Patronsuz Medya

Nohut oda bakla sofa

Ali Türkan - 27 Ocak 2004


Şimdi, kapıdan girince, hemen karşıda bi banyo. Beyaz fayanslarla falan yapmışlar, gömme banyo değil ama güzel bir duş tertibi var; işe yarıyor. Gürül gürül de sıcak su akıyor.

Onun hemen yanında, mutfak kapısı. Mutfağım büyük. Daha eşyam yok ama dolap falan almayacağım zaten. Birkaç raf, bir de masa yeter.

Elektirikli bir fırın var (galiba burada yasal olarak yemek pişirecek bir düzeneğin bulunması gerekiyor mutfaklarda), bir kahve makinam, bir tost makinası, ucuzundan çatal bıçak, bardak, fincan, püsür de aldım.

Mutfak kapısının yanındaki duvardan (o duvardaki kapıdan tabii), oturma odasına geçiliyor. Adımlarımla ölçtüm, otuz küsur metre kare kadar var oda. Duvarlara kâğıt yapılmış; hani şu püskürtme desenli kâğıtlardan. Üstünde de beyaz badana. Kocaman da bir pencere olduğu için, aydınlık oluyor. Hem en üst kattayım ve gökyüzünü de görüyorum azıcık.

Berlin tipi evlerde, genellikle sokağa bakan bir binanın altından geçip bir avluya giriyorsun. Oraya açılan kapılardan da başka binalara geçiliyor.

Eskiden, yani Kayzer zamanlarında, ön cephede efendiler, arka cephedeki, avluya bakan binalarda da "halk" otururmuş. Bu yüzden, öndeki evler genellikle dört beş odalı falan olur. Bu arkadaki evler de semtine göre, o efendilerin hizmetçilerine falan ayrılmıştır aslında.

Tempelhof diye bir havaalanı var Berlin'de. Şehrin çok göbeğinde kaldığı için, birkaç yıla kadar kapatılacakmış. Hani şu Kızıl Baron Manfred von Richthofen'in uçuş eğitimleri yaptığı yer. İşte o hava alanının kurulduğu alanda, bir süvari alayı varmış bir zamanlar.

O süvari alayı için yapılmış evlerden birinde oturmuştum vaktinde. Orada da benzer bir düzen vardı. Önde subaylar, arkadaki tek odalı dairelerde de yedi sekiz çocuklu, seyisler, emir erleri falan otururmuş.

Yirmi otuz yıl öncesine kadar, çoğunun tuvaleti bile yokmuş bu evlerin. Merdivenle bir kat aşağıya, ara kata inilir ve birkaç hane, orada görürmüş hacetini. Sonradan tuvalet, banyo eklenmiş dairelere.

Gökyüzünü görsem de pencerem karşı binanın duvarına bakıyor daha çok. Damın altındaki çıkıntıya güvercinler konuyor. Bizim ön binada bir "Türk Fırını" olduğu için, ekmek kırıntılarını falan çöpleniyorlar avludan. Görsen, nasıl semirmiş deyyuslar. Bididi bididi kanat çırpıp lütfen yerleşiyorlar karşı damın altındaki çıkıntıya.

Geçen gün bi telâş oldu. Baktım, buraların kralı bir atmaca dalmış aralarına. İnsan ne garip varlık ya! Odada taş aranırken yakaladım kendimi. Güvercinler bizim mahallenin çocukları ya, kankilere arka çıkacağım hesapta. Kaaveden adam çağırma geleneğinin, Berlin ve hayvanlar alemine yansıması.

Küçük bir oda daha var ama penceresi bile olmadığı için, sözleşmede "sandık odası" olarak geçiyor. Ona boşver bi kalem.

Bu büyük odanın köşesinde, küçük bir soba var. Ne yaptıysam ısıtamadım evi. Zaten memleketteyken de şüpheleniyordum ya, burada iyice kesinleşti ki, ben soba yakmayı bilmiyorum. Kömürler de kor gibi oluyor ama sonra sobanın bi yerlerini kapatmak gerekiyor galiba. İyi de kömür zehirlenmesi falan... Bi sürü şey okuyoruz. Durduk yerde niyazi olmak da var yani.

Ben de ısıtabildiğim kadar ısıtıyor, gerisini de üç kat yorganın altında yaşayarak yoluna koyuyorum. Zaten Almanya dediğin, sekiz, bilemedin dokuz ay soba yakılan bir yer; şurda yaza ne kaldı?

Odada bir masam var. Bilgisayarımı üstüne kurdum; kahve fincanı ve kül tablasını da bir yerlere sıkıştırıyorum. Sigara paketine yer kalmıyor ama önümüzdeki ay sigarayı bırakacağım için (Ayşe'ye söz verdim) o sorunu halletmiş olacağım.

İki de yatağım var. Zamanında param varken, belime iyi gelir diye almıştım bunları. Ortopedik... Bir yüzü kışın, bir yüzü de yazları kullanılan yataklardan. Üst üste koyunca ikiz kanepe, yan yana koyunca da "üüf, saray gibi yatak be!" olan cinsinden.

Giysilerim, senden aldığım ve yüzsüzce geri vermediğim o çantanın içinde duruyor. Arkadaki sandık odasına attım çantayı. Süper ambians abi. Düşünsene, kendime ait bir giyinip soyunma odam var. Avrupa başka tabii. Gâvur yapıyor. Bi de boy aynası alıp hayran hayran kendimi seyredeceğim yakında.

Evde ayna yok ama o da dert değil. Çünkü evde, tıraş olan da yok. Hele taranan, hiç olmadı.

Bir de oğlanın teybini gaspettim. Bilgisayarda da CD'lerimi dinleyebiliyorum. Sesini de istediğim kadar açıyorum. Burası ööle bi semt çünkü.

Semtte alt yapı da o biçim. Metro istasyonuna üç dakikada yürüyorum. Hemen kapıda fırın; iki dakika mesafede Türk bakkalı, süper market, internet kafe, kasap, kebap salonu, Çin lokantaları ve Çin bakkalı.

Bu Çin lokantaları da bir garip. Tek müşterileri yok ama sahibi son model Mersedes kullanıyor. Hem de en lüksünden. Günahlarını almayayım gene de. Haa, benim sokakta, uyuşturucu donanımı satan bir de dükkân var. Pipolar falan... Vitrine de kocaman bir "joint" resmi koymuşlar. Onların da günahını almayayım. Bir de şu yandaki Türk kahvesi var. Onların da...

Komşularımı tanıyamadım, çünkü yoklar. Yani, benim binada, on daireden ikisi dolu. Diğer komşuyu görmedim henüz.

Bu semt ve hele bu bölgesi, pek tutulmuyor. Toplumun en altındakiler, bir de Türkiye, Tayland ve bazı Arap ülkelerinden gelmiş yabancıların garibanları oturuyor daha çok. Hani, "gazeteci" diye buraya gelip sonra da Adlon otelde kalıp bol ışıklı caddeleri gezenlerin pek uğramadığı semtlerden burası. Onlara da hak vermek gerek. Bize gelip de yalnız Bağdat caddesini gezen bir yabancı ne düşünürse, onlar da burası hakkında onu düşünüyorlar. Cennet gibi valla! Sonra da şişiriyorlar da şişiriyorlar köşelerinde.

Kısaca, "Öteki Berlin" diyebiliriz buraya. Evler git gide boşalıyor ve kiralar düşüyor. Bu sayede de yayla gibi bir evi ucuza kiralayabildim zaten. Oooh, azıcık aşım, kaygısız başım vaziyetleri.

Bazen, berduşlar geliyor eve. Hava soğuk olunca, tavan arasına sığınıp uyuyorlar falan. Geçen gün bi güzel fırça attım birine. Merdivenler ahşap ve sigara izmaritlerini söndürmeden basamaklara atıyorlar. Evi yakacaklar bi gün. Baktım, ne kadar izmarit varsa temizlemişler. Ben de bi şişe votka bıraktım kaldıkları yere.

Zararsız, hayatın hakkından gelemedikleri için taklaya gelmiş, sonra da bırakmış adamlar. Ön cephedeki kiracılar duyarsa, polis falan çağırırlar diye, kimselere bir şey söylemiyorum ben de. Sanırım, fırındaki çocuklar da ekmek veriyor bunlara; geçinip gidiyorlar.

Esnafla aram iyi. Çin lokantasında çalışan ve bir şey söyleyince utanarak kaçan bir kızcağız var. En çok onu seviyorum galiba. Yavaş yavaş da atıyor utancını. Geçen gün, cama vurup el salladı bana. Ben de el sallayınca, eliyle ağzını kapatıp hemen mutfağa kaçtı gene, ama ilerleme var. O Kadar çirkin ki, bu çirkinlik sevimli yapıyor onu.

Bakkal Gümüşhaneli. Komik şehirdir Gümüşhane. Karadenizli mi, Kürt mü, karar veremezsin. Bizim bakkal da komik adam. Gümüşhane'den adam çıkmayacağı konusunda garip bir inadı var. İstanbul, Çorum, Afyon'dan da adam çıkmazmış. Ayrıca Karadeniz'den de. "Kürtler'i de sittiret!" dedi en son. Diğer bölgelere geldikçe haber veririm. Haa, İzmirliler de "hipne" olurmuş; öyle dedi.

Tek tek meyva alıyorum diye epey acıyor bana sanırım. Geçen akşam iş dönüşü, dükkânın önünden geçerken, "benden" diye bir elma fırlattı bana. Parasını da öldür Allah almadı. Küçük kızı dolaşıyor ortalıkta. Bi kazak alacağız artık. Sevinsin ufaklık.

Benim çocuklar da gelip burada kalıyorlar bazen. Ev soğuk olduğu için, pek istemiyorum. Üçümüz yorganın altına girip muhabbet ediyoruz. Bu sayede, kıçımdan masal uydurmada epey yetenekli olduğumu gördüm. Gerçi sonlara doğru masalın cılkı çıkıyor, bir öncekinin sonuna benziyor ama kakara kikiri dalıyoruz uykuya. Daha doğrusu, onlar uyuyor da ben üstleri açılmasın diye tilki bayıltması yapıyorum.

Geçen, yenge de yazmış, daha önce söyleyenler de oldu. Kötü olayları öyle bir anlatıyormuşum ki, insan, neşeli bir şey anlattığımı sanıyormuş (o belki de başka bi şey söylemek istedi de ben bunu anladım sanki). Hele yengeden duyunca, bunu becerebilmiş olmak hoşuma gidiyor tabii ama ben ortada kötü bir şey de görmüyorum pek.

Buralardan, benzer koşullardan -ve hatta çok daha kötülerinden- geldim, gidiyorum. Ne dertler var be! Bizim ve bana gelen maillerde okurlarımızın, dert diye yakındığımız şeyler, "okumuşluğun" verdiği kendimizi önemseme hastalığından başka bir şey değil gibi geliyor bana.

Okuduk, adam olduk ya. Üstüne kendimiz de bir şeyler kattık. Her konuda ahkâm kesecek düzeydeyiz ya, hayat da bize komple muamele çekmeli elbette. Söylemiyoruz ama şu kafamıza doldurduğumuz yığınla şeyin ödülünü bekliyoruz hayattan.

Kaç kere, "yirmi beş yıl dirsek çürüttüm okullarda" diyen ve bu yüzden hayattan -daha- alacaklı olduğuna inanan insanlara rastladım, rastlıyorum. İyi bir berber, terzi, fırıncı, semerci kaç yılda yetişiyor ki? Sismografsız veya köşe yazarsız da yaşanabilir ama fırıncı olmasın da gör ananın pişirdiği ekmeği. Onların hayattan alacakları ne acaba?

Hem, hayat vermiş vereceğini.

Görüyoruz, bize göre ne geri zekâlı herifler, Boğaz'da yüzme havuzlu yalılarda yaşıyorlar. Orada yaşamak için nasıl bir bedel ödediklerini düşününce, biz gene de iyiyiz be! Alnımız açık yani. Kimsenin elini öpmek zorunda değiliz. Birisine iyi davranıyorsak, güler yüz gösteriyorsak, sevdiğimiz, içimizden öyle geldiği için yapıyoruz. Kimseden de "acaba yerimde gözü mü var?" diye kıllanmıyoruz. Aha yerim! Sıkar biraz buraya göz koymak.

Sonu yoktur ki bu işlerin. Boğaz'da yalı kesmez, siyasete atılır, o kesmez, Nobel ödülü ister. En cakalı okullarda okumak kesmez, "benim oyum köylülerinki gibi tek oy sayılmasın, tek başıma iktidarı değiştireyim" falan ister bunlar.

İşse iş! Karnım doyuyor şimdilik. Diğer sorunlara da önüme dikildikçe bakarım. Aha kapı gibi sayfam. Canımın istediğini yazıyorum. Hem bizim okurlar da Türkiye'nin en kaliteli okurları, senin dediğin gibi.

Şu kahve fincanı var ya, denedim, en lezzetli bununla içince oluyor kahve. Başka kahve fincanı istemem.

Gelip gitse de bazen, hiç bir şeyden şikâyetim yok artık. "Hatta, yüreğimin kocaman bir diş gibi" ağrımasından bile. Hayatımda hiç oy kullanmadım ve pullarım da dökülmedi bu yüzden. Oyumun kaç kişiye bedel olduğunu merak bile etmiyorum. Bir Türk'ün dünyaya bedel olduğunu biliyorum nasıl olsa.

"Artık ne kibri nazırın, ne kâtibin şakşağı" ne de Teşkilâtı Esasiye Kanunu. "Hemen şurdan dönünce Kasımpaşa" kıvamı bir borcum var hayata; onu ödüyorum.

Bi gün gebereceğiz ve ne çok unutuyoruz bunu. Yani, bu kardeşinin keyfi o biçim yerinde ve hayata hem o biçim sarılmış, hem de "bugün gebersem gam değil" gibi bir tevekkül içinde geçiyor günleri.

İpimle kuşağım be! Var mı ötesi?

Üstüne üstlük, ne çok şey de sığdırdık şuncağız zamana.

Uçağa bindim, hem de kaç kere. Tiyatroya da gittim. Bi daha gitmemek gibi bir karar da aldım. Manitanın da, kayıntının da, içkinin de, kavganın da kralını gördüm, görüyorum. Kralların sofrasında da oturdum, berduşların sofrasında da. Aşık oldum, aşığım. Bana aşık olanlar oldu, var. Dostlarım oldu. Beni düşman gibi görenler de. (Vallahi hiç düşmanım olmadı. Bilmem o hissi. Öğrenmeye de niyetli değilim.)

Sokaklarda da kaldım, saray gibi mekânlarda da.

Ne sayacağım? Dünya kadar şey yaşadım. Hele düşündüklerim, yapabildiklerim, yapmak istediklerim...

Yani, tıpkı Nazım'ın dediği gibi, "yaşadım" diyebilirim.

Bakkalda saray helvası buldum az önce. "Ohh, geberdim" diye diye yumulacağım birazdan. Başkalarının yediklerine de hiç yan bakmayacağım, "biraz da biz geberelim" diye.

Al sana mutluluğun resmi. Bir de ölmeden önce görebilseydim o günü. Bir de şu hasret olmasaydı... Katmerli mutlu olacaktım.

Dur şu sobaya bakiim ben. Bugün azmettim, ya havaya uçuracağım gebeşi, ya da bu evi ısıtacağım. (Hamlet'in dediği gibi: Bu maçı alıcaz, başka yolu yok!)

Hayatta bazen, nam olsun diye, sobayla da uğraşılır. Alacağım falan da yok ondan. Daha epey de borcum var ama zor öderim gibi geliyor bana. Biraz da onun uykuları kaçsın anasını satayım.

 

 Yorumlar

"Yani, tıpkı Nazım'ın dediği gibi, 'yaşadım' diyebilirim. "

Daha bir kaç gün önce yeni telefon numaranı vermek için aradığında, çevirmenlik işi bulup Bursa'ya yerleştiğini, eşyalı bir ev tuttuğunu, yeni bir site hazırladığını anlatırken, tembellik etmeyip yeni sitene yazı yazmamı söylerken ne kadar coşkulu heyecanlı idi sesin. Senin adına ne çok sevinmiştim. Hâlâ kulaklarımda sesindeki mutlu ifade.

Her ölüm erken ama seninki daha bi erken oldu be "Bizim" Ali. Canım çok acıyor.

Mekânın cennet olsun.

Ümran Davran - 5 Ocak 2008 (12:07)

Tüm sevgili dostlara ve tüm yazılarını okuduğum Ali Türkan büyüğümüze çok üzgünüm ve açmaz olaydım. Sabah uyanır uyanmaz Derkenar'a bi bakıvereyim dedim ve değerli çok değerli bir yazar abimizin terk-i diyar yaptığını öğrendim...

Saatlerdir baş ağrısı hem de öyle bir baş ağrısı ki PC'nin önüne oturamayacak derecede, ama şimdi paylaşmayı borç bilerek zar zor yazıyorum...

"UĞURLAR OLSUN YOLUN AÇIK OLSUN ALİ ABİ."

Haa! Ali abi bu sayede fotonu da ilk kez gördük. İnan yazıların gibi bakışların da çok güzelmiş... Ağlamıyoruz biz ailecek yalnızca gittiğinizi öğrendik. Az biraz ayrı kalacağız, onun için başımız çok şidetli ağırıyor, gözyaşı tuzlu, dışa değil içimize akıyor, ondan sanırım...

Annem ve kızkardeşimin de selamı var, biçilmiş bir müddetten sonra biz de oradayız, iyiliğin için duacıyız, bunu bil değerli abimiz, dostumuz, yar, yaren, herbirşeysiniz yani...

Bugün için bu kadar, dedim ya başım çok kötü, başka zaman yazacağız, abimize selam olsun, selamla karşılanırsın yeni yerinde inşaalah biricik abimiz...

Meryem - 5 Ocak 2008 (16:37)

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın...

Cemal Süreya

Meltem Tolunay - 7 Ocak 2008 (00:20)

Ailece üzgünüz ve dua ediyoruz Ali Öğretmen'e... Bu kadar uyum olur mu Allahım, yazdıkları ile bakışlarındaki benzer samimiyet ve merhamet... Bilirsiniz eskiler hep şöyle derlerdi, "Allah sevdiği kulu erken alır yanına" ve öyle de olduğuna olan inancımız çok yüksek.

Ali Hocamızın bir yazısında vardı, hasretlik çektiği (Türkiye içindi sanırım) bir yorumda ise, arkadaşı Bursa'ya yerleştiğinden söz etmişti yanlış hatırlamıyorsam... Yani üzüntümüz bu sayede biraz hafifledi sayılır çünkü bu açıdan vuslat gerçekleşmiş oluyor öğle değil mi dostlar...

Allah'ın bildiğine takdirine sorgu sual olmaz, fakat ne bilelim işte "ayrılık yaman" hele hele böyle kişilikteki önder kişilere hiç yakıştıramıyoruz... "Halkın (Haktan yana olan) sevdiğini Allah da sever"...

Ali Hoca ve onun gibiler alınlarına yazılanı, alın teriyle ve akıyla söylediler ve gittiler, bundan sonra bizler ne söyliyeceğiz de gideceğiz o meçhul...

Henet - 7 Ocak 2008 (16:17)

Maddî yoksulluk içinde yaşanan ruhsal zenginlik ancak bu kadar güzel anlatılabilir. İnsan eğer arada sırada da olsa "ben kimim, nereden gelip nereye gidiyorum?" sorusunu soranlardansa, güne Ali Türkan okuyarak başlamalı.

Selim Atak - 19 Şubat 2008 (13:41)

Her gün okuyorum Ali Türkan'ı, güne başlarken bana vitamin gibi geliyor.

Gerçi okuduktan sonra Ali TÜRKAN gibi "ipimle kuşağım be!" deyip ne hırs ne çalışma azmi kalıyor ama olsun. Bu kadar hırs, çalışma, koşturmaca öğütlenen günümüzde o da "sakinleş vitamini" olsun kötü mü?

Defalarca okusam da yazıları her okuduğunda insan aynı şeylere gülümser, tekrar tekrar gözleri yaşarır mı? Yaşarıyor benim ki! Eski Türk filmlerindeki tat var yazılarda hem de en sahicisinden. Derkenar'a gerçek bir yazarla tanıştırdığı ve her gün en baş köşede bir yazısına yer vererek benim tekrar okumama ve birçok yeni okuyucunun da Ali Türkan'la tanışmasına vesile olmasından dolayı ne kadar teşekkür etsem az.

Mina - 8 Aralık 2009 (11:38)

Sevgili Ali, bir zamanlar şakayla şamatayla konuştuğumuz şeyleri bugün senin satırlarında tekrar okuyor olmak insanın içini acıtıyor.

O zamanlar farkedememiştik tabii, ama bugün yazılarını tekrar tekrar okurken, "ölüm" konusunun bu kadar çok sözünü etmiş olmanı başka türlü bir şaşkınlıkla karşılıyorum.

Keşke her insan bu kadar ölümle barışık ve bu kadar onurlu yaşasa.

Nur içinde yat. Sözcüklerin bize emanettir.

"Yenge" - 10 Mart 2011 (23:12)

Eşime diyorum ki sen benimle mutlu değilsin. Sen evinle ve eşyalarınla mutlusun. İtiraz ediyor ben seninle mutluyum diyerek. Haa ben olayım fakat sahip oldukların da olsun de mi diyorum, gülüyor. Senin düşüncelerin bana yakın olsaydı sadece sen yeterdin bana. İki gönül bir olursa samanlık seyran olurmuş.

Hakan Sümer - 27 Aralık 2011 (01:37)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 1260

Ali Türkan yazıları

Editörün Önerisi

Ben o sokaklarda büyüdüm

Deniz Türkoğlu

Bütün işaretler bu katliamları din ve milliyetçilik savaşları gibi gösteriyor. Yalnızca 11 Eylül 2001'den bu yana Amerika ve Avrupa gerisini sağlama alıp, uygun bir yere oturduğundan beri; "İslam terörü" de belki evin içine giremiyor ama ne kadar arka bahçe varsa, hepsinde de patlıyor.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Etiketler





Şu an 154 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
740 - 1550 - 1817  
©