Necdet Şen ~ 23 Mayıs 2001
Ölüm, bana sırıtarak gel, ölümü öp ne olur.
Yüzünde, o tanıdık riyakârlık.
Çünkü nice dost dediklerim,
sarılıp öptüklerim,
suratlarında aynı eda ve sahtekârlık.
Elbette haksın, haktan gelirsin.
Kimi gördük ki dünyaya kazık kakmış da kalmış?
Heykelin bile dikilse sen öldükten sonra,
bakarsın, tepene kuşlar kakalmış.
Cahar atıp şeş oynasam, gene yenersin beni.
Ölüm, bana gülerek gel, ölümü öp noolur.
Sırtımdan vurdurma beni, alnıma sık kurşunu,
karşıma geç, yüzüme bak ve öttür baykuşunu.
Beni sordun mu ölüm ikiz kardeşin doğuma?
Bağlayan ne, çözen ne, hayat denen düğümü?
Kimi havyar yerken, kimi soğan cücüğünü,
Üç beş arşın beze sarar öyle gidersin.
1969 ya da 1970 yılı. Tirebolu. 13-14 yaşlarındayım. Kasıklarımda ilkbaharı andırır bir sızı. Kadınlar çok uzak bir dünyaya ait.
İnce uzun olmayı hilkat garibesi olmak sandığım yıllar. Kimsenin yüzüne bakamıyorum. Sancılanan bölgenin üstünde aniden beliriveren simsiyah tüylerden dolayı duyduğum utanç daha geçmemiş. Yüzüme bakan herkes, beni bu davetsiz misafirden dolayı ayıplıyor duygusuna kapılıyorum. Bol pantalonlar giyiyorum hep, sokakta yürürken durmaksızın başkaldıran asiyi meraklı bakışlardan saklamak için.
Harşıt sinemasının dış kapısında bir hoparlör. Dışarıya müzik yayını yapıyorlar. O güne kadar hiç işitmediğim bir ses...
Tüylerimin ürperdiği o anı aynı netlikte hatırlıyorum 32 yıl sonra bile.
Bir gün belki hayattan
Geçmişteki günlerden
Bir teselli ararsın
Bak o zaman resmime.
Son 32 yılıma damgasını vuran kişidir o. Benim putum: Cem Karaca.
Onun aleyhinde konuşanla gırtlaklaşabilirim.
6 Mayıs 1972'de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın ölüm haberini radyoda dinlemenin yarattığı derin travmayı Cem Karaca'nın Tatlı Dillim 45'liğini gün boyu, eskitinceye kadar dinleyerek atlatabildim. Şarkı sevda şarkısıydı, ama ben o gün onu "başını dik tut, asla boyun eğme" gibi algıladım. O kendisi de her zaman dimdik duran ve bana da dimdik durmam gerektiğini hissettiren vakur sesi derin bir aşkla sevdim hep.
Sırtımı ona dayayabilirdim. Babamdı, ustamdı, raconum, hayata tutunma arzum, isyanım, pusulamdı o ses.
32 yıldır şuna inanırım: eğer Tanrı varsa (ki bana var gibi geliyor) onun sesi bir nebze Cem Karaca'nınkine benzer. Ne söylerse söylesin, gönül telimi titretir o ses. Yaralarımı deşip kanatabilecek ve sonra sarabilecek en etkili deva onun sesindedir.
Duruşu şarkıdır onun. Dışlanmaya, yok sayılmaya, itilip kakılmaya gösterdiği dirençte, yoksulluğunda asalet görürüm. İlhamını çileden kotaran o gümbürdeyen şairin ışığında yıkanır çocuk ruhum.
"Neden barlarda şarkı söylüyorsunuz?" sorusunu üç parmağının ucunu birbirine sürterek "çorba parası için; eğer ben oralarda şarkı söylemezsem, evde çorba tenceresi kaynamaz" diye yanıtlayışının nasıl da içime oturduğunu anımsarım.
Bir daha gelmez böyle bir Cem Karaca. O ses gelse o yürek eksik kalır, o yürek gelse bu ses bulunmaz.
"Elbet hak dönemidir, döner de gelir,
bulur her şey yerli yerini..."
Ben Cem Karaca'yı kendi asi ruhumu, adam olma tutkumu, inadıma payanda olan özgüvenimi, dibe çökebilme ve nefesimi tutabilme cesaretimi sevdiğim gibi severim.
Uzun yıllar boyunca Cem Karaca şarkıları dinleyerek çizdim hikâyelerimi ve onun sesine yaslanarak tahammül ettim o yürek daraltan çalışma saatlerine. Şarkı söylerken onun berbat bir takliti olmaktan bile kendimce haz duydum.
"Cebindeki taşra damgalı o lise diploması,
bir köfte ekmek parası bile etmez ki bu şehirde."
Yıllar geçti gitti, birlikte kır düştü saçlarımıza. Ben kırkların ortasındayım, o ellilerin.
Hiç karşılaşmadık. Bir kez mektup yazdım ona, utandım gönderemedim. Göndermeliydim oysa. Belki o mektubun ona ulaşmadığı saatlerde yüreği daralarak çalmayan telefonlara kulak kabartıyordu. Belki okusa mektubumu, o gün pantalonunu giymeye üşenmeyecek, eli rakı şişesine uzanmayacak, sokağa çıkacaktı, bulutlara, gökyüzüne, dünyaya bakmak için. Belki mutlu bir ezgi belirecekti dilinin ucunda, yıllar sonra dinleyecektik içimiz pır pır ederek. Üstümüze alınmayacaktık.
Oysa biz küçük adamlar, sevdiklerimizi fildişi kulelerinde yalnızlığa terk ediyor, sokakta yan gözlerle süzüp selâm vermeden geçip gidiyor, sonra "bugün Cem Karaca'yı gördüm" diye anlatıyorduk tanıdıklarımıza. Belki o bir tek sıcak merhabayı özleyerek geçiyordu yanımızdan.
Yıllar geçti gitti işte, ben Cem Karaca'ya onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemedim. Meşguldüm, tabakhaneye halt yetiştiriyordum.
Ne desem azdır o benzersiz adam için. Uzun saçlı, kılıksız, geveze, sarhoş bir avatar gibi gelir bana Mehmet'ten olma, Toto'dan doğma, Emrah'ın babası Muhtar Cem Karaca. Hayat hikâyesini 30 yıldır ezbere bilirim. İlk kime aşık oldu? Çocukken tipi nasıldı? Kiminle evlendi? Kurduğu gruplarda kimler hangi sazları çaldı? Hangi şarkısının sözünü müziğini kim yaptı? Grup arkadaşlarından Ünol Büyükgönenç şu an nerede, nasıl yaşıyor, derin uykulara hasret mi hâlâ? Seyhan Karabay, Fehiman Uğurdemir, Hüseyin Sultanoğlu nerelere kayboldu? Moğollar neden birlikte çalıp söylemez onunla yine eskisi gibi?
Bütün şarkılarını ezbere bilirim. En büyük hayallerimden biri de bir gün "Cem Karaca'ya Saygı" albümü yapıldığında, onun şarkılarından birini söylemek. Aahhh, hayal işte!
Beyaz çerçeveli gözlükleri, sivri çenesi ve bende hiç olamayan kaytan bıyıkları vardı 30 yıl önce. Bugün o bıyık aynı bıyık, çene aynı çene. Belli ki eş dost tavsiyesiyle yüzüne yakışmayan iri gözlüğünü atmış, minicik gözleriyle miyop miyop bakınıyor etrafa. Kelini şapka altında saklıyor göz zevkimizi bozmamak için.
Oysa ben onun kelini de severim. Upuzun boyunu, sonsuz uzunluktaki cümlelerini, komik giysilerini, teatral el kol hareketlerini bile; her nasılsa o haliyle sevdiğim gibi.
İnsanlar, beni üzmeyin, üzerseniz gider Cem Karaca'ya sığınırım.
Namazla ezanla işim yok, ama ben Cem Karaca'yı bize bağışlayan Tanrı'ya memnuniyetle biat ederim.
Ve Tanrı'dan bütün güzellikleri Cem Karaca'nın önüne sermesini dilerim.