Necdet Şen ~ 14 Aralık 2001
1972 yılı, Deniz Yusuf ve Hüseyin'in idam edildiği, minik neco'nun lise ikide sınıfta kaldığı, "komünist" diye mimlenip, Emniyet Müdürlüğü'nde "MİT görevlisi" olduğunu söyleyen yabancı biri tarafından sorguya çekildiği ve "bu hocalar bana taktı, İstanbul'a yerleşelim" diye babasını gaza getirip, bir hafta sonra Suadiye'deki yeni semtine alışma turlarına başladığı yıldı.
Daha 16 yaşındaydım, yakışıklıydım, kâküllerim gözlerime dökülüyordu, boyum 1.81 olmuştu bile (halen öyle), asker postallarıyla ve dapdaracık pantalonlarla dolanıyor, Hey dergisi okuyordum.
Cem Karaca'nın şarkıları eşlik ediyordu yalnızlığıma:
"Cebindeki taşra damgalı o lise diploması,
bir köfte ekmek parası bile etmez ki bu şehirde!"
Suadiye'de lise yoktu o yıllarda, sadece ortaokul vardı. Öztürk Serengil'in babası okul aile birliği başkanıydı ve babamın arkadaşıydı. Hemşehriydiler Giresun'dan. Güzel kız denince aklıma İtalyan şarkıcı Nada geliyordu. Cep harçlığımla aldığım berbat ötesi bir gitarım vardı.
Babam beni daha yakındaki okullara değil de Pendik Lisesi'ne kayıt ettirdi "biz yoksuluz, Fenerbahçe Lisesi'ndeki zengin çocuklarının arasında eziklik hissedersin" diyerek.
Oldum olası erken kalkmaktan hazzetmem ama o yıl erkenden uyanıp sokaklara düşmek için sağlam bir nedenim vardı.
Her sabah daha gün ışırken uyanıp Suadiye tren istasyonunun yolunu tutuyordum. Haydarpaşa'dan oraya gelene kadar tıkabasa dolmuş oluyordu bütün vagonlar, anca ayakta dikilerek gidebiliyordum.
Her sabah o güzel kıza rastlıyordum. Hep aynı vagonda, kapının yanında karşımda dikiliyordu. Benimle aynı durakta iniyor, aynı okula, bizim sınıfın karşısındaki sınıfa gidiyordu. Mavi çizgili bir süveter oluyordu okul formasının üstünde, kitaplarını göğsüne bastırıyor, hep yere bakıyordu.
Zaten karşıma çıkan ilk kıza aşık olmaya hazırdım, o zaten çok güzeldi (ya da bana öyle geliyordu), ona aşık oldum.
Ama ben hoşlanma duygusunu kabahat gibi taşıyanlardandım. Ona ilgi duyuyor olmaktan dolayı mahçup, kırılgan, karşısında yalı kazığı dikilip duruyor, kafamı kaldırıp yüzüne bakamıyordum bile. Karşılıklı durup başka taraflara bakarak 25 dakikalık yolu öylece aşıyor, sonra birbirimize bakmadan iniyor, ayrı ayrı gidiyorduk aynı binanın aynı katının aynı koridorundaki karşılıklı sınıflara.
Cem Karaca'nın şarkılarını dinliyordum, Kafka falan okuyordum, saçlarımı kesmek isteyen öğretmenlerle köşe kapmaca oynuyor, ama ne yapıp yapıp kestirmemeyi başarıyordum.
Tıpkı şimdiki gibi, insanların arasında neşemi gizleyemiyor, ama yalnız kalınca "acaba beni sırnaşık mı buldular?" diye endişelenmekten kendimi alamıyordum.
Dedim ya, suçluydum ama suçumu bilmiyordum.
Onu düşünmekten ders falan çalışamıyordum. Zaten defterimden silmiştim maarif eğitimini, şarkıcı olacaktım, bir tek onu görebilmek için kalkıp gidiyordum sabah karanlığında o tren istasyonuna.
Derslerde defterime gizlice onun resimlerini yapıyordum.
Eve dönmek azap oluyordu. Cem Karaca'nın şarkılarına sığınıyordum ertesi güne kadar. Arkası kuşlu aynamda tarıyordum saçlarımı. Her sabah uyanır uyanmaz o kız düşüyordu aklıma; birazdan ona rastlayacağımı, ama yine cesaret edip konuşamayacağımı biliyordum.
Niye o kadar güçlü duygularım vardı o zamanlar? Ya şimdi neden her şeyi buzlu bir camın ardından seyrediyorum? Kim akıl erdirebilir yaşamın hikmetine?
Bir sabah "ne olacaksa olacak, ama bugün mutlaka onunla konuşacak, aşkını itiraf edeceksin" diye emrettim kendime. Zaten anlıyor olmalıydı halimden tavrımdan, ama konuşmayı bir yerden başlatmak lâzımdı işte.
O gün hayatımın en zorlu sınavında sınıfta kaldım.
Adımlarım külçe gibiydi, yüreğim daralarak yürüdüm tren istasyonuna. Ben Bostancı tarafındaki ucundan giriyordum perona, o diğer taraftan. Ortaya doğru yürüyorduk.
İşte geliyordu karşıdan, kitaplarını gene göğsüne bastırmıştı.
Ona doğru yürüdüm. Adım adım yaklaşıyorduk, heyecanım içimden taşıyordu.
Tam yanımdan geçip gidecekken, gözlerimi kaldırıp ona baktım, duyulur duyulmaz bir sesle "biraz konuşabilir miyiz?" dedim.
Dedim, ama sanırım bir tek ben işitebildim sesimi. Yürüdü gitti.
"Çekti gitti arabasıyla, egsozuna boğuldum.
Gözümde tomurcuk yaşlar, ağır ağır doğruldum..."
Nesrin idi adı. Ben 16 yaşındaydım, o 15. Aşk insana o yaşlarda lâzım; ama yine o yaşlarda yasak.
O yıllarda Cem Karaca, Hey dergisinde kendisiyle yapılmış bir söyleşide yıllar önce ilk aşık olduğu kızın adının Suadiyeli Nesrin olduğunu söylüyordu.
Al işte bir neden daha Cem Karaca'yı sevmek için.
Ah Cem Karaca, elimden gelse, ömrümden ömür veririm ona!
Az önce BRT televizyonunda konserini dinledim yine. Dostlarım haber verdiler; biliyorlar artık onu nasıl bir tutkuyla sevdiğimi.
Aradan 30 yıl geçti. Şimdi nerededir acaba minik neco'nun aşık olduğu Suadiyeli Nesrin? Mutlu mudur, sağlıklı, şen ve şadıman mıdır? Çoluk çocuğa karışmıştır herhalde. Belki de üniversitede okuyan bir kızı, bir yerlerde master yapan bir oğlu vardır.
Görsem tanır mıyım bilemiyorum. Benim artık saçlarım ağardı, gözlerime dökülen kâküllerim de yok artık; o da belki kalçalarından taşan selülitlerine bakıp bakıp geçen yıllarına hayıflanıyordur.
Ama Cem Karaca'yı nerede görsem tanırım. Sigara reklamlarından fırlamış hafta sonu kovboylarını andıran şapkası, pala bıyığı, komik ve sevimli çenesi, yumuk gözleri, "breh de breh!" dedirten davudî sesi ve de teatral konuşma biçemiyle kendi türünün tek ve mükemmel örneği, 30 küsur yıllık muskam, putum, ikonum. Değişmeyen takıntım. Sadece ilk aşklarımızın adı değil, birçok şeyimiz ortak onunla.
Ah Cem Karaca, pamuklara sarmalı onu! "Ha!" dediği yerde hanlar saraylar kurmalı. Ama heykelini dikmemeli. Ne zaman geçsem Suadiye'deki Çetin Emeç büstünün önünden, heykelin kafasındaki kuş kakalarına bakıp bakıp o muazzam şarkısını anımsıyorum Cem Karaca'nın:
"Heykelin bile dikilse sen öldükten sonra,
bakarsın tepene kuşlar kakalmış!"
Ben hâlâ her sendeleyişimde Cem Karaca dinliyorum.
Yetmişli yılların ikinci yarısıydı, kan gövdeyi götürüyordu memleketimde, inadına parkayla geziniyordum, işçiler grev yapıyordu, gene işsizdim.
Cem Karaca İhtarname'yi söylüyordu.
"İhtarname!!!
Çeken!: Türk halkı!
Çekilen!: Siz! Siz! Sizz!
Konu!: Balll gibi bilirsinizz!"
Bir gün Mecidiyeköy'de bir bankanın önünde grev gözcülerini görünce dayanamadım, daldım içeri.
"Sizin için bir şeyler yapmak isterim" dedim.
"Ne meselâ?" dediler.
"Ben karikatüristim, isterseniz size devasa bir pankart hazırlayabilirim, üzerinde işçileri dayanışmaya çağıran bir resmin olduğu" dedim.
"Başka işin yok mu senin?" demediler, kibar insanlardı, "peki" dediler.
Bir hafta boyunca buz gibi soğuğa aldırmadan taşların üzerinde emekleyerek, ucuca getirilip birbirine eklenmiş o devasa amerikan bezinden pankarta özene bezene sağlam bedenli, kararlı ve haysiyetli bakışlı bir grup işçinin resmini yaptım badana fırçalarıyla. Faşizme geçit vermeyecek :-) sapasağlam bir duvar gibiydiler. Ortalığı karıştıracak netameli bir slogan olmasın diye de tepesine "işçiler birleşin" cümlesini yazdım sadece.
Bir dayanışma günü düzenleyeceklerdi, o güne yetiştirdim, ama kendim gidemedim.
Bir şarkıcı arıyorlardı, Ünol Büyükgönenç'i önerdim onlara. Adını hiç duymamışlardı ama daha sonraki günlerde onu önerdiğim için çok teşekkür ettiler. Müthişti çünkü. Gümbür gümbür sesiyle okuduğu Yapı Yeri'ni ya da Dışarıda Kar Yağıyor'u dinleseniz ne demek istediğimi anlardınız.
Cem Karaca'nın gitaristiydi o Kardaşlar grubunda. Onun da Cem Karaca gibi davudî bir sesi vardı. Gizli bir efsane olarak kaldı. Şimdi nerededir bilmem ama, kasetini bulsam hemen alırım.
Yazıp çizerek zengin olmayı beceremedim, akranlarım nasıl para kazanacaklarını düşünürken, ben "kendimi kime, neye adasam?" diye kafa patlatanlardandım.
Cem Karaca'nın şarkıları güç veriyordu bana o ayazda, üşümüyordum.
"Ölüm ile ayrılığı tartmışlar,
Elli dirhem fazla gelmiş ayrılık!"
Yıllarım kendimi odalara hapsedip, dirseklerimi masalara dayayarak, dışarıda gürül gürül akan hayatın resmini yapmaya çalışarak gelip geçmişti. Artık kırklı yaşlarıma gelmiştim. Bir şeyler vardı içimde birikmiş ve artık daha fazla bastıramayacağım.
Kendimi akvaryumun dışına atmıştım.
Hindistan ve Nepal'de de aradığım ruh dinginliğini bulamayıp annemin evindeki minicik odaya kapatmıştım kendimi. Haftanın 7, ayın 30 günü, 24 saat o daracık odada yaşıyor, kendime acıyıp duruyor, geçip giden gençliğim için yas tutuyordum sessiz sedasız. Bir tek Cem Karaca'nın şarkıları vardı odamda. O da yaşlanıyor ve yas tutuyordu belli ki...
"Yaşım vurdu geçti artık elliyi,
sakın ha,sakın dönme!" diyordu bilinmeyen eski bir sevgiliye.
"Buz gibi bir neşter darbesi bu senin ihanetin,
sımsıcak kanayan yarayı yarar da diri diri, deşer de geçer!" diyordu.
Öfkem ve üzüntüm duvarları delip geçiyordu. Uzay boşluğuna fırlatılıp atılmış bir nesne gibi hissediyordum kendimi.
Bu söz de Cem Karaca'ya aitti.
Ne evlenip çoluk çocuğa karışabilecek ne de han hamam, ense kulak göbek biriktirecek cesareti bulabilmiştim kendimde; hayatım, kendimi hayattan sakınarak geçmişti. Benden daha sıska bir tek kişi vardı bu dünyada, o da Cem Karaca. Evlâdımı sevdiğim gibi seviyordum onu. O artık eski devrimci söylemini halının altına süpürmüş, Musul ve Kerkük'ü ilhak etmekten falan söz ediyordu. Ama ben onu yine de çocuğumu sever gibi seviyordum, ne dese ne eylese kabulümdü.
Aradan 30 yıla yakın zaman geçti.
Şimdi nerededir çook eski platonik yürek acım Suadiyeli Nesrin, mutlu mudur bilemem.
Bir vakitler benim gibi Cem Karaca şarkıları dinlerken sonradan tüketim toplumunun iğvasına uyup plazalara kapılanan arkadaşlar, aslında birer kadavraya dönüştüklerinin farkında mıdırlar?
1978'in kışında taşların üstünde sürüne sürüne çizdiğim o resim ne olmuştur? Eylül darbecileri onu da yargılamış mıdır acaba suçlu diye?
Ünol Büyükgönenç nerededir?
Ne zaman Cem Karaca'yı görsem televizyon ekranında, ne zaman konserine gitsem, ne zaman kasetini koysam dinlesem, umarsız bir hastalık gibi gelip geçen gençliğim gelir aklıma. Sonra uzay boşluğunda kaybolmadığımı, baobab ağacının büyüyüp büyüyüp gezegeni kaplamadığını, çiçeğimin solmadığını, yanıbaşımda yoğun bir enerji bulutunun hep var olduğunu ve ihtiyaç duyduğum anlarda kulağıma yalnız olmadığımı fısıldadığını hissederim.
Leblebi gibi, lokum gibi, ramazan pidesi, boza, cevizli sucuk, çaya batırılmış bisküvi ve irmik helvası gibi, ıhlamur ağaçları, tozlu yollar, tekir sarman arap kediler, sehpa örtüleri, içli türküler gibi, minik neco'nun ait olduğu o uzak dünyadan artakalan değerli bir hatıradır benim için Cem Karaca.
Ayrı ayrı patikalarda ama yine de birlikte yürüdük biz bu uzun yolu.
Daha gidecek çook yolumuz var.
Not: Az önce ölüm haberini aldım Cem Karaca'nın. Tam da "hangi Cem Karaca kasetini dinlesem?" diye elimi kaset yığınına uzattığım bir andı. Ne kadar üzgün olduğumu ifade etmeme gerek yok. Sahip olduğum en değerli şeyleri, Cem Karaca kasetlerimi daha sıkı sıkıya korumaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Nur içinde yat Cem Karaca. (8 Şubat 2004)