Patronsuz Medya

Kısa tutulmuş futbol geyiği

Ali Türkan - 29 Nisan 2002


Neden atlı polo oynamıyorum?

Boyunlarına asılı torbadaki yemi çiğneyecek mecâli yoktu çoğunun... Bizim okulun yakınlarında bir yerde, ölümü bekleyen beygirlerin toplanma alanı gibi bir yer vardı. Sur içinde kasaplık yapanlara satıldıkları ve oranın da Pazar gibi bir yer olduğu söylenirdi.

Ne kadar doğru bilmiyorum ama oradan geçerken, birbirinin ellerini kavramış ve sıkı pazarlık yapan adamlar gördüğüm olurdu. Sonra o adamlardan biri, canı çıkmış o beygirlerden birinin üstüne biner ve hayvancık uzun zamandır işe yaramamanın hırsıyla olsa gerek, hayatının en kral tırısına kalkardı.

Set üstü kahvede, dünya tarihinin yetiştirdiği en sıkı palavracılardan biri olan bir amca vardı... "Pelvan" tefrikalarından ve İngiliz Kemal kitaplarından arakladığı hikâyeleri, kendi başından geçmiş gibi anlatarak, özellikle köyden yeni gelmiş abiler arasında ufak bir hayran kitlesi yaratmıştı kendine.

Her konuda bir palavrası olurdu mutlaka. Sütçü beygirlerinin o hüzünlü son tırısına bakar ve "vay beee, amma yaşlanmış!" diye girizgâh yapardı palavrasına. Yakınlarda onun ne palavracı olduğunu bilmeyen saf biri varsa ve "kim?" diye sorarsa, "şu at; İngiltere kraliçesi 'sör' ünvanı vermişti bunun cokeyine" diye mavrasına başlar ve ata öyle bir şecere uydururdu ki, elin gariban sütçü beygiri, Bedevi prenslerinden birinin elmayla beslenen saf kan Arap atı olurdu.

Neyse, bu başka mevzu.

Eğer o atlar, o mezarlığa biraz daha genç yaşta gelmiş olsalardı, bizim çocuklar, birer atlı polo uzmanı olurlardı belki de.

Olmadı. Canı çıkmış atlarla spor yapma olanağımız olmadığından, kendimizi "amele sporuna", futbola verdik biz de. Önce naylon, sonra sünmüş plastik ve daha sonra, deri mi, bez mi olduğunu hâlâ bilmediğim ama "meşin" dediğimiz topların ardından koştuk. Duvarda top sektirdik; kızlar beğenir sazanlığıyla badi badi yürüdük; duran toplara "falso" vermeyi öğrendik ve mutlaka bir takım tuttuk. Ne işimize yarayacak bir sosyal statü sahibi olduk, ne de kızların hayran olacağı atletik yapılı bir bedenimiz oldu sayesinde ama biz bu sporu çok sevdik.

Futbol hakkında en az bilgi

Bir kere, geyiği de uygulaması kadar zevkli ender şeylerden biridir futbol. Sonra, dünyanın neresinde olursanız olun, işportacı takımıyla, trende yolculuk ettiklerinizle, sokaktaki bitirim takımıyla falan, söze başlamanın en güzel yolu, insanlığın asgari müştereğidir... Para falan da istemez. Üç saat "ka ka ka, ki ki ki" eğlenir, durduk yerde Portekizli kanka sahibi olursunuz. Arjantin'de sihirli söz, Diego Armando Maradona'dır meselâ... Hollanda'da en azından Ajax ve Kroyf yeter; İran'da Alidai adı, epey sempati toplamanıza yarar...

Futbol, amele sporudur, evet. Kollektif sevinçlerin sporudur. Bireysel keyiflere takılmış ve çok çok on kişilik masada geyik çevirmeyi öğrenmiş birine, yirmi bin kişinin aynı anda aynı şeyleri hissetmesini açıklamak çok zordur. Binlerce insanın birlikte yaşadığı sevinci, nefreti, hüznü, bunları yaşamamış birine anlatmak zordur. Onun için futbol, Salazar'ın üç "F"sinden biridir. Futbol, fiesta ve fado... İlk ikisine hastayım ve zararını görmedim; fado'nun ne olduğunu öğrenince, o konuda da fikir beyan ederim elbette. Ama önce, futbol topunu karpuz sanan arkadaşlara, bu banal spor hakkında asgari bilgi şeydeyim:

Efendim, fitbol, 22 kişinin dikdörtgen şeklindeki bir sahada, bir topun peşinden koşması ve topu rakip kaleye geçrimek için uğraşmasına verilen addır. Kuralları basit, seyri zevklidir. Evet, başlı başına bir endüstiri haline gelmiştir ve evet, meselâ Danimarka'da uyuşturucu kaçakçılığından hüküm yemiş mafya babaları, demir kaçakçılığından zengin olmuş aile çocukları falan kulüp başkanı olmuşlardır ve gene evet, işin içinde başka işler de dönmektedir... Dönemin iktidarları, diktatörler, bilumum karanlık tipler de futbolla hep içiçe olmuştur.

Biliyoruz yani, o kadar da saf değiliz. Herkes biliyor. Biliyor da, bu adamlar her yerde oldukları, parmakları her yere uzandığı halde, nedense en kolay bu spor suçlanıyor, diğerlerinin adı bile geçmiyor. Aynı karanlık tiplerin sponsırlık yaptığı sanat faaliyetlerine, futbolu bu bağlamda eleştirenler, övgüler düzüyor bir de...

Dediğim gibi; İstanbul'da atlı polo spor kulübü vardı da biz mi gitmedik? Daracık sokakta uygulayabileceğimiz tek spor futbol, aidiyet duygumuzu karşılayan tek "aktivite", taraftarlıktı. Şimdi bu sporun içine parmaklarını kurt şekline getiren tosunlar, tribünlerde tekbir getiren hırtlar, televoleler, fenerbaaze diyen garip yöneticiler sızdı diye, bana bunca keyif veren bir şeyden vazgeçecek değilim. Ve birileri bu sporu banal buluyor diye, tenisten, golftan anlarmış ve -utanmadan- hoşlanırmış gibi de yapmayacağım.

(Anna Kournikova ayrı mevzu; onun yüzünden tenisi sevebilirim meselâ. Ama bir zamanlar bir Martina Navratilova vardı ki... Neyse. Bu da ayrı mevzu.)

Türkiye'de futbol

Genellikle "fitbol" denir.

Bütün mevzu, üç takım arasında döner ve şampiyonluğu da aralarında paylaşırlar. Bu takımların en baba olanı, hiç kuşkusuz ve ben taraftarı olduğum için "Gassaray" şeklinde telafuz edilen Galatasaray takımıdır. Her ne kadar, Gassaray'ın ezeli rakibinin Fenerbahçe takımı olduğu söylense bile, Fenerbahçe'nin, özellikle Avrupa'da "adı neydi lan o takımın" gibi takımlara elenmesi yüzünden, Gassaray'ın ezeli rakibi Real Madrid olmuştur. Bunların dışında, "delikanlı adam renkli takım tutmaz" şiarına sarılmış, süresiz üçüncü sıfatına her bi hakkın lâyık, Beşiktaş takımı vardır. Ve "Üç Büyükler" denilen bu takımların üçü de İstanbul takımıdır.

Bunların dışında, yetmişli yıllarda fırtına gibi esip üst üste şampiyonluklar almış, İstanbul takımlarının saltanatını silkeleyip, uzun bir zaman "dördüncü büyük" sıfatını taşımış Trabzonspor vardır. Dönem dönem öne çıkan Bursa, Gaziantep, Gençlerbirliği (Ankara) gibi takımları da unutmamak gerekir. Ankara'nın bir diğer takımı da Ankaragücü denen takımdır ve Netekim Paşa'nın bir emriyle birinci ligde kalmaları, karizmalarını epey çizmiş, Gençlik parkı tarafında, "gecekondu" adı verilen tribün ahalisini yerle bir etmiştir. Paşa şefaati, gecekondu halkını bozar netekim.

Taraftar şeysi ve tezahürat

Bir sosyal sınıfın diğeri üstündeki tahakkümü, maalesef numaralı tribün ve kapalı tribün adı altında stadyumlarımızda da görülür. Sınıfsız, imtiyazsız bir millet düşü, stadyumlarımızda da fos çıkmıştır.

Ceplerinde tırnakla açılmış maltepe paketleri, çorapta "malbuş" tiryakiler; girişte alınmış ve sözünü ettiğim atların etinden yapılmış köfte ekmeklerle karınları şişmiş "sporseverler"; alna takımın renklerinden bir bant sarılmış; bayrak dertop edilip koltuk altına sıkıştırılmış; ses hâlâ bir hafta önceki maç yüzünden kısık; cıgara ağızda, eller cepte, omuzlar hafif kalkık, saatler öncesinden sıra beklenir...

Ve özellikle açık tribünde (ki, Ali Sami Yen'de "eski açık ve yeni açık" diye sınıflandırılmıştır) tezahürat saatler öncesinden başlar. Amaç "kapalıya" gaz vermek, oradakileri de harekete geçirmektir. Bu harekete geçirme de genellikle lâf sokma, iğneleme şeklinde olur. Ölmeye gidenlerin, daha "uygar" olanlarla gördüğü ufak bir hesaptır bu...

Üzerinde "die for you" veya gelinen semtin adının yazılı olduğu, meselâ "Soğuk Çeşmeli Fanatikler" şeklindeki pankartlar gerilir... Ufaktan ağız bozularak, ısınma turuna geçilir. (Bu mevzuyu uzatırsam 'vatan' hasretim şeydecek ve "ne günlerdi onlar beee!" moduna geçeceğim; bu yüzden kısa kesiyorum.)

Tezahürattaki çeşitlilik ve yaratıcılık konusunda, Türk futbol seyircisinin hakkını vermek gerekir. Sanırım dünyada benzeri az görülen bir yaratıcılık örneği sergilenmektedir bu konuda. Ve hiç kuşkusuz, Beşiktaş seyircisinin ağır bir yeri vardır yaratıcılık mevzuunda. Üst üste alınan başarısızlıklardan sonra futbolculara "milyarlık eşekler!" diye bağırmışlardır meselâ. Veya "en büyük taraftar - futbolcular sahtekâr!" harikası da onların başının altından çıkmıştır. Fakat hepsinin üstünde ve mutlaka tarihe geçecek bir şey yapmışlardır ki, futbola Bihruz Bey kıvamında yaklaşıp "çok küfür ediyorlar efeeem" diyenlerin dışındaki herkesi hayran bırakmıştır.

Önce, "futbolcular elele, hep beraber tribüne!" diye futbolcuları tribünlere çağırıp kendilerini selâmlayan sporcuları "hepiniz orospu çocuğusunuz!" diye gerisin geriye sahaya yollamışlardır.

Allah için, hepsi erkektir ve "erkek adam renkli takım tutmaz" sloganı da onların başının altından çıkmıştır.

Seyirciler arasında, bu işlere en meraklı olanlara ve kavgaya hemen dalmaya hazır tiplere "psikopat" denir ve en psikopat olan da en iyi taraftardır elbette... Psikopatlık konusunda Ankaragücü takımı taraftarlarının da "değerli" bir yeri vardır. "Şarabı da içeriz, esrarı da çekeriz; biz Ankaragüçlüyüz, ananızı..." şeklindeki sloganları ve Konyaspor maçı sırasında "Allahsız Konya, ibne Mevlana!" diye bağırmaları, hâlâ hafızalardadır.

Bir de maç boyunca sırtı sahaya dönük olarak maçı "izleyenler" vardır ki, bunlara "amigo" denir. En tanınmışları "Tecavüzcü Çoşkun" adıyla bilinen Çoşkun Göğen ve Karınca Ezmez Şevki'dir. Rahmetli Karınca Ezmez'e bu lakap, sarı kırmızı renklere boyadığı dolmuşu ile saatte 45 km'den fazla hız yapmaması yüzünden verilmiştir. Halvet olmadan önce, karısına Fenerbahçe forması giydirdiği rivayet olunur. Rahmetliyi, ölümünden önce bir kere görmüştüm. Efendiden, sesiz, sedasız bir adamdı... Çoşkun Göğen de çok sevdiği takımını bırakıp Antalya'ya taşındı ve sanırım Antalyaspor'un amigoluğunu yapıyor şimdi. Ayrıca Mustafa Denizli'ye uçarak kafa atan bir Beşiktaş amigosu da (bazı kesim arasında) epey sükse yapmıştı.

Spiiikır ne işe yarar?

Bilmiyorum.

Özellikle Türk televizyonlarında maç izlerken, sesini kapatmayı tercih ediyorum. En azından sinirlerim bozulmuyor. Meselâ, "evet sayın seyirciler..." ne demektir? Bi adam, neden böyle bir şey der? Hadi bi adam der ama neden hepsi söyler? Bilmiyorum.

Bunların dışında "muz orta, ellerini kullanmanın verdiği avantajla, topa yükseklik kazandırmak, ofsayttan doğan endirekt serbest vuruş (vallahi olmaz; bi vuruş ya serbesttir, ya endirekt), dokuz kusurlu hareket, kaçan yüzde yüz gol pozisyonu (yüzde yüzse niye kaçtı a hıyar?), fişmekân kaleyi düşündü, akıl dolu bir pas, bunlar sahalarımızda (veya tribünlerde) görmek istediğimiz hareketler sayın seyirciler ve yenildik ama ezilmedik" tarzı hiç değişmeyen geyikler vardır ki, bunları hatmeden ve yırtına yırtına maç anlatan herkes, spiker olabilir. Ayrıca bir eğitime, yeteneğe, birikime falana gerek yoktur.

Hagi'nin verdiği pasla Arif'in attığı golün, Hacı Arif Bey adını çağrıştırması gibi ucuzundan bir espri bile, hep aynı şeylerin tekrarlandığı maç anlatımında "orjinal" gibi görünebilir. Üstelik maçı anlatan mutlaka fanatik taraftardır ve gollerden sonra yırtınmasındaki desibel ölçüsünden, hangi takımı tuttuğu da kolayca anlaşılır.

Hele Galatasaray'ın galibiyetinden sonra "ağlamak istiyorum sayın seyirciler" diyen ama çoktan ağlamaya başlamış o spiker yüzünden, galibiyetten utandığım için, takımımın Avrupa şampiyonluğuna bile çomak sokulmuştu ve bunu hiç unutmayacağım.

Spikerleri böyle olan bir memlekette; aynı adamların ve futbol yazarlarının, küfür eden seyirciye neden böylesi tepki duyduklarını da hiç anlayabilmiş değilim. Üstelik o futbol yazarları ki, çoğu bir şekilde hâlâ o kulüple ilişki içinde, hatta doğrudan yönetimindedir ve utanmadan "tarafsız" olduklarını bile iddia eder, çekinmeden, köşelerinden reklam veya tetikçilik yaparlar. Mutlaka birilerinin adamı, hatta sesidirler. Çoğu, doğru dürüst yazmayı, Türkçe'yi bilmez ama ısrarla "spor yazarı" kalır. Bu meslek (birkaç örnek hariç) o kadar ayağa düşmüştür ki, bazı gazete yöneticilerinin şarkıcı, neo milliyetçi damatları bile, spor yazarı olur da diğerleriyle polemiğe bile girer. Düzey aynıdır nasıl olsa.

Düzey böyle olunca, futbolcuyken az kasaplık yapmamış, hakemken işine gelen her kasaplığa göz yummuş birileri, televizyonda maç yorumlar; tuvalet kâğıtlarından kale çizgisi yapıp hakem ipi çeker. Başka biri de on yıldır "tandem, adam eksiltme, bloklar arası bağlantı, skor avantajı, oyunu geride kabullenme, Hakan Şükür tipi çağdaş forvet, kontröllü oyun, v.s." gibi kavramlarla durumu idare eder, hatta Türk futboluna "alan daraltan yardımlaşmalı savunma kurgusu" gibi bir harikayı da armağan eder.

Çünkü (nasıl anlatsam?) fitbol, bütün kifayetsiz muhterislerin "taraftar" gazıyla "bir şey" olabildiği bir alandır. Ortalama seyircisinin ve okuyucusunun zekâ düzeyinin düşük olduğu varsayımından yola çıkılır. Kör alıcılara da topal satıcının yeterli olduğu düşünülür... "Ciddi" gazetelerin spor sayfalarında yapılan kulüp eyyamcılığına ve beynimizin izale edilmesine de "spor basını" denilir.

Bu "spor basını" yüzünden de çok sevdiğim bu spordan git gide soğumaya başladım. Yıllardır aynı şeyleri yazıp aynı şeyleri söyledikleri halde, hâlâ orada olmalarını da sanırım biraz kaz kafalı olduğumdan, anlayamıyorum.

Galatasaray'ın şampiyonluğu ve üçüncü yıldız kutlu olsun. Ama futboldan bu safraları ayıklayamadıktan sonra, kırk yıldız takılsa ne olur?

"1 Ekim 1905'de mektebin beşinci sınıfında edebiyat öğretmenimiz merhum Mehmet Ata Bey'in dersi esnasında, birkaç arkadaş başbaşa vererek, Galatasaray'da bir futbol kulübü kurmaya karar verdik."

Oynatalım Uğur'cuğum! Pilottan verelim.


Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?

 

Görüşlerinizi alalım

Ad Soyad
E Posta   (gizli kalacak)

« 0432


 

Ali Türkan

Editör'ün Önerisi

Burada ne arıyorum?

Ali Türkan

Şimdilik evdeki eski eşyayı kırıp kırıp kömürleri tutuşturuyorum. Orman yolları açılınca, ufak çaplı bir operasyon yapıp odun ihtiyacımı da gidereceğiz. Yanlış anlaşılmasın. Türkiye'nin çöl olmasına ben de karşıyım.  Devam


Taksit taksit gidiyorum galiba

Deniz Türkoğlu

Ondan sonraki günlerde her zil sesi, kafana balyoz gibi iniyor. Allahtan elektriğimi kestiniz de, ruhum huzura eriverdi. Elleriniz dert görmesin. Zaten uzun zamandır ışığa bakamayan kuduz köpek hastalığı var bende.  Devam


"Ofis basması" yıllarının fikir hayatı

Necdet Şen

Ah üstad, keşke biraz daha nüanslı olabilseydik de şu bilinesi, değer verilesi, üzerinde tartışılıp geliştirilesi antiemperyalist tezlerimizi bu kadar çocuksulaştırıp harcamasaydık, ne güzel olurdu.  Devam


Son Yorumlar

İclal Arpınar - Çok doğru tespitlerde bulunarak yazmış olduğunuz... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Kâmuran Kızlak - Dr. OZ nam zatı şahane artık hekimliği falan aşıp... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Enver Turan - Benim anlamadığım iki nokta daha var. Mehmet Öz'un... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Necdettin Efendi - Dr. Oz örneğinde belki de sorulması gereken soru... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Hüsnü Zan - Bu dolandırıcılık hikâyelerinin her biri bir başka filim. Hadi yalancılığı... Pilot

Kâmuran Kızlak - Yukarıda hikâyesini yazdığım pilottan 2 yıl kadar önce apartmana... Pilot


Web Gezgini

Solun referandumla sınavı

Değişiklik, dönüştürücülük, az veya çok, beklenmeyen bir partiden geliyor. Bu o partinin de sınırlarını zorlayan bir şey. Daha fazlasını umarak bu kadarını eleştirmek ona da haksızlık. Son kertede demokrat olduğunu ama muhafazakâr olduğunu da söyleyen bir parti var iktidarda.

Hasan Bülent Kahraman (Sabah)


Son Yazılar

Hayat hediyesi; hayatın kendisi

Alper Uzun

O bebeler, meselâ avucunuzu açın, bakın! Hah işte kimileri o kadarcık. O elin tepesine bir kafa koyun. Bacakları ise serçe parmağınız kadar. Ve bir de meselâ 500 gramı gözünüzün önüne getirin. Ağırlıkları da o civarlarda.  Devam


Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Ahmet Faruk Yağcı

Kişilere göre değişir ama, her konuda "orta yol"cu olmak en iyisi herhalde. Hiç ölmeyecek gibi spor ya da diyet çok da gerekli değil. En kötüsü de böyle diyet ve spor saplantısı içinde lastik yarmak ya da balataları sıyırmak.  Devam


Pilot

Kâmuran Kızlak

Aile güzel kızlarına hayırlı bir kısmet çıkmış olmasının bahtiyarlığı içinde, kızın ise aşkından neredeyse ayakları yerden kesilmiş. Ufak bir omuz vererek bu hayırlı işe vesile olan bu hakiri ise hatırlayan bile yok.  Devam


Bankacı

Deniz Türkoğlu

Evet, ilk günlerde kibirli ve küstâhtım, her şey gözüme korkunç görünüyordu, oysa hiç bir yara hemen kapanmaz. Önemli olan, yarayı kaşıya kaşıya kanatarak durmadan taze tutmaya çalışmamak.  Devam


Banka

Deniz Türkoğlu

Banka ne olabilir ki? Etraftaki para bolluğu, kendini zengin hissetmen için kullanımına sunulmuş şahane bir hipnoz. Ay sonlarında eline tutuşturulan beyaz zarfın içindeki paraya gelince, o gerçekten kim olduğunu anlamana yarayabilir.  Devam


Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Erdem Abaka

Hollywood yapımlarında bazı sahneler vardır hani. Kahramanımız uçurumdan düşmekte olan arkadaşına elini uzatır da, beriki "beni bırak sen kendini kurtar ve görevi tamamla!" der.  Devam


Okul yolunda genç olmak

Hasan Demirpaz

Tek örnek kıyafet. Evet. Ortak paydası, ortak kültürü belki o okulun. Standart bir disiplin anlayışının da gereği hatta. Ama nasıl ki hepimiz insan olmak ortak paydasında buluşuyorsak da farklıyız, bambaşkayız her birimiz.  Devam


Bir sor Allah aşkına

Seyit Balkuv

Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz?  Devam


Kırık Emekli General Hayatları

Ahmet Faruk Yağcı

Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır.  Devam


Trigger Happy

Deniz Türkoğlu

Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı.  Devam


Hayat Oburu

Necdet Şen

Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum.  Devam


Avrupa'da bir seçim

Yalçın Şahin

İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur.  Devam


Kanlıca'nın yalnızları

Deniz Türkoğlu

Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk.  Devam


Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru

Hülya Yalçın

Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor.  Devam


Nişantaşı Reasürans

Nuri Yalçın

Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil.  Devam


Boşluk

Ahmet Faruk Yağcı

Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız.  Devam


© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.  

 

  145 - 22 - 1011 - 1118


Web Derkenar
9 Eylül 2010 Perşembe
Yazı Boyutu
©