Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Beyaz Türk

Necdet Şen ~ 7 Şubat 2002


Paşa dedeler, konaklar, hizmetçiler, halayıklar, dadılar, hususî Fransızca ve keman dersleri, Yalova'da yazlıklar, balolar, madalyalar, asalet ünvanları, antika mobilyalar...

Osmanlı hâk ile yeksan olup da Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, o günün aristokrat sınıfı "vapor"lara doldurulup Vahidüddin Han ile birlikte Evropa'ya sürgüne mi gönderildi sanıyorsunuz?

No monşer. Onlar ekseriyetle burada kaldılar.

Kimileri uzak görüşlüydü, iktidarın el değiştirmekte olduğunu sezmiştiler, kimileri ise sırf helecandan, romantizmden, üçer beşer Milli mücadele saflarına katıldılar.

Hatta Cumhuriyet'i de onlar kurdular. Her ne kadar ders kitapları başka türlü söylese de, Osmanlı'nın projesidir Cumhuriyet ve Batılılaşma.

Türk Memed ve Kürt Memo Çanakkale'de sıram sıram biçildi emperyalizmin mitralyözleriyle; ama paşa hazretlerinin rakı sofrasında onlar değil, Osmanlı sosyetesinden Yunus Nadi Bey'ler, Kılıç Ali Bey'ler, Celal ve İsmet Bey'ler yer aldı. Kim sallandırılacak urganın ucunda, kimler banka ve fabrika kuracak, kimler Ermeni matbaacıdan gaspedilen (pardon, müsadere edilen) beleş matbaa ile "davayı" destekleyen ceride çıkaracak, bütün bunlara Haymana ovasında değil, Ankara'da, İstanbul'da, belki Termal'de karar verildi.

Aslına bakılırsa, bizatıhî Vahidüddin Han efendi hazretlerinin kendileri koyu bir Mustafa Kemal hayranı ve Millî Mücadele muhibbi idi, ama mevkî itibariyle Kuvvacı olma şansı yoktu; resmî tarih ona hain rolü biçmişti bir kere, anca giderdi, biz de ense tıraşını görürdük.

Cumhuriyet rejiminin değerlerini Cönk bayırında şehit olan yoksul Memed değil, omuzunda mermi taşıyan Anadolu kadını da değil, amele hamal çakal kunduracı tulumbacı hiç değil, Osmanlı'dan artakalan Evropa aşığı "seçkin" azınlık belirledi.

Onlar Evropa'ya "medeniyyet" öğrensin diye yollanmış bir ırkın ahvadıydılar. Paris kafelerinde, Viyana üniversitelerinde, Berlin kışlalarında yontulup vatana geri döndüler. Ve buyurdular ki:

Batılılaşmalıyız!

Niye?

Çünkü Batı demek, "medeniyet" demektir.

Kim öğretti?

Batı.

* * *

Hımmm...

Peki öyle mi sahiden?

Her köyde bir piyano mu "medeniyet" dediğimiz tek dişi kalmış canavarın kıstası?

Bir beyfendi tahayyül et. 1960'lı yıllarda cebinde yeşil dolarlar, takılıyor belgeselcilerin peşine, yoksulluktan geberen Afganistan'a gidiyor ve orada şımarık paşa torunu tavrıyla "ho ho ho, koskoca ülkede bir şişe kokakola yok, çocuklar daltaşak dolanıyor" diye alay ediyor. Akabinde işçi partisi milletvekili olarak meclise giriyor. Masonluk da cabası.

Oradan hapise. Oradan Turgut'un sofrasına. Oradan plaza ermişliğine. Güney Fransa'da tatile. Ama asla halkın arasına değil.

* * *

Bir başka efendi hazretleri daha tahayyül et. Çöreklendiği gazete köşesinden şeytana çarığını ters giydiriyor. Örneğin, kuvvacı bir subayın sergüzeştini yazıyor cilt cilt. Merak ediyorsun "her şey var da neden Ermeni tehciri yok?" diye. Araştırınca görüyorsun ki, bizzat kendisi Ermeni asıllı ve bunu gizleme derdinde.

Neden?

Cumhur-başbakanı olacak, hesabı o. Aslını inkâr etmesi gerek bunun için. Simon dayıyı, Roz teyzeyi yok sayması gerek.

Yıllar sonra öğreniyorsun ki, "Aslanım Deniz! Aslanım Mahir!" diye yazılar döktürüp, bir kuşağı Nurhak dağında, Kızıldere'de, darağaçlarında telef olmasına çanak tutan şeceresi karanlık herif, gün geliyor, MHP genel başkanına "dincilere karşı ittifak içinde olalım" diye yalakalık ediyor.

Nereden nereye? Trafik lâmbası gibi renkten renge giriyor Beyaz Türk. Değişmeyen tek özelliği, fitne ve fesat.

* * *

Osmanlı'yı batıran İttihat ve Terakki kafası, kılıktan kılığa girerek, kâh solcu, kâh milliyetçi, kâh liberal, kâh kemalist, kâh yanardöner, oldum olası bir sürü olarak gördüğü kara kafalı ahaliye her dönem yenilenen dahili ve harici bedhahlar yaratıyor.

Bir avuç ittihatçı kalıntısı ve onların birkaç on bin kişiyle sınırlı bağnaz takipçisi, bir ülkenin gündemini ve istikbalini ablukaya alıyor.

Ayak'lar ve Baş'lar

Bu ülkenin bir Beyaz Türk gerçeği vardır efendiler. Beyaz Türk bu ülkenin kamburu, baş belâsıdır.

Onlar kendi halkını ve o halkın değerlerini sevmezler. Çünkü onlar, tıpkı kendi kimliğinden utanıp, adını Henry diye değiştiren ve kafasında rölöve şapka, sırtında blazerle çarliston dansı yaparak kendini sahici Batılı zannetmeye çabalayan son Çin İmparatoru Pu-Yi'ye benzerler.

Anadolu halkları yakıcı güneşin, kavurucu soğuğun, açlığın, hastalığın pençesinde kıvranırken, payitahtta çöreklenmiş olan ve kendilerine bahşedilmiş imtiyazlar sanki damarlarındaki "asil" kanın tanrı tarafından gönderilmiş ödülüymüş gibi, tüm Anadolu'ya ve onun bin yıllık değerlerine mağrur nazarlar fırlatarak, balolarda, plajlarda, kokteyllerde ve dahi sıkıyönetim mahkemelerinde narsizmlerini kabarttılar onlar.

Papağanlar gibi besteci, yazar, film, rejisör, soprano, yemek adı ve terminoloji ezberlediler ve sandılar ki, ne kadar malumat ezberlersen o kadar bilinçlisin.

İslâmiyet'i, hatta Budizm'i, Hinduizm'i, Tasavvuf'u, Asya'yı, Afrika'yı, tüm mazlum ülkeleri ve onların halklarını ve de o halkların değerlerini yok saydılar. Emperyalistin değerlerine sımsıkı sarılarak anti-emperyalist takılmayı becerebilen görülmemiş bir insan türü oluşturdular bu iki yüzlülükleriyle.

Bu ülkenin en dogmatik, en ezberci, en dar kafalı, en tahammülsüz kesimi oldukları halde kendilerinde nedense hep demokratlık ve bilimsellik vehmettiler.

Onlara göre biz sırf ahmaklıktan tahılla beslenen ve kol kalınlığında bok sıçan bir barbarlar sürüsüydük. Sanki Viyana senin, Paris benim gezme tozma, fink atma şansımız vardı da, ilkelliğimizden Diyarbakır'da, Gümüşhane'de yaşamayı seçmiştik.

Bize "sınıf bilinci"ni öğretirken bile aşağılayarak ve "alt tabaka" olduğumuzu her fırsatta hatırlatarak yaptılar bunu.

Düzen değişecekti, ama onların ayrıcalıklı konumu değişmeyecekti. Padişah sofrasından kalkıp Mustafa Kemal sofrasına, oradan kalkıp Cemal Gürsel sofrasına, oradan kalkıp Turgut Özal sofrasına, oradan kalkıp...

Tek bir şartları vardı, kim gelirse gelsin, onlar hep orada olacaklardı.

Kimileri Çerkez bilmemne paşanın torunuydu, kimileri Arnavutluk hanedanının ipten kazıktan kurtulmuş son ferdi, kimileri padişahın taharetçibaşısının evlâtlığı. Ortak yönleri, bu toprağa ve bu halka yabancı oluşlarıydı. Besleme bir azınlıktılar. Onlar hiç yoksulluğu ve ezikliği tanımamışlardı, ipleri kuşaklarına denk yaşamışlardı hep ve daima öyle kalmalıydılar.

Gazeteler onların tekelindeydi, matbaalar, radyo istasyonları, subay gazinoları, lojmanlar, boğaz kıyıları, Moda burnu, Prens adaları, Nişantaşı, Beyoğlu, Suadiye ve tüm mutena semtleri ve meyhaneleri İstanbul'un, onların dedelerine bahşedilmişti. Biz (ve ceddimiz) ancak kapıcı, boyacı, müsdahdem olarak girebilirdik bu köşklerin, konakların, kültür saraylarının kapılarından.

Demokrasiyi bile onlar lutfetmişti bize, yüzümüz tutup isteyememiştik.

Nasıl demokrasi isteyecektik ki, kıçımızda don yokken?

Allah için, şövalye ruhluydu bazıları; lûtfettiler sosyalist oldular bizi "kurtarmak" için. Hapislerde yattılar, işkence gördü çoğu, çileler çektiler, yoksullaştılar zamanla, çok bedel ödediler. Ama yine de değişmedi huyları, açlıktan nefesleri kokarken bile bizim "avam" kendilerinin "asil" olduklarını unutmadılar.

"Aaah! Ayaklar baş oldu, başlar ayak!" dediklerini duymaya başladık sık sık. "Ayak kim, baş kim?" sormaya utandık, sanki ayak olmayı biz seçmişiz gibi.

Dostlarımız, Mozart, Haydın, Çaykovski

Türkü sevmezler onlar, opera ve bale severler.

Halkı değil, "halkı kurtarma" fikrini severler.

Kendileri opera ve bale sevmekle kalmaz, aşağılaya aşağılaya bize de ezberletmeye çalışırlar bu tercihlerini.

Biliyor muydunuz bir vakitler İstanbul'da şehir hatları vapurlarının Kadıköy ile Köprü arasında devasa hoparlörlerden Ravel'in Bolero'sunu çala çala gidip geldiklerini?

Bir zamanlar saz şairlerinin sazlarının jandarma marifetiyle kırıldığını biliyor muydunuz? Türkülerin yasaklandığını? Eski Taş plakların radyoevinin iç avlusunda çağdaşlık adına yakıldığını.

Efendilerimiz, çekilesi kulağımızı "çağdaş" müziğe alıştıracaklardı.

Fikrimizi soran kimdi ki? Tanrılar bizi yontmaya karar vermişlerdi bir kez.

Ve onlar inanıyorlardı ki, hepimiz çok sesli müzik dinler, vals yapar, bilek kalınlığında değil de serçe parmak kalınlığında sıçarsak, "uygar" olacağız.

Bu konuda bizim ne düşündüğümüzün hiç önemi yoktur.

Tanrımızla alay ederler (çünkü onlar "çağdaş"tır); ama biz kendimiz gibi bir fanî olan Mustafa Kemal'i değil eleştirmek, onların emrettiği şiddette benimsemez ve övmezsek, ensemizde boza pişirirler.

Dedim ya, onlar "çağdaş"tır; biz kara kafalı kalabalık.

Çocuklarının adları genellikle Devrim, Cumhur, Ülkü falandır onların.

Bazı kelimeler var ki onların dillerine persenk ettikleri ve kolumuzu büke büke ezberletmeye çalıştıkları, işte o kelimeleri ne zaman işitsem Kinova gibi kafa derim kaşınıyor.

Laik, çağdaş, cumhuriyet, irtica, aydınlanma, köy enstitüsü...

Bu kavramların kendisine değil, bunların üstünden yapılan demagojiye sinir oluyorum. Ne zaman sohbeti dönüp dolaştırıp, kendi icadı olan "irtica" evhamına getirse Beyaz Türk ve tezini kabul ettirmek için abansa, kan beynime sıçrıyor, inan olsun ki tırmalayasım geliyor.

Çünkü kendi halkını zenci gibi gören, onun, yeme içme alışkanlığından, aksanına, türkülerine, örfüne, töresine, hatta yoksulluğundan mütevellit hırpaniliğine "ilkellik" damgasını vuran, Anadolu konusundaki ufku Pendik'ten öteye gidemeyen, kapıcısının oy verdiği partinin birinci parti oluşunu "irtica" diye adlandıran, kararname zoruyla mektepli kızlara şort giydirip, sonra da Batı efendi hazretlerine dönüp, "bakınız, çağdaşlaştık" diyebilen, hem emperyalistten aferin bekleyip hem de solcu-milliyetçi geçinen, inananların başörtüsünü bile "çağdaşlık" adına yasaklama hakkını kendinde bulabilen, zorba, saygısız, çiğ, tepeden inmeci ve şizofren bir insan türüdür Beyaz Türk.

"Harran'da Oksford vardı da biz mi okumadık?" diye soran İbo'yu çok daha sahici, çok daha inandırıcı buluyorum.

Kendi yabancılaşmasını topluma dipçik ya da demagoji zoruyla benimsetmeye çalışan ve bunu "gelişme" diye adlandıran bu yoz oligarşik katmana ve onun dayattığı kalıplara baş kaldırıyorum.

Gel Ciguli, benim güzel kardeşim, gel Müslüm, gel Kibariye, gel ağzıyla kuş tutsa kendini Beyaz Türk'e beğendiremeyen, linç edip unuttuğumuz Ahmet Kaya, gelin hepiniz, kara kafalı sefil halkın bağrına bastığı ayak takımı taifesi... Sizin kargacık burgacık türkülerinizde, eğitimsiz, detone sesinizde, rasgele notalarınızda kendi yalın hakikatimi buluyorum.

Yoksulluktan okuyamamış türkücüye "Mozart konser verse gider misin?" diye tuzaklı sorular soran kara yürekli despotlara ezdirmem sizi.

Tamam, evimde hiç birinizin kaseti yok, ben Jethro Tull ve Deep Purple dinlemeyi yeğliyorum; ama bu köklerimden kopmuşluğumu sizin sahiciliğinizden üstün saymıyorum hiç değilse. Haddimi biliyorum.

Aslına bakarsanız, ben de bir Beyaz Türk'üm. Ve umarım doğru yolu bulurum.

Belki de bulamam. Böyle parçalanmış kalırım. Ama yine de o despotlara ezdirmem sizi.

O despotlar ki, dedelerine bahşedilmiş imtiyazları kendi erdemleri sanırlar.

Ve o despotlar ki, her daim muktedir kalabilmek adına kardeşi kardeşe kırdırırlar.

Bir avuç şımarık, saygısız, kendini beğenmiş zıpırdan ibarettirler, kaç yaşına gelirlerse gelsinler, hep öyle kalırlar, koskoca toplumu kendilerine benzetmeye çalışır, bunu da devrimcilik sanırlar.

Beyaz Türk denir bunlara. Hiç bir halta yaramazlar patırtı çıkarmaktan başka.

Derkenar okurları ne diyor?

Merak ediyorum, 29 Nisan Pazar günü İstanbul Çağlayan meydanında toplananlar ne renk Türk? Acaba bu kalabalık 12 Eylül anayasasını protesto etmek için de toplanır mıydı?

Resul Gençay ~ 30 Nisan 2007

Protesto hakkımızı kullandık. Yaşama tarzımızı savunuyoruz. Demokrasi böyle bir şey değil midir? Ben istemiyorum başörtülü bir cumhurbaşkanı eşi. Bunda ne tuhaflık var yani? İran gibi mi olsun Türkiye?

Devrim A. ~ 6 Mayıs 2007

keşke yaşam tarzımız 'diğerine tarzını yaşatmama' şeklinde olmasa. kimileri için 'kendin olmak=İran gibi olmamak'. kimbilir, kavramlara yüklediğimiz anlamlardır belki de sorgulanması gereken. 'demokrasi' gibi. 'kendin olmak' gibi vs.

ayse ~ 8 Mayıs 2007

Sanırım ben de biraz Beyaz Türk'üm. Ama halkı kurtarmaktan çok insanı düşünen biri olma peşindeyim.

Meydanlara gelince... Bu galeyanın sebebi laiklik filan değil, EMEP başkanının dediği gibi "olmayan laikliğin" nesini korumaya çalışabilirsin ki? İnsanlar İran'a gitmeden çok-bilmişlik taslayabiliyorlar. Kavramlar anlamsızca havada uçuşuyor.

İnsanların mevcut düzendeki adaletsiz koşullardan şikâyetleri yok. Her tür tutarsızlık ve mantıksızlıklarla yaşayabiliyorlar. Öyle bir hava yaratılmış durumda ki, sanki bugün her şey normal, güzel, her şey olması gerektiği gibi. Ama Allah korusun Gül cumhurbaşkanı olursa birden kıyamet kopacak, mahvolacağız, Türkiye batacak. Cumhurbaşkanımızın eşinin türbanlı olduğunu el-aleme nasıl söyleriz, diğer milletlerden insanların yüzüne nasıl bakarız?

Böyle tuhaf bir zihniyet yayılıyor etrafa. Peki F-tipi cezaevlerine karşı olarak sadece bir kişi ölüm orucuna yatacağına bu milyonların sokağa dökülmesi gerekmez miydi asıl? Kim rahatsız oluyor böyle anti-insani bir uygulamadan? Şemdinli olayı için yürüyüşe çağrı yapılsa kaç kişi çıkardı meydanlara? Veya evinin önünde öldürülen, vücudundan 13 kurşun çıkmış bir çocuğa karşı kim duyarlı? Uğur Kaymaz'ın katillerinin beraatini protesto etmeye kaç kişi çıkar meydanlara? Somut zarar veren olaylara değil de nedense soyut kavramlar üzerinden yaratılan korkulara, paranoyalara daha çok prim veriyor insanlar.

Bunu görüyorum da... Ah bir de nedenini anlayabilsem!

gülin ~ 11 Mayıs 2007    

neden baş örtüsü meselesi girdi mi işin içine hemen iran mevzu bahis oluyor anlamış değilim. iran türkiyeden daha mı müslüman yoksa türkler islamiyetle iranlılardan cok mu sonra tanışmışlar? önemli olan başların örtülü olması değil. beyinlerin örtülü olmaması. bilmem katılır mısınız.

ashigo ~ 11 Mayıs 2007

devrim hanım, sizin demokrasi dediğiniz şey acaba, postal öpenlerin ve aynı postal sahiplerinin palazlandırdığı "gerici tehdide" karşı kendini tehlikede hissedenlerin, sınıf bilincinden yoksun, resmin tamamını ve asıl önemli kısmını göremeyen örgütsün kitlelerin sonuçsuz kalmaya hatta mevcut sistemin sefaletini artırmaktan başka bir işe yaramayacak "sivil" kalkışması mıdır? gerçek demokrasinin ne olduğunu biz o mitinglerin sınıf düşmanı olan 1 mayıs günü, istanbul da gördük ve yaşadık! demokrasi havarisi ve "sivil" insiyatif şampiyonu olan sizler, acaba orada coplanan, dövülen, bizim paralarımızla alınmış ancak kullanılırken hiçbir tassarruf önleminin dikkate alınmadığı biber gazlarını çokça yutup bundan kalıcı zararlara uğrayan "sivillere" hiç üzüldünüz, ya da onların "demokratik" haklarının ihlaline karşı aynı duyarlılığı gösterdiniz mi?

sidar dağlı ~ 11 Mayıs 2007

Necdet Şen, ellerinden öperim. Daha söylenecek ne kaldı? Varsa onları da siz söyleyin.

Emre Baytar ~ 18 Aralık 2007 (15:32)

Bu yazının tarihsel boyutuyla bakarsak devamı olmalı lütfen yazınız. Çok rica ediyorum. Biraz daha günümüze daha açık olarak ışık tutsun. Teşekkürler...

Emre Baytar ~ 22 Ocak 2008 (10:49)

Yazıyı bir kez okudum, sonra hissi bir uyarı aldığım için olacak, Dire Straits'in "Where do you think you're going" parçası eşliğinde tekrar okudum. Evet sürekli bir şeylerden korkuyor ve nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Korku filmlerinde yaşanan, kötü adamdan kaçarken, bilmeden asıl kötünün kucağına sığınma trajedisi olmasın bu durum?

Tarihimiz zorbalıklar, tepeden inmeciliklerle yazılmış. Kaçınılmaz olarak bu baskıyı ve tedirginliği yaşıyoruz bilinçaltımızda. Bu yüzden, acemice kurgulanmış da olsa bize bir-iki ürkütücü sahne izlettirerek, o duygularımıza yeni baştan köle ediveriyorlar. Belki de o korku filmlerinde olduğu gibi, şu yukarıdaki tartışmalardır istenen.

Yoksa sadece bana mı öyle geliyor?

Ali Sedat Çetinkoz ~ 24 Ocak 2008 (15:18)

Ne derseniz deyin kendimizi kandırmayalım Necdet Şen Bey. Burada dünyanın öbür ucunda Los Angles'dan canım ülkemde olan bitenleri dehşetle izliyoruz hep birlikte Türkler olarak. Birbirinizi yiyip bitiriyosunuz güzelim topraklarda.

Hadi tamam batıyı örnek almayalım japonyayı alalım o zaman. Tepeden de inmesin birşey. Aşağıdan bişey geliyor mu alahaşkına?

Nedir bu tembellik, işgüzarlık, kültürsüzlük, sanatsızlık, eğitimsizlik. Bunlar uygarlık göstergeleridir batıda olsun, doğuda olsun, uzayda olsun. Nedir bu uygarlıkla alıp veremediğiniz? Tüm dünya mirası hepimizden bir parçadır. Artık harranı mı kalmış. İnternet var mı? Var! Bak ne güzel internette döktüryosun isteyince. Git bir türk sanatçımı keşfet lagaluga yapıcağına bizde bayıla bayıla alkışlayalım halkın bağrından çıkan sanatçımızı. Fatih Akın filmini yaptıda tüm dünya bayıla bayıla sinemalara gidip izlemedi mi halkım nasıl müzik yapıyomuş... Tutun birbirnizin bacağından dibe çekin iyice. Neyinize yarıycaksa.

Bariş Manço ~ 27 Şubat 2008 (08:40)

Bu coğrafyada yaşayan herkes bir araya gelir bizi oluşturur. Yere sümküren hammal da kardeşimizdir, dağda keçileri güden çoban da, ter kokusundan yanına yaklaşılmayan garson da.

Bizim hayatımız onlarla çok sık kesişmez, onların eğlenceleri, konuşma şekilleri, birbirleriyle ilişkileri bizi rahatsız edebilir. Onlar da bizim yaşam tarzımıza alışamazlar, bir tablonun karşısında saatlerini geçirmezler, bir konserde öksürmeden 40 dakika mum gibi durmak onlara göre değildir.

Burada mutlak doğru nedir, ne yapılmalıdır bu iş nasıl çözülmelidir gibi kaygılar da abesle iştigaldir bence. Burada sadece bir durum vardır. Bu durumu olduğu gibi algılamak, bu realiteyi görmek, idrak etmek veya ağzından köpükler saçarak bu millet adam olmaz, memleket elden gidiyor edebiyatı yapmak herkesin kişisel tercihidir tabii.

Uygar olmak toplum içinde yaşamamızı kolaylaştıran daha zevkli hale getiren erdemler. Ama o uygarlık denen şeyi oluşturan mekanizmanın ne kadarı insanın hür vicdanı ile şekillenmiştir ne kadarı iyi işleyen ekonomi, ceza mekanizmaları, karşılıklı çıkar dengeleri üzerine kurulmuştur, bizim gibi okumuşlara şöyle bir sormak düşmez mi. Dünyanın dört bir yanında inanılmaz adaletsizlikler, inanılmaz katliamlar yaşanırken biz dahil o uygar dediğimiz kitle neden sadece ipod'unun rengiyle ilgilileniyor sormak düşünmek lazım gelmez mi?

Her koyun kendi bacağından asılır demiş eskiler. Dış dünya bir dağdır ve değiştirilmesi imkansıza yakındır. Oysa ona öfkeyle, hiddetle bakan, başka bir alay küçük hesaplarla kavrulan iç dünyamız hemen elimizin altında değişmeyi bekliyor. Tabii kafamızın içindeki uğultuyu susturmayı başarabilirsek.

Son bir şey: Burada takma isim kullanmayı gerektirecek bir durum görmüyorum. Zaten kullanmıyorum diyorsanız bunları orada Cem Karaca' ya sorabilirsiniz. O anlatır.

Seyit Balkuv ~ 27 Şubat 2008 (14:21)

Ooof, of! Sana yine bir tepeden baktım aziz ve uygar Melekler Şehri! (nam-ı diğer, Los Angeles)... Görmedim sende çevrilmiş olup da, seyretmediğim hiçbir filim...

Şurası, mert ve saf kızılderililerin delikanlılarını kesip, kalanlarını da rezerveruvarlarda hapsedip çiçek hastalığı ve alkole gömdüğümüz yer; şurası Alamo kalesi ve birbirimizi boğazladığımız uzun iç savaş meydanları. Şurada altına, az ötede petrole hücum ettiğimiz, yine birbirimizin ciğerlerini deştiğimiz yerler...

Te şunlar, yıllarca köle ettiğimiz zencilere dravdan verir gibi yaptığımız haklar ve harbiden verdiğimiz kalın kalın uyuşturucular. Ha bunlar da, iki cihan harbinde kimyasallarla, nükleerlerle gebertip kaynaklarına ve beyinlerine el koyduğumuz ötekiler. Şurada petrol için, silah pazarı için, misyonerlik için, kokakola-mekdanılds için, semitizm için çıkardığımız iç savaşlar; programladığımız darbeler, düşürüp kurduğumuz hükümetler, yazdırdığımız anayasalar... İşte şu gördüklerin ise, güçsüzlere gücün adaletini ve uygarlığını kaktıran yüce başkan-krallarımız, FBI'ımız ve CIA'imiz...

Mutludur sende tüketebilen homo-ekonomikus; sende AIDS'ten ölen homo-seksüel, ey aziz Melekler Şehri!

Yazık ki hem ne yazık olmuştur Konstantinopolis'e ve orada birbirine çemkirip duran aşağı kültürlere!

Ayrıca, böyle bayat bir mevzuya doğrayıp heder ettiğimiz Yahya Kemal Beyatlı şiiri ve Münir Nurettin Selçuk bestesine de çok yazık...

Ali Sedat Çetikoz ~ 27 Şubat 2008 (19:03)

 

Dilin Kemiği ~ Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Ali'lerin Sessizliği

Ali Türkan

gelecek vaadetmiyor" diye sepetlediler gençliklerinde? Ve şimdi, aradan yıllar geçtikten sonra, Yusuf'un yüzüne bakınca, hangi vicdan azabını, hangi yarım kalmış aşkı düşünüyorlar? Ve Ali'ye kimler "sığ" dedi? Hangi reklamcı, piyasa ekonomisine inanmış köşe yazarı, Ali'de hiç olmamış gençliğini görüp derin derin iç çekiyor ve Ali içerdeyken onlar neredeydiler? Neden Aliler, bu toplumun hem günah keçisi ve hem de vicdan azabı yapıldılar? Kenara itilmiş hüzünlü çocuklardı onlar. Ve ancak TV dizilerinde sevebildi onları bu toplum. Yazar

Son Yorumlar

Hasan Saka, Sokak hayvanları için dedi ki: Sokak hayvanları sağlığımız için tehlike yaratıyor. İtlâf edilsinler diyemeyeceğim ama hiç değilse... (Devam)

Battal Takoz, Buyurun Çadır Tiyatrosuna! için dedi ki: 90'lı yıllardaki "Kanal Market" deneyimini hatırlayan var mı? Efe Özal'ındı sanırım... (Devam)

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Tanrı insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz temiz olup olmadığına bakar

'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.

Prof. Dr. İlhami Güler (Star)

En Son Yazılar

Buyurun Çadır Tiyatrosuna!

Kâmuran Kızlak

Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı.   Yazar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.