut olacaktır. Risk faktörlerine bakınca yaş büyük öneme sahip. 65 yaş yaşlılık sınırı yazmıştım. Hastalık "çoğunlukla" bundan sonrasında belirginleşmekte. Gelişimi ise 50'li yaşlarda başlamakta. O plak oluşumları usul usul. Yavaş yavaş üst üste yığılmakta. Bazı bireylerde çok daha erken hastalık belirginleşmeye başlamış olabiliyor tabii ki.   Yazar

Hasan Cemal ne zamana kadar futbol yazacak?

Necdet Şen

Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım.   Necdet Şen

Sahte Demokratlar

Necdet Şen

Zorbalığın fikirlerden üniformalar diiktiği totaliter mizaçlı sistemde, hukukun hassas terazisıni toplumun üzerinde yansız olarak tutması gereken yargı lordlarının militanca çıkışları ve toplumsal sözleşmelerin kırılgan noktalarını hoyratça kaşıyan medya komitacılarının rüzgâr eken ahkâmları bölücülük olmuyor mu? Biz ne softalar gördük yanıbaşımızda, ki onların demokrasiden kasdettiği şey 85 sene evvel kendilerine bahşedilmiş imtiyazları ilelebet müdafaa ve muhafaza edecekleri bu azınlık diktatörlüğünün bekasından başka bir şey değildi. Hızlı Gazeteci

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°