Ali Türkan - Temmuz 2001
Bugün, "love parade" denilen bir "yürüyüş" var Berlin'de. Tekno müzik hooliganı yaklaşık bir milyon insan, Berlin'i işgal etti. Patron da iyi para yapmamı bekliyor. Bu yaklaşık iki - üç günlük yorgunluk demek. Yazıyı da ondan sonra yollarım.
Cevabını tahmin eder gibiyim ama soramadan edemeyeceğim. Format, sıklık, konu gibi şeylerde bir sınırlama var mı?
"Mektuplardaki samimi havanın azalacağı kesin" dedim ya. Neden böyle dediğimi yazayım.
Okudun mu, bilmiyorum. "Nazım Hikmet'in Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektupları" diye bir kitap var. "İnsan" Nazım'ı tanımak gibi bir derdi olan herkesin okuması gereken bir kitap. Her kitapta olduğu gibi, okuyanın menşeine göre farklı algıladığı bir kitap, "Mektuplar" da. Ama kim okursa okusun, ne anlarsa anlasın, bir şeyin hakkını vermek zorunda: İfadedeki samimiyetin.
Sanırım Nazım bu mektupları yazarken yayınlanacağını düşünmemişti. Tıpkı Rielke'nin, Zweig'ın, Rosa Luxemburg'un, bizde pek bilinmez ama Marx'ın da düşünmediği gibi...
Ben de "mektupları" yazarken (öhhhöm, kendimi bu saydıklarımla aynı kefeye koymuyorum elbette) sayfada yer alacakları, en azından başlangıçta, aklıma bile gelmemişti. Sonra sonra, senin bana yazdıkların yüzünden, yazdığım mektupların "yayımlanabileceği" tehlikesi" baş gösterdi ve ben de daha "puşt" yazar oldum mektupları. Gene de samimiyetimden fazla bir şey kaybetmediğimi sanıyorum.
Yıllardır asıl derdimin okunmak değil de yazmak olduğuna o kadar inandırdım ki kendimi, o işi "düzgün" yapacağımdan eminim. Elbette artık yazdıklarımın imlâsı daha düzgün olacak, evde yazdıklarımı burada "temize" çekeceğim falan ama samimiyeti koruyabileceğime inanıyorum. Bu arada, sana yolladığım mektuplardaki imlâ hataları, meselâ bir mektupta "ensest" yerine "insest" yazmam, ya da başka birinde "fütürsuzca para harcıyordu" yerine "kifayetsizce para harcıyordu" gibi daha büyük hataları yapmam da, muhatabıma saygısızlıktan değil, burada (saati sekiz mark) acele ettiğim için oluyordu. Evde yazmam durumunda düzelecek yanlışlar yani...
Ne diyeyim? Vatana, millete, beşeriyete hayırlı olsun.
Ailenizin yazarı Ali - 21 Temmuz 2001
Bu kendini "suçlu hissetme" tripleri, çocukluğumdan beri oldukça yoğun bir biçimde vardır bünyemde. Anlatmıştım, kendi çocuklarım da dahil, kimseye, "bi bardak su getir" falan gibi şeyler söyleyemem. İnsanları zahmete sokmayı sevmiyorum. Fakat bunun altında "babam benim yüzümden kaçtı, bankalar benim yüzümden battı" türünden vicdan azapları yatmıyor. Yalnızca aklımla bulduklarımı, doğru olduğuna inandığım şeyleri yaşamıma geçirmeye çalışıyorum. Çevremde o kadar çok, güzel şeyler söyleyip aksini yapan insan oldu ki, onlara benzememeye çalışıyorum. En tahammül edemediğim şey, talkını verip salkım yutma olayı. Hani bir mektubumda "insanlar kötülük yapmaktan değil de, kötülüklerinin ortaya çıkmasından korkuyor" diye yazmıştım ya, onun gibi bir şey. Bok yememeye özen gösteriyorum ama boku yediğim zaman da adını böyle koymaktan çekinmiyorum. Ben "asri zaman peygamberliğine" kafayı taktım kısacası.
İyilik denen şeyin, çok az insanda bilinçli tercih sonucunda oluşabileceğini biliyorum. Kavga etmemenin korkaklıktan, kalp kırmamanın kırılma korkusundan, herkese yardım elini uzatmanın da o geberesi beğenilme arzusundan kaynaklandığını biliyorum. İyilik zayıfların işidir büyük oranda. Ve o zayıfların "erk" denilen şeyi ellerine geçirince nasıl değiştiklerine, canavarlaştıklarına da sık sık şahit oldum. Erk beni ilgilendirmiyor. Ben içimde var olan kötülükle boğuşuyorum sürekli. Hem kendime, hem de ilgilenenlere bunun "tercih" edilebileceğini göstermek istiyorum sanırım. Çünkü şeytan kazandı abiciğim. Tarihin hiç bir kesitinde bu kadar başarılı olmamıştı. Tanrı gerçekten öldü. Eh, aramız iyi olmasa da, mazlumu savunmamak bana yakışmaz.
Neyse...
Az önce berberdeydim ve onu anlatmak için buraya gelmiştim ki, mektubun geldi.
Bu akşam oğlanın sünnetini kutlamak için eş, dost, akraba bir araya geleceğiz diye bizim semtin ana caddesindeki bir berbere daldım. Yılda bir giderim ama mutlaka Türk berberlere giderim. Hem saçla birlikte sakal tıraşı oluyorum (Alman berberlerin çoğu bilmez. N'apayım ben öyle berberi?) hem yaş ilerledikçe iyice artmaya başlayan kulağımdaki, burnumdaki tüyleri falan alıyorlar; komple muamele yani.
İçerde 18 - 19 yaşlarında birkaç genç var. Esmer, kara kuru, "bizden" gençler. Hepsinin saç tıraşı aynı. Tepede bir tutam, şerit gibi bir saç bırakmışlar, kellenin gerisi bir numara. Hani şu Amerikan "GI" larının tıraşı var ya, onun aynısı. Tıraş aynı da, kafa farklı. Biz Türkler'in kafa yapısı her yerde belli eder kendini. Artık bebekken kundaklanıp sırt üstü yatırıldığımızdan mıdır, yoksa bu "ırka" özgü özelliklerden midir bilmiyorum ama kafamız tepeden enseye kadar hiç kavis yapmadan düz bir şekilde iner. Sanırım Anadolu'da "söbü kafa" deniliyor bu duruma. Kafa böyle olunca, o model saç da at sikine kelebek konmuş gibi duruyor. Çünkü model, arkası bombeli kafalar için düşünülmüş.
Dayanamayıp takıldım çocuklara. Öyle aşağılar gibi değil de, tatlı tarafından. Epey eğlendik.
Aklıma felç yüzünden hastanede yattığım günler ve oda arkadaşlarım geldi.
O zamanlar Türkler'in yoğun olarak yaşadığı Kreuzberg semtinde oturuyordum. Yattığım hastane de orada. Beni, hiç istemediğim halde, altı kişilik bir odaya koydular. Yatakların ikisi boş, diğerlerinde II. Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde, yani Sovyetler'de savaşmış, sonra da esir düşmüş iki nursuz pinpon var, birinde de başka bir semtte oturan ama Kreuzberg'de araba kazası geçirdiği için bu hastaneye getirilmiş bir "skinhead" yatıyor. Epey genç, sevimsiz bir it.
Sanırım ben hastaneye yatmadan önce hastanede çalışanlar ve oda arkadaşlarım epey işlemişler serseriyi, Türkleri tanıma, sevme gibi bir eğilim başlamış onda da. Hemen olaya el koyup anasını ağlatmaya başladım. Tartışmak, danışmak istediği her konuya, en hafifinden "siktir lan" gibi bir yanıt alıyordu benden.
İki gün sonra, kavgada iki bacağı da kırılmış bir Türk çocuğunu getirdiler odaya. Herif gerçek bir milliyetçi ve acaip paranoyak. Hemşirelerin verdikleri ağrı kesici hapı yutar gibi yapıp zulaladı hemen (gözümden kaçmamıştı, sonra "bu Almanlar adamı zehirler abi" dedi). Bunu gördüm ama nedenini bilmiyorum elbette. Hapçı falan sandım.
Gece uyuyorum, fısıl sısıl sesler geliyor. Kulağımdaki tıkaçları çıkardım, bizimki, "Tanrı Türk'ü korusun, şehitler ölmez vatan bölünmez" diye celalleniyor kendi kendine. "Sus ulan göt" dedim, oralı değil; trans halinde. Bacaklar tutmuyor ki, yerimden kalkıp iki tane patlatayım.
Ben ertesi gün bizim faşoyla, Alman faşosu birbirini yiyecek, olay çıkacak diye keyifli keyifli beklerken, bu iki lale dost olup bir de bana karşı ittifak kurmaya kalktılar. Ama sözümü de dinliyorlar. Kitap okurken bi "susun lan!" diye bağırıyorum ve anında muhabbet kesiliyor. Bazen de sıkıntıdan dinliyordum ne konuştuklarını. Bizimki (sen "bizimki" dediğime bakma, ikisine de aynı mesafede duruyorum) ötekine turistik bilgiler veriyor, Türkler'in çok iyi insanlar olduklarını, tarihteki başarılarını, aslında dünyanın en büyük devletinin Türkiye olduğunu ama Kürtler yüzünden silahlanmaya çok para gittiğini falan anlatıyor, öteki de İtalyanlar yavşaklık yapmasaydı Almanlar'ın savaşı kazanacağını, Türkler'e bir düşmanlığı olmadığını ama herkesin kendi ülkesinde yaşaması gerektiğini, ırkların birbirine karışmasının ne biçim tehlikeler doğuracağını anlatıyor ve geçinip gidiyorlar. İki pinpon da, eski naziler bugünkülere göre daha "kültürlü" oldukları için, muhabbete uzman kontenjanından dalıyor. Sosyalistlerin düşünü faşistlerin gerçekleştirdiğini ve enternasyonal ittifakı kurduklarını gözümle gördüm ben abi! Artık bana kurşun da geçmez, hayat da bozmaz. Her şeye şerbetliyim.
İşte o Alman milliyetçisinden, kulak misafiri olduğum zaman, kafatası hakkında epey bilgi edindim. Hani şu arka taraftaki bombenin bittiği yer var ya, hah tam orada bir çukur ve o çukurun içinde acaip bir kemik var Almanlar'da. Sonra tanıdıklarımda kontrol ettim; doğru. Baktığım diğer Avrupalılar'da yoktu o kemik. Her Alman'da da yoktur mutlaka ama onların damarlarındaki asil kandan da şüphe etmek gerekir zaten.
Kısacası o tıraş Anglo - Saksonlar'da, onlarla karışmış Afro - Amerikanlar'da falan iyi durur ama bize gelmez. Kafada bombe yok. Ben de kafatası uzmanı oldum bu arada. Zaten başıma ne geliyorsa hep meraktan. Eyvallah.
Ali Türkân - 28 Temmuz 2001
Yahu, birkaç gün ortalıktan kayboldum; her yer fener alayına dönmüş. Vandallar, laleler, kapanan forum... Gene şenliği ıskaladım! Yok anam, kısmetten çıkmış bir kere; n'apsan faydası yok.
Böylelerini fazla sallamadığını biliyorum ama büyük geçmiş olsun.
Dün gece garip bir şey oldu. Hava sıcak, dilim bir karış dışarıda, sırt üstü yatmış dalga geçiyorken, kafama bazı şeyler takıldı. "Şunları bir kenara yazayım da, havalar serinleyince etraflıca düşünürüm" dedim ve başladım notlarımı aldığım deftere yazmaya... Öylesine, fazla kafa yormadan... Aaa! Bi baktım, not alayım derken sana mektup yazıyorum. Yazıyı bitirip öyle bıraktım. Bu sabah da - gene işsiz kaldık ya- İnci'den bir miktar "borç" alıp, buraya geldim.
Gece yazdıklarımı olduğu gibi aşağıya alıyorum.
Zeytin hıyarı ortalıkta uçuşan güveyi ıskaladı ve tırnaklarını olduğu gibi göğsüme geçirdi. Bu kedi niyeti bozdu abicim! Üç vakte kadar, bana "kaza süsü" verecek bu gidişle.
Hani komşunun dişisinin kulunçlarını kırsın diye benim odayı tahsis etmiştim ya bunlara, komşu tatilden döndü ve kedisini aldı gene... O günden beri de Zeytin'in gözü göz değil. Resmen gözü döndü herifin. Galiba ayrılıktan da beni sorumlu tutuyor. Bu ilk suikast girişimini, göğsüme attığı birkaç "faça" ile atlattım. Evdekilere de, korkmasınlar diye, "kapı çarptı" falan diyeceğim.
Oysa - ben de sıcaktan bunalıp tişörtü fora etmiş- uzandığım yerde tatlı tatlı Marlene Dietrich'i düşünüyordum. Yok, sıcaklardan azmadım. Zaten Marlene hiç tipim değil. Değil ama hatunun doğduğu ev, benim "sağlıklı yaşam" güzergâhımda ve her gün tavaf ediyorum bu yüzden.
Berlin'in sıcağı da aynı İstanbul gibi, hiç çekilmiyor. Nem oranı da epey yüksek. Bu yüzden yürüyüşe, hava karardıktan sonra çıktım bugün. Kuzey Kutbu kıçımızın dibinde olduğu için, güneş de akşam 11'e doğru batıyor zaten.
Neyse, konuyu dağıtmayayım...
Marlene'nin doğduğu evden birkaç başörtülü kadın çıktı. Şeytan bu ya, dürtüyor imansız. Kadınların yanına gidip "pardon, bu evde kimin doğduğunu biliyor musunuz?" diye sordum. Onlar da - doğal olarak- karanlıkta üstlerine yürüyüp bir şeyler soran bir heriften korktular ve hiç bir şey söylemeden uzaklaştılar.
(Şimdi burada, "nerde Marlene, nerde bu karılar! Vay ilkellik! Ulan başka Avrupa yok!" tarzından bir hırtlık yapıp ahkâm kesmeyeceğim; o işi yeteri kadar yapan, karıncanın belini incitmeden kahraman olan yığınla köşe yazarı var zaten.)
Kadınlar uzaklaştıktan sonra, "neden sordum yaa?" diye düşündüm epeyce. Daha tam bulamadım nedenini ama beni şaşırtmalarını bekledim sanırım. Yani "evet Marlene Dietrich" doğmuş, Mavi Melek filmi ile üne kavuştuktan sonra Amerika'ya gitmiş ve taaa 60'lı yıllarda ülkesine dönmüş, nazi artığı dümbelekler yüzünden bir de vatan hainliği ile suçlanmıştır" gibi bir şeyler söylemelerini, hatta "sen kıyafete bakma Marlene'de ne varsa, aynısından bizde de var" diye benimle dalga geçmelerini bekledim zaar.
Kıçın kıçın eve döndüm tabii. İşsiz kalmanın, böyle absürd işlerle uğraşmak gibi yan etkileri de var işte. "Şimdi neyle geçineceğiz, bulduğum ev de gitti" diye düşünmek yerine, kafayı Marlene Dietrich'e takıyorsun ki, balatalar yanmasın. Diğer yandan da "aferin, gene eğilip bükülmedin ve bir sınavdan daha alnının akıyla çıktın" diye pohpohluyorsun kendini.
Bu da acaip bir ruh hali. Bir zaman önce, parasını ödeyemediğim için, evin elektirikleri kesilmişti. Ne zaman sokağa çıksam, sanki herkes bu durumu bilirmiş gibi, başımı yerden kaldırmadan yürürdüm. Şimdi de öyle bir şey. Üstüme müthiş bir hava geldi. Karşı kaldırımda konuşan iki kişi "bak, durumu o kadar kötü, gene de patrona posta koydu" diyor, ya da karşıdan gelen ve gözlerimin taaa bebeğine bakan bir hatun "oooh, diline sağlık koçyiğidim!" diye hayranlığını gösteriyor sanki. Aynı zamanda da ufaktan bir panik yaşıyorum. Sanki birileri bana "çüş lan, in ordan aşağıya!" diyecek gibi. En iyisi bu işi onlardan önce yapayım ki, hamamın namusu kurtulsun.
Bu tip şeylerle böbürlenmek, en azından benim için, başkalarına yönelik bir şey değil. Sıkıntı çekeceğimi bile bile işsiz kalmak, puştun birine, sözün bittiği o yerde, kafayı oturtmak falan, kimseye "vay be" dedirtmek için yaptığım şeyler değil. Bunları kendim için, kendimle başbaşa kaldığım o anlarda, kendimi sorguladığımda, o sorgudan alnımın akıyla çıkabilmek için yapıyorum. Hepimiz, bazı şeyleri kendi "rahatımız", huzurumuz için yapıyoruz ve bunun böbürlenilecek bir yanı yok. Ancak böyle davrandığım zaman temiz kalabileceğime inanıyorum ve "temiz" kalmayı herkes kendisi için tanımlayacağına göre, bu anlayışta bir dayatma da yok. Benimkisi sırça köşke girmeme gayreti yani...
Bak, Erasmus bu tip şeylerle böbürlenenlerle ne güzel dalga geçiyor:
"Mahkeme - i kübra'da tarikatçıların savunmalarını dinlemek ne hoş olurdu! 'birisi, sadece balık yiyerek cismani iştihasını nasıl öldürdüğünü böbürlenerek anlatacak; bir başkası, kutsal mezmurları makamla söylemek gibi tanrısal bir işe bütün zamanını ayırdığını anlatmaya çalışacak; bir öbürü 60 yılda paraya ancak kalın bir eldivenle dokunduğunu anlatmak isteyecektir.' Fakat İsa, onların sözünü kesecek; 'yazıklar olsun size şeriatçılar, fıkıh ustaları' '... size sadece bir ilke bıraktım; birbirinizi seviniz, dedim."
Tamam, İsevi değilim. Herkesi sevmek gibi bir niyetim de yok. Kendim için yaptığım şeylerle böbürlenmediğimi, bunları, sohbbetimizin bir parçası oldukları için yazdığımı bilmeni istedim yalnızca.
Belki, yıllar sonra, prostatı sondalı, ekşimiş, torunlarına bağıran bir moruk olduğumda, "ulan, arada bir çevremdeki insanlara, onların hayatlarına, hayatın kendisine, olumlu bir katkım olmuştu" diyebilirsem, onunla böbürlenirim işte.
Aslında bu mektupta (başlarken mektup değildi; not alacaktım, sana yazdığımı farkettim) Marlene'yi, Berlin'in beyaz gecelerini, Zeytin'in azgın hallerini anlatacaktım, gene yazı "kendini yazdırdı". İleride bir evim ve çalışma masam olduğunda anlatırım artık.
İşsiz olup düşünmek, kim ne derse desin, uyuz olup kaşınmaktan daha iyi.
Eyvallah. Bunları, sayfanda çıksın diye yazmadım bugün. Eve kapanınca çenem düştü biraz. Şimdi kafa dengi birini yakalasam, anasını ağlatırdım herhalde. Allah'tan öyle birileri yok buralarda.
Gene eyvallah.
Not: Bu arada soyadım Türkân değil, Türkan. Yani "a" şapkasız olcek.
Ali Türkan - 15 Ağustos 2001
Churchill'in ölmeden önce "Tanrım'ı görmeye hazırım. O da beni görmeye hazır mı acaba?" dediği rivayet olunur. Külliyen yalan! Adam, onu birazcık sempatik bulmama neden olan başka bir lâf etmiş ve "her şey çok sıkıcı" deyip ikilemiş bu dünyadan.
Sabahtan beri ben de "her şey çok sıkıcı" diyorum. Vaktim geldi galiba.
Kardeşler! Anadolu'da bir köy mezarlığına gömmeyin beni. Gurbette kakırdayanlara "şehit" der Türk basını. Bu iyi işte. Şehit muamelesi olabilir. Öyle, elbiselerimle gömün anasını satayım.
Gurbet, insanı bazen taklaya getiriyor böyle. En çok da akşamları, ortada hiç neden yokken, melankolik oluyor insan. Memleketim diye, çocukluğunu özlüyor. Öyle salakça şeyler ki...
Sabahtan beri her şey sıkıcı ya, canım yere bir çukur kazıp "karpit patlatmak" istiyor. Ya da "kuka" oynamak. Hatta en iyisi, hepsinden güzeli "atçılık" oynamak. Dünyanın en gerzek oyunudur atçılık. Manavdan alınan sandık ipleri birbirine eklenir, uzayan ipin uçları düğümlenir ve beygir olmaya gönüllü andavallının ense ve koltuk altlarından geçirildikten sonra, "düüeeeh!" komutuyla, koşa koşa sokaklar arşınlanır. Aslında at olan kolay inanan cinstendir. Sıranın kendine geleceğini, kendisinin de süvari olacağını sanır. Ama sıra ona gelene kadar hem beygir, hem de jokeyi yorulmuştur zaten.
Sonra, dut ağaçlarına tırmanmak istiyorum. Düşmek için hem de. Nasıl olsa iflah olmayacağım için, nedenini bilirim en azından. Koşa koşa eve gitmek, "Kaçak" dizisini seyretmek, Ya da "Falkonetti"den bir kere daha nefret etmek istiyorum. Toni Cordeş'i öldürdüğünde, komşulardan bir teyze "gittiiiii dağ gibi çocuk" diye ağıt yakmıştı da, göz yaşlarını gürültüye getirip akıtabilmiştik (istersen Amerikan emperyalizmi, kültür emperyalizmi diye geyik de var elbet ama çocukluğumda yeri yok bunların).
Ben galiba, aynı çocukluğumdaki gibi, beni sevmeyecek, yüzüme bile bakmayacak kadınlara aşık olmak istiyorum. Şimdiki temascıklara, teğet geçmelere aşk mı derim ben? Asıl aşk, sevilmeyeceğini bile bile sevebilmektir birini. Acı çekmek, acı çeke çeke büyümektir.
(Nietzsche'nin dediği gibi: "İnsanı öldürmeyen her şey, güçlendirir.")
Balık tutmak istiyorum Köprü'de (niye yaktılar ki köprümü?). Öyle "Şekspir", "Ada" marka oltalarla değil, misinayla. Haliç'e yalın misina dalmalı insan. Yakaladığım balıkları da yeniden suya atmak, kimseye göstermediğim bu "iyilik"le kendi kendime böbürlenmek istiyorum. Florya'da saka tutmak, taklacı güvercinlere bakarken az daha damdan düşmek, damdan düşer gibi ve her köşe başında Nurten'in karşısına çıkmak, koşmayı, Nurten'le karşılaşmak için kendimi paralarken öğrenmek istiyorum.
Her şey sıkıcı. Nurten kaç çocuk annesidir acaba? Hangi ofiste ömür törpülüyordur?
Meşrubat şişelerini satıp sinemaya gitmek istiyorum. Hem de yazlık sinemaya. Üç film birden. Biri mutlaka karate filmi olacak... Ve fırlama tayfası birden alkışa başlayıp bütün sinemaya gaz verecek. Biri de Orhan Gencebay filmi...
Arnavutköy çileği, Çengelköy hıyarı yemek, ağzımı leblebi tozu ile doldurup konuşmaya çalışmak, parktan lâle araklamak istiyorum.
Ne biçim "baş" oynarım bilir misin? Önce bütün misketleri (zıp zıp, muhallebi çocuklarının sözcüğüdür) "ütmek" sonra da hepsini "sebiiil" diye bağırarak daha küçük çocuklara dağıtmak istiyorum.
Ben, galiba, saçımı okşayan bir elin verdiği huzuru istiyorum. Gurbet falan palavra.
Ali Türkan - 29 Ağustos 2001
Ali'nin yazılarını yeniden okumak çok lezzetli. Okuyup, anıp devam etmeye niyetliydim ama geçemedim. İlle de yazmalıyım.
Ana sayfada son yorumlarda habire adım görünecek ama bunun suçlusu da her okumada değişik zevk veren Ali Türkan.
Son mektuptaki "atçılık" oyunu beni çocukluk günlerime götürdü. "Ah be garip Ali" dedim kendi kendime, "demek siz sandık iplerinden yapardınız yularınızı". Bizim durumumuz fena değilmiş diye düşündüm. Evet biz de harbi geri zekâlı bir oyun olan atçılık oynardık. Beygir olanın saçma sapan bir şekilde zıplar gibi koşması ve aralarda daha da geri zekâlı görünmesine yarayan "ihihihi" seslerini çıkartması adettendi. Biz yular yapacak urgan bulurduk. Hatta bir arkadaşımızın paraşüt ipi dediği ipek gibi çok yumuşak yassı yuları vardı. O gerzek de at olma meraklısıydı. Yularını boynuna kendi geçirip gelir "hadi beni sür" derdi.
Ve Ali; çikletten çıkan ünlüler serisi ile duvar dibi kumar oynadığımızı da bilirsin mutlaka. Unutmuşsundur.
Ahmet Faruk Yağcı - 16 Ocak 2009 (00:10)
Ali Türkan yazıları
Ali Türkan
Şimdilik evdeki eski eşyayı kırıp kırıp kömürleri tutuşturuyorum. Orman yolları açılınca, ufak çaplı bir operasyon yapıp odun ihtiyacımı da gidereceğiz. Yanlış anlaşılmasın. Türkiye'nin çöl olmasına ben de karşıyım.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bilge Bozkurt
Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 129 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart