Patronsuz Medya

İyi Ramazanlar Hocam

  Deniz Türkoğlu - 27 Ekim 2003


Sokağın köşesindeki fırın, şimdiden kuyruğuyla caddeyi yardı. Arabalarıyla pide kapmaca oynayanlar, belki de en az kuyruğun bu fırında olduğuna hükmedip, uca eklenmek üzere fırlıyorlar dışarı. Çoğu arabanın kapıları bile açık. Pide bekleyen yığının arasında kalmış çocuklar, tüpü ortadan sıkılmış macun gibi uzayıp gidiyorlar.

İlk parti pideler dağıtıldı. Herkes üçer beşer kaptığından kuyrukta dişe dokunur bir azalma yok. Üstelik pideci, pideye iki yüz elli bin birden zam yapmış. Kalabalık istifini bozmadan homurdanıyor. Kalabalık haklı.

Yüz gramlık zeytiniyle bekleyen boyacı, sessizce kuyruktan çıktı, avucunun içindeki beş yüz bini cebine atarak uzaklaşıyor. İki ekmek alır o parayla. Bu fırın pahalı.

Sokağı caddeye dönen köşede, ayağının tekini kaldırımdan henüz indirmiş bir gence; ters yönde giden son model bir arabayla hızla bindiriyorlar. Bindirirler. O da ayaklarını omuzlarından indirmeseydi yere.

Genç olacak bir de. Ağızda sigarayla müslüman mahallesinde salyangoz kılığında gezilir mi? Boş yere tamponundan günaha sokuyor hacıyı, hem de bu mübarek günde.

Hacı kara eteklerini hoyratça savurarak, zıplayıp iniyor arabadan. Genci kaptığı gibi yapıştığı asfalttan, sigarayı koçanıyla sokuyor yemek borusuna. Yer misin koçum iftardan önce? Yersin, yersin.

Uçuk yeşil yüzlü hacılar takımı bu müsabakadan galip çıkacağa benziyor sayın izleyenler, şimdi sıra mobilize olmuş gönüllülerin gösterisinde.

Vıjjjk diye ses çıkaran lastik altı kedileriyle etrafa verilen göz dağı, ahalinin üzerinde etkili oldu.

Var mı bi şeyler yiyip içen, ağzında geveleyen hâlâ, kaldı mı?

Aceleyle iftara yetişmeye çalışan karışık ordu; ortalıkta tek tük dağınık duran bunun gibi nifak tohumlarını püskürtmek için, son bir hamleyle kornalarına dibine kadar dayanıyorlar. Organik küfürler savuranları da var.

Sığınaklara yaldızlı davetiye çıkaran siren sesleri yüzünden, çil yavruları gibi kaçışıyor ara sokaklara, kendilerini bilen son münafıklar. İsyan, selâmetle bastırıldı.

Lokantaların masalarını doldurmuş hırslı kalabalık, ekmek sepetlerini önlerine çekiştirirlerken şöyle bir boydan boya bakıyorlar bu kuru gürültüye. Çizgisiz kâğıt gibi, gözsüz kapısız yüzlerle. Keşke salyangoz kılıklı genç bu kadar çelimsiz olmasaydı. İki dokunuşta dağıldı. Olsun, ezana da az kaldı.

Televizyonun yayın akışı birden bire değişivermiş. Dekolteler kapanmış, itaatkâr makyajlarla rafine saç tuvaletleri içindeki melez huriler, Susurluk ayranı kıvamlı köpüklü sohbetlerle, yayık gibi bir ileri bir geri sallıyorlar zamanı dillerinde.

Araya parça sokup, belediyelerin ramazan çadırlarını gösterenleri de var. Dev tencerelerde pişen çorbaların kokusuyla, kuru fasulye pilav kazanlarının buharında sarhoş olmuş kalabalıklar, ellerindeki envai çeşit kabı kacağı sallayarak bekleşiyorlar.

Bir takım mahallelerden yapılan canlı yayınlarda, bedava erzak kamyonlarına hayasızca tırmanıp, pirinç mercimek torbalarını aç gözlülükle delen vatan hainleri var.

Memleketin medarı iftiharı bazı ünlü artistlerle ünsüzleri, toplamışlar şehr-i İstanbul'un evsiz sakinlerini, televole ekibiyle birlikte iftar için geri sayıyorlar.

Ramazan gelmiş, hoş gelmiş.

Her kanalın kendine göre bir ilâhiyatçısı var. Birazdan iftarı bizlerin göremediği yerlere kurulmuş ziyafet sofralarında, hep birlikte açacaklar.

O masalardaki kadehleri sütleriyle doldurmak için, gök kubbeye ağırlık yapan kuş sürülerini işte bunlar vuruyorlar. Mesele bu değil, hocam lütfediniz halkımız merak ediyorlar. Orucu ne bozar?

Bozuk bozuk oruç tutulamayacağına göre, bu konu sahiden de her konudan önemli.

Telefonların ardı arkası kesilmiyor. Halkımız soruyor, onlar cevaplıyor. Dakikada cevapladıkları ortalama oranlarla, yeni idollerimiz hocalar .

Zekât nasıl verilmeli, kime-ne kadar? Kurban olayını irdelersek; diyelim ki bir sokağın yan yana dizili dört apartmanı var, bunlarının dördünün de kapıcısı paralarını denkleştirip danaya yatıracaklar.

O para beğendikleri danaya yetmiyor, karşı apartmanın kapıcısını da kurbana ortak edebilirler mi? Hadi ettiler hocam, bi danadan dört but çıktığına göre, beşinci müslümana dananın neresini dayayacaklar?

Her hocanın kendine göre bir cennet tarifi var. Her camiinin kendine göre bir imamı bir müezzini var. Mesela İbrahim camiinin müezzini iftarı açmadan ezanı okumuyor. Bekliyor ki diğer meslektaşları topu patlatsın.

Zannımca kendisi de o sırada bir iki lokma atıştırıyor. Aradan yarım saat geçince alıyor mikrofonu eline, o tok sesiyle allahu ekber allahu ekber diye, sokakları nura boğuyor. Ama o sırada da televizyon, göbek havalarına çoktan geçmiş oluyor.

Teravihlerde de bizzat kendisi diğer camiilere gol atıyor. Hepsinden önce başlayıp, hepsinden sonra bitiriyor. Her gece yepyeni mezhepler kuruyor cemaatiyle.

Gecenin geç saatlerinde, gözü yaşlı teyzeler, başı örtülü tazeler bileklerinden yapıştıkları çocuklarını süpürge gibi kaldırımlarda sürüyerek evlerinin yolunu tutuyorlar.

Kadınların ardından hiyerarşik düzene göre mes gurubu, tesbih gurubu, dantel takke gurubu erkekler; önde gençler, arkada yaşlılar olmak üzere ağır ağır çıkıyorlar cennetin kapısından dışarı. İbrahim camii yayını yavaş yavaş sona eriyor.

Geçen sene tam bu zamanlar; Bağdat'ta patlayan bomba seslerinden bile baskındı, yıkık minareli camilerden avazla yayılan ezanlar. Geçen sene bu zamanlar, bazı müslümanların oruçları kanla ölümle bozulmaktaydı. Geçen sene bu zamanlar, televizyonlarda savaşın naklen yayını vardı.

Çevremizde olan olaylardan pek etkilenmiyoruz be hocam. O zamanlar, bize ilişmeden kendi hallerinde dönüyorlar akrep yelkovan. Doğanın karmaşası, denizlerin kirlenmesi, dünyanın her yerinde patır patır dökülüp ölen açlar, hayalet azmanı görünmez hastalıklar, savaşlar bize pek dokunmuyor.

Kalbimiz kan ağlıyor belki. Ama bunların gerçekten bizi etkilemesi mümkün değil ki, açlıktan ölen biz değiliz ki. Dünya titremeye başladığında yıkılan ev bizimkisi değil. Bizim İbrahim camiilerimizin minareleri, hâlâ dimdik ayakta, hâlâ süngü gibi.

Tanıdık bir kadın, üç gündür aynı şehriye paketine üç takla attırarak oğlunu kazıklıyor. Birinci gün sade suya şehriye, ikinci gün üstüne kıyılmış bir avuç maydonozla aynı tencereyi koyuyor yine ocağın üstüne, üçüncü gün de tülbentten geçirip süzüyor. Zekât vermiyor, almıyor da. Kurban kesmiyor. Ete, süte dokunmayan doğal bir oruç biçimi var. Oğlunu uyuttuktan sonra her gece balkon korkuluklarına dayanıp, karanlığın içine hıçkıra hıçkıra ağlıyor.

Ben de ağlıyorum hocam, ramazanlar beni çok sarsıyor.

O çocuk hayatlarımızı, büyümeye doğru şefkatle iteleyen eski ramazanlar nerde? Oyalı mendillere sarılmış şekerli öğretilere ne oldu?

Evlerin mutfaklarında edayla fokurdayan yemeklerin, tabak çanak tıkırtılarının arasına karışmış, pencerelerden kapılardan sarkıp sokağa taşmış hamurlu kadın sesleri; neden artık mahçup telâşlarla birbirlerine çarpmıyorlar?

Dünyanın açları memnuniyetle doyurduğuna dair inancımı kaybediyorum git gide. Sokaklarda çelik çomak oynarken ansızın açılıveren komşu kapılarından uzatılan sebil tepsileri, götüreceğim adresleri bulamıyorum bir türlü. Kim aç kim açık kim hasta, kimin bacası tütmüyor bilmiyorum artık.

Ben hâlâ yere düşen kırıntıları topluyorum, pencerenin kenarına kuşlar için ekmek ufalıyorum. Kalan yemek artıklarını yedirmek için, kedilerin köpeklerin peşinde koşturuyorum sokaklarda. Aynı gömleği aynı ayakkabıyı on yıldır giyiyorum. Ne var bunda?

Ama bu şehrin patlayınca can alan, çöp dağları var hocam. Bu şehrin, kral gibi çöpçüleri var.

Hani tek bir yiyecek tanesi bile bir canlının rızkıydı, hani yere düşmüş tek bir meyve bile bir öğün karşılardı, hani giysiden kitaba her eşyanın ensemde bekleşen başka bir sahibi vardı?

Elden ele devrettiğimiz küçülmüş hayatlarımıza ne oldu hocam? Neden yenileri üzerimizde bu kadar hızlı paralanıyor?

Top patladı mı, tüneklerinden sürüsüyle havalanan kuş seslerinin çınlattığı sokaklar nerde? Ermenisi, rumu, arnavutu, pomağıyla yan yana diz dize, çoluk çocuk korkmadan konuşulan Allah nerde?

Gün boyu kapalı ağızlarına ilk lokmalarını atan insanların, canı çekilmiş yüzlerine, kurumuş gözlerine yavaştan yürüyen o can suyu nerde? Açlıkları ağır ağır yatıştıran o semavî berekete ne oldu hocam? Neden artık kimse doymuyor?

Sevgi için kim çabalayacak öyleyse? Onu kim koruyacak peki? İnsanlar değişmediği sürece geriye ne kalacak? Toprağı, ekini, ağacı, balığı, kaplumbağayı kim savunacak? Kayaları, akarsuları, havayı?

Anlamıyorum hocam. Kulakları kirişte, cennete birbirlerinin üstüne basarak tırmanan, bu kalabalıkları artık anlamıyorum. Senede bir ay ayyuka çıkan bu toplu dinsel cinnete akıl sır erdiremiyorum. İmanın kopyasını çekenlerden de, kendi yanlışlarını doğru diye öğretenlerden de bıktım, usandım. Kimsenin kimseye kaptırmadığı bu müslümanlıktan; ben bu ramazan kendimi azad edip, kuyruktan çıkıyorum.

TC kimliğimin din hanesini de işte şimdi karalıyorum, tahrifat mı bu hocam? Suç mu? Ceza kapsamında mı? Suçumu kabul ediyorum. Nasılsa yerime hemen oturacak takvacı yığınlar var.

Tamam hocam, kapatıyorum. Biliyorum işin var, gücün var. Asıl önemlisi hafif neşeli bir şeylere ihtiyacın var. Kusura bakma kararttım içini. İyi ramazanlar.

diYorum

Deniz Türkoğlu neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

83