Patronsuz Medya

Yaz başı mektupları

Ali Türkan ve necdet ~ Haziran 2001


Eyooo! Zeytin'i hadım ettirmeme gerek kalmadı. Bizim komşulardan birinin dişisiyle nikahladık oğlumu. İyi de oldu. Son zamanlarda düşünceli düşünceli içini çekip vicdanımın üstünde tepiniyordu hergele.

Komşu tatile gitti, kedisini de bize bıraktı. Benim odayı onlara tahsis ettik. Allah bir yastıkta kocatsın. Darısı tırmalayan diğer canlıların başına. Şimdi doğacak çocuklara takvim yaprağı marifetiyle isim arıyoruz.

Anneleri güzel bir İran kırması. Bizim hergelenin menşei biraz karışık ama doğrusu afili bir serseri. Sanırım yavrular dünya güzeli olacaklar. Ben de ilk defa dede olacağım. "Kocalmaya alışıyorum. Dünyanın en zor zenaatına."

Efendim bize gelince... Oğlumuzun sorunlarına çare üretelim derken, kendimizi ihmal ettik biraz. Yakında bi okul aile birliği toplantısı ve o toplantının ardından, kafayı taktığımız bir hatunla en kısa zamanda halvet olmanın sinsice planları peşindeyiz. Yani punduna getirip yan yana oturma, "bir yerlerde bi şeyler içelim mi?" türü klasik bir sarkma falan. Bu "yalnızlık" fazla uzadı. Güneş kendini pek göstermese de koca bir baharı ıskaladık. Bu en azından bahara haksızlık. Aleksis Zorba(s)'nın da dediği gibi: "yalnız yatan her kadında sorumluluk bir erkeğe aittir".

Dükkanı kapatma kararım da uygulayamadığım diğer kararlarla birlikte tarihe gömüldü. Böylece bir haspanın bozduğunu başka biri onarır ve hayat süreeer gider.

Şimdi çalışmam gerekiyor. Melek hanımın gözlerinden öperim.

Sevgiyle.

Ali - 5 Haziran 2001

* * *

Necdet'ten Ali'ye

Bana birkaç resim göndersene. İnce uzun olduğunu duyunca şaşırdım. Nedense bende herkesi kısa kendimi uzun sanma hastalığı var galiba.

Necdet - 5 Haziran 2001

* * *

Uzaylılar ve taş

Uşak'ta uzaylıları taşlamışlar. Gazeteyi açınca gözlerime inanamadım.

Çocukluğumda, İstanbul'a yeni göçmüş ailelerin çocuklarını kavga edişleriyle ayırırdım ötekilerden. Hemen taş ararlardı yerde. Demek uzaylı taşlamaktan geliyormuş bu alışkanlık.

Hâlâ ince miyim, bilmiyorum. Uzun sayılırım herhalde (boyum 1.83)., ama çocukluğumda, özellikle de ergenlik çağında, boyum bir seksenlere dayandığı halde 55 kiloyu geçemiyordum bir türlü. Herkesin kısa boylu olduğu bir sülalede, epey göze batan bir durumdu bu. Yirmi beş yaşına kadar, belime uygun bir kemer bulamadım. Kemerin oturması için gerekli delikleri hep kendim açıyordum.

Özellikle o yaşlarda kendini gösteren üstün olma, üstün görünme çabasında, başkaları görünüşüm yüzünden beni ezmeye çalıştıkça, ben de işi çeneye ve yumruklara kuvvet yoluna koydum hep. Her ne kadar "yoluna koydum" diyorsam da, çevrendekilerin istihza ile altını çizdiği bu "fark"ın, bir delikanlının ruhunda nasıl yaralar açtığını en iyi anlayacak insanlardan birisin. Şöyle geriye baktığımda, bu yaşımda bana saçma sapan gelen bu durum, o yaşlarda en önemli sorunumdu ve o "sorun" sayesinde kendime güvenmeyi, "renk vermemeyi" falan öğrendim. Gene de o kopillere minnet duymuyorum. Yıllar sonra geldikleri yere, kafa yapılarına bakınca da o yaştaki çocuk kıs kıs gülüyor.

Yaşamım boyunca hiç bir canlıya zulmetmedim. Ne kedi, köpeklere eziyet ettim; ne sinekleri bir ipe bağlayıp sonra ipi tutuşturdum; ne de insanların fiziksel özelliklerini, yetmezliklerini, zaaflarını tî'ye alarak var olmaya çabaladım. Kimi bilinçli tercihim olduğu, kimi de içimden gelmediği, daha sonra vicdanımla uzlaştıramayacağımı bildiğim için yapmadım bu türden şeyleri. Bu da temiz kalmak demek. Temiz kaldığım için de bunları yapanlara ağzıma geleni söyleyebiliyorum. Oysa gözlük taşıyanlara "kör", hafif aksayanlara "çağanoz", şişmanlara "fıçı", zayıflara "iskelet" denilen bir kültürün içinden geliyorum. Aferin bana.

Ne zamandır (ve bugün de) resim yollamak hep bilgisayarın başına oturunca aklıma geliyor. Yarın sabah (birazdan işe çıkacağım) cebime koyar ve bir daha buraya geldiğimde de yollarım.

Daha gitmem gereken çok yol var Necdet. İnsanları değerlendirirken kendi sınırlarım ölçülerinde değerlendiriyorum. Herkesin benim olabileceğim kadar kötü, o kadar bunalımlı, o kadar aşık, o kadar her ne haltsa o olabileceği yanılgısına düşüyorum bu nedenle.

Hah! Gene yağmur yağıyor. Gidip kızımı alayım. Yüzmeye gitti bugün.

Dostlukla.

Ali - 6 Haziran 2001

* * *

Fotograflar

Merhaba.

Şimdi şöyle bi sorun var: Yıllar önce heveslenip ve paraya kıyıp aldığım bir fotoğraf makinası var ve ailenin diğer fertleri kullanmayı hâlâ öğrenmedikleri, çektikleri resimler silik, bulanık çıktığı için, otuz altı pozluk bir filmde bana genelde bir poz falan kalıyor, o da genellikle silik oluyor.

Yaklaşık bir saat kadar aradıktan sonra bulabildiğim resimler bunlar. Siyah beyaz olanı (bende özel bir yeri var), İstanbul'dan ayrılmadan önce çektirdiğim son resim.

Hep özel bir ilişkim olmuştur o kentle. Ertesi günü (belki de bir daha dönmemek üzere) çekip gideceğimi bildiğim için sabahtan akşama kadar sevdiğim yerleri dolaşmış, son bir defa midye tava yemek ve bira içmek için de Balat'ta bir birahaneye dalmıştım. Genelde fotoğraf çektirmeyi pek sevmem ama fotoğrafçı bastı bacak bir hergeleydi ve ağzımdan girip burnumdan çıkmış, bu resmi çekmişti.

İyi de olmuş.Onun hemen yanındaki de bir Yunanistan hatırası...

Diğer fotoğraflarda da bugünkü "suretim" var. Daha eski, zayıflıktan ayakta duramadığım, sert bir rüzgârla yıkıldığımı gösteren resimleri bulamadım. Bulunca onları da yollarım.

Aman ha! Bu resimler sana özel... İstedin diye yani. Durduk yerde hayran sayısını arttırmayalım.:-) (bi kere de ben yapayım şu suratı)

Eyvallah.

Ali - 6 Haziran 2001

* * *

Ukraynalı Nadya

Son tüyüm yolunmadı ama son kaleme göz diktiler üstad. Bak sana dün gece yaşadığım bir olayı, Ukraynalı Nadya'yı anlatayım: Berlin'in dışında epey köy var. Kente pek uzak olmadıkları için sessiz, sakin bir hayatı tercih edenler, oralarda bir ev alıp kaçıyor buralardan. Eh, bu taksiciler için de iyi bir durum. O köylerden birine müşteri çıkınca, bütün gece yaptığın parayı bir saatte yapıyorsun. Tabii bu "normal" taksiciler için böyle. Bende hafiften bir gece körlüğü var. Kentin ışıklı caddelerinden çıkar çıkmaz burnumun ucunu göremiyorum neredeyse.

Bu gece işler çok kötüydü. Night on Earth filmini izledin mi? Hani (sanırım İsveç'ti) o karlı havada bir meydanda dönen taksici olacaktı... Hah tam o triplerdeyken, iki tane 15 - 16 yaşlarında kız çocuğu el salladı. Önlerinde durdum, elime bir cep telefonu tutuşturdu daha büyük olanı. Telefonda kızların babası. Son treni kaçırmışlar (gece iki gibi), yanlarında fazla para da yokmuş, verdiği adrese götürür müymüşüm... Verdiği adres de o köylerden birinde. Kızlar da kızımın yaşındalar, çaresiz kabul ettim.

Neyse, kızları sağ salim adrese teslim ettim ve (her zamanki gibi) Berlin'e dönüş yolunu bulamadım. Acaip, ürkütücü bir orman yolunda Berlin'den uzaklaştığımın ya da yaklaştığımın hesaplarını yaparak ilerlerken, yol kenarında (önce geyik falan gibi vahşi bir hayvan sandığım), hiç de yol kenarında olmaması gereken bir şey yüzünden frene dibine kadar bastım.

Bir ağaca sırtını dayamış, her yanı kan içinde bir kadındı yol kenarındaki.

Hemen arabadan inip yaşayıp yaşamadığını anlamak için yanına yaklaştım.

Ayağa kalkacak durumda değildi.Beni görünce ilk tepkisi kaçmaya çalışmak oldu. Sürekli "nyet, nyet" diyordu.

Önce sakinleştirmeye çalıştım ama korkunç bir şok geçiriyordu. Sanırım söylediklerimden çok, sesimin tonundan sakinleşti ve yaralarına bakabildim. Bedeninde pek yara yoktu ama yüzü şişmiş, gözlerinin altına kan oturmuş, dudağı patlamış ve birkaç dişi kırılmıştı.

Arabadaki içme suyuyla ve ilkyardım kutusundaki bezlerle elimden geldiği kadar temizledim yaralarını. Arabaya bindirdim.

Amacım hemen Berlin yolunu bulup bir hastaneye götürmekti. Bir yandan da konuşuyor, sakinleştirmeye çalışıyordum. "Hastane" lâfını duyunca öyle bir tepki gösterdi ki, önce mafya falan gibi bir takım olasılıklar geldi aklıma. Değilmiş... Berlin'de kaçak kalıyormuş ve hastaneye götürürsem, sınır dışı edilecekmiş.

Neyse, fazla uzatmayayım. Verdiği adrese, evine götürdüm. Sandık odası gibi, tuvaleti bir kat aşağıda, duvarlarındaki rutubetten nefes alınmaz halde bir odaydı "evim" dediği.

Adı Nadya. Bir yıl önce Ukrayna'dan gelmiş. Zengin evlerinde temizlik yapıyor ve kazandığı parayı ailesine, Ukrayna'ya yolluyormuş. Sonra Elazığlı bir oğlanı sevmiş. Bir süre "çıkmışlar". En son da dün gece... Bizim Elazığlı hayvan birkaç arkadaşıyla gelmiş ve kıza "malûm" teklifi yapmışlar. Kızcağız olmazlanınca da üçü birden yumruklarıyla girişip arabaya attıkları gibi kent dışındaki o ormanda bırakmışlar. Kızı yumrukla dövmüş orospu çocukları. Görsen nasıl narin, kırılacak gibi.

Baktım olmayacak, kucağıma aldığım gibi bizim eve getirdim. Şimdi eski eşimin şefkatine emanet. Ben de bu gece Elazığlı o hayvanı ve ekürisini bulacağım. Polis'e gitmek mümkün değil çünkü kız sınır dışı edilmekten korkuyor. İş başa düştü yani.

Bunlar beni santim santim öldüren şeyler. Nadya, ağzını açamayacak halde olmasına rağmen, bunları anlattı bize. O durumda bile, gözünden dökülen yaşları örtmeye çalışacak kadar onuruna düşkündü.

Kalelerim birer birer alınıyor.

Şimdi herkes, "bulaşma, kızı kurtarmışsın işte" falan diyecek bana. İyi kız kurtuldu. Yaraları da iyileşir. Hadi ruhunda açılanları da iyileştirir diyelim. Ama ya ben? Ben o hayvanların bunu yaptıklarını, yaptıklarının da yanlarına kaldığını bilerek nasıl yaşayabilirim?

Biraz düşününce, yaşam boyunca bunun gibi kaç şeye, bir takım kaygılarla es geçiyoruz?

Bu, o ruh haliyle yazılmış bir mektuptur abiciğim. Ben dün geceden beri delirmedim ya, artık hiç delirmem her halde.

Kendine iyi bak.Eyvallah!

Ali - 7 Haziran 2001

* * *

Erkek muhabbeti

Hazır elim değmişken, biraz böbrek taşı dökeyim dedim.

Çarşamba akşamı, 19:00 gibi uyandım, sol yanımda bir ağrı... Eşimle bir konuğumuz oturmuş muhabbet ediyorlar oturma odasında. Eşim de hastabakıcı ya, "ne olabilir?" diye sormak için odaya girdim ve iki büklüm yere yığılıverdim.

Kısaca, son iki günü, katolik St.Joseph hastanesi 11. İstasyon, 305 numaralı odada ve sidiğimi bir filtreden geçirip çüğdürerek geçirdim. Taş hâlâ içerde bir yerlerde. Sen "taş" dediğime bakma. Kum tanesi büyüklüğünde birkaç parça olsa gerek. Çocuklara şööle ağız tadıyla "nah bu kadardı" diye kahramanlık hikâyeleri anlatamayacağım.

Sakatat da fire vermeye başladı anasını satayım!

Sonunda "ecel teri" denilen şeyin de ne olduğunu öğrendim. Hastaneye gitmek için bir arkadaşın taksisine binerken çocukların ağladıklarını gördüm. Sonra bayılmışım acıdan. Ya da bayılmadım da, ben hatırlamıyorum olanları. Bir kendime geldim ki, başımda dünyalar güzeli bir doktor hanım. Koluma bir zırıltı takmışlar, boyuna sıvı şırınga ediyorlar. Orta yerde de bir rahibe dolaşıyor. Görsen nasıl karalara bürünmüş. Biraz cazgırlık yapıp önce onu sepetlettim.

Acil servis tenha olduğu için adamakıllı ilgilendiler benimle. Bir türlü işeyemedim ve epey mahçup oldum. Doktorla şakalaşmaya başladık. "Heyecandan herhalde, yoksa şimdiye kadar hiç sorunum olmamıştı" falan dedim, o da akıllı hatunmuş, "her erkeğin başına böyle şeyler gelir" diye gürültüye getirdi ve işin suyunu üç dört saat kadar çıkardık. Çıkardık ama hem ağrıdan, hem mahcubiyetten geberdim.

Sonunda elime tutuşturdukları küçücük kabı, ağzına kadar doldurup verdim doktora. Bir de "nasıl, yapar mıymışım" diye hava attım.

Şimdi eve gidip işemeye devam etmem gerekiyor.

Eyvallah.

Ali - 22 Haziran 2001

* * *

Prostat muayenesi

Birader, Ali, sen de amma maraz bir adammışsın. Dişin ağrır dişçiden korkarsın, uçaktan tırsarsın, gözünde tavuk karası, böbrek kumlu, etrafında üftadeler şefkat yarışında.

Büyümemek iyi dalga galiba.

Yine de geçmiş olsun, ben hiç bilmem bunları, (şeytan kulağına kurşun) ne dişim ağrır, ne yorulurum, ne gitarımın teli kopar, ne kedim hamile kalır, ne kolesterol, ne göbek, ne gıdı, ne basur, öööle dümdüz bir herif işte. İyi ki yok bunlar, doktora verecek param da yok.

Yıllar önce bir sürü cerrah arkadaşım vardı, hayıflanıp dururdum hiç bir yerimde kesilip biçilecek bir sorunum yok diye. Adamlara sivilcemi falan deştirirdim.

Bir gün "çavuşu" tokatlarken kan geldi, söyledim sevinçle bizim "dost"a, o da tuttu beni bevliyeci bir arkadaşına götürdü. Bevliyeci de "yaşın genç ama gene de bir prostat muayenesi yapalım" dedi. Ben sevinçle "yapalııım" diye atıldım, elime bir şişe su tutuşturup üst kata gönderdi, "sen bunu bitir, çişin gelince gel yanıma" diye.

Biz merdivenleri çıkıyoruz arkadaşımla, "bakıyorum keyfin yerinde, sanırım sen prostat muayenesinin nasıl yapıldığını bilmiyorsun" dedi.

"Yoo bilmiyorum" dedim. Güldü. Meğer o muayene...

"Olmaz! Asla!" diye gürledim."Ben bu dünyada namusum için yaşıyorum, asla orama parmak attırmam!"

Arkadaş güldü, "hep böyle yapılır, bana bile yapıldı şu genç yaşımda" dedi, ama beni ikna edemedi.

Az sonra alt kattaki parmak atacak deyyus yukarı telefon edip çişimin gelip gelmediğini sorunca bizim arkadaş, benim bu işin aslını öğrenir öğrenmez prostat muayenesi yaptırmaktan vaz geçtiğimi anlattı. Alt kattaki dallama da gülmüş ve "çok zevk alacak" demiş. İyice köpürdüm, "ölsem de yaptırmam" dedim.

Neyse, zaten gerek kalmadı, herife zekeriyayı gösterdik, evirdi çevirdi, hangi sıklıkta el arabasına takıldığımı sordu (o günlerde manita yoktu ve ateşim başıma vurmuştu, sıklığı sen tahmin et), bunun üzerine o kanın sebebi ortaya çıkmış oldu ve namusumuzu kurtardık.

Ama o gün şunu öğrendim: Doktorların maskarası olmak istemiyorsan, o tür muayenelerden önce mutlaka çok ayıp şeyler düşüneceksin.

Öhöm! Öyle işte.

Necdet - 23 Haziran 2001

* * *

Yok yahu! Valla değil! Keşke öyle sivilcesi kaşınınca doktora koşan adamlardan olsaydım. Ama doktor tayfasıyla yıldızım bir türlü barışmaz. Dişçideki edilgen konumumu sevmiyorum galiba. Dünyanın tüm dişçileri birleşmişler: Hıyarlıkta. Sen gitmediğin için bilmezsin: - "> elllerini köküne kadar ağzına sokuyor, ondan sonra da sorularını soruyorlar. Yanıt verememek de bir delikanlının bünyesinde iyi durmuyor.

Hadi onlar hekim değil de, el işçisi diyelim (bu söz dişçileri ne biçim komplekse sokuyor bi bilsen) ama diğerleri, yani "gerçek" hekimler de bir garip. Aynı hastalığa dört ayrı teşhis koyanlardan tut da, önüne gelene aynı ilacı yazan denyolara kadar ne çeşitleri var...

Kıssadan hisse: Bazı meslekler, meselâ hekimlik, öğretmenlik, gazetecilik falan, yalnızca idealleri olan insanların yapacağı işler. Yoksa ortaya sorumsuz, kifayetsiz bir muhteris gurubu çıkıyor. Ve maalesef, her meslekte olduğu gibi, köşe başlarını da onlar tutup diğerlerinin soluk borusunu kesiyorlar.

Bugünlerde, biraz da hastalıkların üst üste gelmesi sonucu, "ne ulan bu nane mollalık?" diye ben de kendime soruyorum ama garsonluk, hamallık, maden - fabrika işçiliği, şoförlük ve bilumum amelelik ile yıllardır yorduğum bedenim ses vermeye başladı, hepsi bu. Ve evde iki büklüm yere kapaklanmasaydım, gene de doktora gitmeyecektim (sakın alındığım gibi bir anlam çıkartma yazdıklarımdan, anlatıyorum yalnızca).

* * *

Prostat muayenesini okurken yüksek sesle güldüm ve herkes bana baktı. O muayenenin öyle yapıldığını bilmiyordum. Eh, böbrek taşlarının dışında, çok su içmem için böyle bir gerekçem oldu şimdi de.

Bizim sokakta bir doktor Mestan vardı. Kavuniçi renkte bir Ford Granada'sı vardı o zamanlar. Milleti bedava muayene eder, çalıştığı yerden bedava ilaç getirirdi. Herkesin sevgiyle, saygıyla söz ettiği bir adamdı. Ben sevmezdim pek. Hareketleri yapmacık, iyilikleri de sahte gelirdi bana... Kasım kasım kasılırdı. Bir kere hakkında olumsuz bir şey söylemiş, komşulardan birinden dünyanın lâfını işitmiştim. Sonra doktor Mestan'ın doktor değil de, bir hastanede laborant olduğu çıktı ortaya. Ona toz kondurmayanların ağzı da hemen değişiverdi. Doktor tayfası, yaptıkları işler yüzünden değil de, o mesleğin adına duyulan saygı yüzünden neredeyse tanrı mertebesine yükselmiştir bizde. Oysa bir yılda doktor hatası yüzünden ölenlerin, sakat kalanların, hayatı kayanların sayısı, en az trafik canavarının "kurbanları" kadar çoktur sanırım (belki de saçmalıyorum).

Bu mektubu da tıp ilmine ayırmış olduk. Ha gayret! Sen oradan, ben buradan dümdüz edeceğiz dünyayı.

Sahi Hakkari'ye gitme # fikrini, yani içerik olarak o yazıda söylenenleri çok sevdim. Avrupalı'nın üçüncü sınıf gördüğü Türkler'in, gene Avrupalı'nın beşinci sınıf gördükleri Hintliler'i, yani ülkelerini ziyaret etme isteğini, "adam yerine konma" psikolojisine bağlarım ben de. İspanya'da, Türkiye'de Bey'i oynayan Alman, İngiliz işçi sınıfının bir başka "versiyonu".

Hadi hep beraber!

"Avaramu, nıı nı nı nım... Avaramu nıı nı nı nım..."

Ali - 25 Haziran 2001

 

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 4481

Ali Türkan yazıları

Editörün Önerisi

Nohut oda bakla sofa

Ali Türkan

Başkalarının yediklerine de hiç yan bakmayacağım, "biraz da biz geberelim" diye. Al sana mutluluğun resmi. Bir de ölmeden önce görebilseydim o günü. Bir de şu hasret olmasaydı.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Etiketler





Şu an 171 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
718 - 1509 - 1753  
©