Necdet Şen ~ 9 Şubat 2004
Her zamanki köşenizde
her zamanki barınızın
önünüzde viski ve havuç
ve bir eliniz çenenizde,
kaşınız hafifçe yukarıda
bakışlarınız ne kadar ilginç
hiç bir şey üretemeden
sadece eleştirirsiniz.
Sinemadan siz anlarsınız
tiyatrodan müzikten,
heykel, resim, edebiyat, sorulmalı sizden.
Ekmeğin fiyatını bilmezsiniz
ama ekonomik politika...
Karılarınızı döverken siz
ne kadar da bilimselsiniz.
Bu yaz yine güneydeydiniz.
Bol rakı, güneş ve deniz.
Her şey bir harikaydı, ancak
yerli halkı beğenmediniz.
Burda da orda da o aynı barlar,
hep o yarım porsiyon aydınlık!
Aynı çehreler, aynı lâflar,
vallahi hiç değişmemişsiniz.
Cem Karaca'sız bir dünyaya alışmaya çalışıyorum.
Zamanla alışırım.
Bacağının tekini mayın tarlasına bırakmış, kolunu prese kaptırmış gibi, daha çimentosu kurumadan bir gece vakti içinden demirleri çekilip alınmış çürük inşaat gibi, yapışkanları kurumuş düştü düşecek poster gibi, yavan, eksik, kör topal yaşarım hayatımın geri kalanını, noolucak? Onun kadar olamasa da, hayatıma renk ve anlam katacak başka güneşlerin keşfine çıkar; olmadı, eskitip eskitip yenilerini aldığım, onları da dinleye dinleye eskittiğim kasetlerine sığınır, yaşlanmanın getirdiği kaçınılmaz yalnızlıkta, "oralarda" takılır kalırım.
Dışarıdan bakana belki de çok inandırıcı gelmeyebilir bir insanın bir sanatçıya bu kadar kul köle oluşu. Ben de duysam "abartı" der, "gençlik heyecanı" der geçerdim. Ama ne gençliği ne heyecanı birader, ellisine merdiven dayamış, griden beyaza meyleden saçlarıyla neredeyse Cem Karaca'nın kuşağını yarım adım arkasından takip eden yorgun gönüllü bir adamdan söz ediyoruz. Yani bendenizden.
Daha 11 yaşındaydım Cem Karaca'nın Emrah'ı radyodan, plakçı dükkanlarından, sinemaların kapısındaki kocaman hoparlörlerden sokaklara taşmaya başladığında. Yani 36-37 yıl öncesinden söz ediyoruz. Babam bile bu kadar uzun ve etkin bir yer kaplamadı hayatımda.
Bir insanın karakterinin yapıtaşlarını oluşturan kaç tane değişken vardır, aklım ermez, sayamam. Ama bilirim ki, Cem Karaca'nın yürek titreten sesi, şarkıları, duruşu, belli ki beni okuduğum kitapların toplamından fazla etkisi altına almış.
Ülkem benim, boynunu asla bükme,
bükme o mağrur boynunu.
Seviyorum seni hiç bir şeyi sevmediğim gibi...
Ülkem...
Kimbilir daha kaç kişi vardır böyle, iç sesi Cem Karaca'nın sesi ile tıpatıp örtüşen. Kimbilir daha kaç kişi bir rock şarkıcısını öz babasından daha yakın bulmuştur kendisine. Kimbilir daha kaç kişi yakın arkadaşlarını ve sevgililerini seçerken bile kedileri ve Cem Karaca'yı sevip sevmemelerine bakarak vermiştir o insanlar hakkındaki kesin kararını.
Onu bu kadar sevdiğimi gören bazı tanıdıklar "ben onun tonmaysterini tanıyorum, söyliiym tanıştırsın" ya da "aaa, ben de karısını tanırım, seni tanıştıralım" falan dediler defalarca. Her seferinde kaçındım. Bilmem ki neden? Belki en yakın dostlarıma bile zaman zaman hazmı zor gelen sivri dilimin onu yaralamasından çekinmişimdir. Ben onu çok seviyorum ya, nasıl olsa sevgim oralara bir koku bir titreşim bir ışık zerresi olarak da olsa ulaşır sandım belki.
Bunları üç aşağı beş yukarı daha önce de yazdım. İki üç yıl oldu bu ehemmiyetsiz web sitesinde yayınlayalı. Biliyorum, yayınlamakla yetinmeyip kendisine de ulaştırmalıydım o yazıları. Belki birkaç saatlik bir moral kaynağı olurdu okusaydı. Şimdi "ya haberi bile olmadıysa bu yazılardan?" düşüncesi içimi kemiriyor. Sonra bir yerlerde okuduğum "bilgisayar başından kalkmazdı" notu içimi rahatlatır gibi oluyor. Bir aralar arama motoruna kendi adını yazmışsa rastlamıştır o yazılara.
Şu adadan şu Bodrum'a yüzesim gelir,
yüzsem bile çıkamam ki, of be!
Kuş olup da o yakaya uçasım gelir,
uçsam da konamam ki, of be!
Geceleri ben adada Bodrum'a bakardım,
ışıkları ben görürdüm, of be!
Türküleri ben dinlerdim, gökyüzünü ben koklardım
ve de nasıl özlerdim, of bee!
Ben döneksem döndüm diye memleketime
Döndüm baba, döndüm işte, oh beee!
Biliyorum, sadece döneklikle suçlayanları, konserlerini sabote etmekten kendilerine adamlık payı biçen insan müsveddelerini görmemiştir şu son onyedi yılda; çevresinde mutlaka onu sevgisiyle sarıp sarmalayan bir sürü dost da olmuştur. Ama ben yine de kendimi gün geçtikçe artan bir borçluluk duygusundan kurtaramıyorum Cem Karaca'ya karşı. Onun için iki tane sevgi yazısı yazmaktan daha ötesini de araştırıp bulmalı, gönül borcumu ödemek için daha yoğun çaba harcamalıydım.
Ama biliyorum, ben de bu adam yiyen koca ülkenin bir evlâdıyım. Biz öyle bir insan çeşidiyiz ki, biri bizi sırtında Kâbe'ye taşısa teşekkür etmez de, bir anlığına yorulup indiriverse, taşa takılıp ayağı tökezlese, demediğimizi, etmediğimizi komayız.
Örnek mi? Üç buçuk yıldır şu web dergisini günü gününe yapmak, teveccüh gösterip izleyenlere hizmet etmek için çırpınan şu kulunuza gelen bir mektuba bakın:
"...Uzun zamandir girmedigim siteye Cem Baba hakkinda gercekten icten yazilmis birkac satir bulmak umidiyle girdim, ama ustunkoru bir rahmet yazisindan baska birsey bulamadim. Cooookkkkk uzgunum anliyor musunuz..."
Anlamaz mıyım hiç? Bendeniz bordrolu çömez, hazret ise hac farızasını ifa eden paşazade. Üstelik, bütün dünyadan alacaklı. Gak dedi mi et, guk dedi mi üç kulhüallahü bir requiem.
Ben de üzgünüm aslına bakarsanız. Her şeyden önce evvelsi akşam kafama enkaz gibi yıkılan bir haberle sarsıldım: "Cem Karaca ölmüş, başın sağolsun."
"Sen öldün" gibi bir haber.
Sağol dostum. Müsaadenizle ben birkaç gün ağlayıp zırlayayım. Orta direği yıkılmış çadır gibi süngüsü düşük, pörsümüş bir halde oturayım köşemde, yas tutayım.
Yok, önce iki üç yıl evvel yazdığım Cem Karaca yazılarını anasayfadan gene duyurayım. Malum, Derkenar'ı sonradan keşfeden, hatta kulunuzu "Atatürk'ten sonra en çok saygı duyduğum kişisiniz" gibi masalsı payelerle taltif eden, ama asla arşive girip eski yazılarımı okuma zahmetine katlanmayan "fanatik" hayranlarım kaçırdıysa şimdi okusunlar diye biraz pazarlama yapayım.
Ama o kadar basit değil işte. Vergileriyle palazlandırdığı devlet kurumlarına tepesine sıçsa "nooluyor?" diye hesap sormayan değerli "aydın" kardeşlerim, kendilerine tek kuruş beklenmeksizin hediye kabilinden yapılan şu siteyi zahmete girip tıklamadığını en nobran haliyle yüzüme çarpmaktan geri kalmadığı gibi, bir de "neden yeni yazı yazmadın?" diye fırça çekiyor.
Yazsam okuyacak sanki.
Haspam, Derkenar'ı Carefour'la, kulunuzu da peynir reyonunun tezgâhtarıyla karıştırıyor bir ihtimal.
Nereden bilsin, yoksulluktan bitini kemirdiği günlerde bile plaza basınında ya da reklam şirketlerinde falan dolara endeksli paralar kazanmayı elinin tersiyle itip, belki bir yerlerde acı çekmekte olan üç beş kişinin yarasına ilâç olurum diye, cebindeki son kuruşlarıyla şu siteyi yapıp eden necdet efendinin tek beklentisinin insanlara yüreğinden damıtıp sunduğu (şekilde görünen) iddiasız çerez tabağının kibarca alınıp kabul edilmesinden başka beklentisinin bulunmadığını? Alışmamış, bedava olan şeyden kuşkulanıyor, üste bir şeyler daha istiyor hediye kuponu kabilinden. Zaman Bonus Kart zamanı çünkü.
Okumamış ki "İncitebiliyorum, o halde varım!" yazısını.
Şu iki satır e postadaki ufak ve belki de hiç takılmamam gereken bönlük eğer beni bu kadar kızdırıyor, kırıyor, hevesimi söndürüyorsa, düşünmek ve anlamak zorundayım; Cem Karaca, yazdığı okuduğu onca mükemmel şarkıya rağmen, yaptıklarını görmeyip (ya da o an unutup) yapmadıklarının (ya da "yanlış" olduğu varsayılan davranışlarının) hesabını soran, kabalaşan, kabalaşmak ne demek, sahnedeyken yumurta, buz kalıbı, bozuk para, taş kesek fırlatan, söven, yuhalayan, kırmızı ışıkta koşup gelip burnuna yumruğu patlatıp kaçan ve herhalde rastladığı insanlara "ben var ya, Cem Karaca'nın burnunu kırdım" diye hava atan iblis sürüsüyle nasıl baş etmiş?
Ölüm haberini alır almaz, çoğu kişi gibi ben de internette arama yaptım konunun ayrıntılarını öğrenebilmek için. Karşıma bir site çıktı. Aslında daha önce, ilk keşfettiğim sıralarda içinde okumaya değer şeyler bulduğum, zekice ve hergelece fikirlerle dolu bir siteydi. Ama sayfaları arasında gezindikçe giderek midemin kabarmaya başladığı, gecenin geç saatlerinde içinin kirini rumuzlar arkasına saklanarak internete boşaltan yavşak sürüsü tarafından işgal edildiği kanaatine vardığım, hele Moğollar grubu hakkında yazılanları görünce öfkeye kapılıp okumaktan vazgeçtiğim, hatta Derkenar'a ilk anda bir hevesle koyduğum linkini de o saniye kaldırdığım bir site.
Bu siteyi biliyor olabilirsiniz. Muhtemelen iyi niyetle başlanmış, ama zamanla söverek orgazm olan iki ayaklı lâğım farelerinin istilâsına uğramış, editörünün de ipin ucunu kaçırıp işi oluruna bıraktığını sandığım forum/sözlük karışımı bir site burası. Bazı sözlük kullanıcıları Cem Karaca başlığı altında da içlerindeki pisliği kusmuşlar uluorta.
Bilirsiniz, kusmuk, tadı ekşi mi ekşi bir bulamaçtır; sıçılması gerekirken, yanlışlıkla ağızdan çıkar. Bu yalak tipler de daha uygun yer bulamadıkları için galiba klavyeye kusuyorlar içlerinin pisliğini.
Son yıllarda Cem Karaca'nın en çok tartışma konusu yapılan özellikleri, acıyan ruhunu alkolle uyuşturuşu, sarhoşluğa kaçışı ve bu sarhoşluğun etkisiyle ortaya çıkan maskesiz hali ve bana çok sevimli gelen gevezeliğiydi. Rol yapmıyordu. Türkân Şoray'ları, Kenan Işık'ları, Erkan Mumcu'ları (oynadığı rolün altında kalmış, "kendisi" olmayı becermek şöyle dursun, kendisi olmaktan ödü kopan karnaval maskelerini) kanıksamış olan Tüketim Toplumu Robotları'nın, dünya şekeri Cem Karaca'nın "nasılsa öyle" davranışlarını linç psikozuyla karşılamalarını (insanî açıdan) anlayabiliyorum.
Ne zaman cici çocuk oldu ki Cem Karaca? Türkçe okuyup yazmayı bile doğru dürüst beceremeyen o İngilizce rumuzlu sıçırtmalar daha dünyada yokken, anıt gibi bir adam vardı ortada Türkiye'ye ve Türkçe'ye anlam katan.
Buz gibi bir neşter darbesi, senin bu ihanetin.
Sımsıcak kanayan yaramı, yarar da diri diri, deşer de geçer.
Galiba asıl şaşırmam gereken şey, Cem Karaca'nın gözlerimizin önünde eriyip daha 59 yaşındayken küt diye ölüp gidivermesi değil, şu yaşa kadar hayatta kalmayı nasıl becerebildiği olsa gerek.
Çok yorgunum, beni bekleme kaptan,
seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli mavi bir liman,
Beni o limana çıkaramazsın.
Bir insan nasıl bu kadar güzel olabilir? Ve nasıl bu kadar hoyratça barbarca vampirce incitilebilir?
Hallac-ı Mansur'u ateşlere atan, Ahmet Kaya'yı ve Yılmaz Güney'i, Nazım Hikmet'i hapislerde çürüten, vasiyetlerine rağmen mezarlarını memleketine getirmemizin önünü tıkayan, Cem Karaca gibi bir deryayı hayatının son 17 yılında lânetlenmiş gibi yaşamaya mahkum eden bir ırkın ahvadıyız.
Görülmemiş pırıltıda çiçekler açar bu topraklarda ve görülmemiş iğrençlikte bokböcekleri vızıldar durur.
Daha şaşıracak ne kaldı ki gök kubbenin altında?