Ali Türkan - 1 Ağustos 2002
Herif, paşa dedesinin konağında büyüyüp "beybaasının" parasıyla Galatasaray Lisesi'nde okumuş, sonra gene onun ilişkileriyle gazeteci - yazar sınıfına girmiş; bir başka biri, hayatı boyunca şansı yaver gittiği için, önce Saint bilmemne lisesi, ardından cart gazetesinde bi köşe kapmış.
Yani sık sık söylenen "Türkiye'nin en iyi eğitimini almış" insan türünün arasına karışmış... Oturup bu "imtiyaz" için manitusuna dua edip iki insana yardımı dokunacak bi şeyler yapacağına, nimetlerinden faydalandığı adaletsizliğe övgüler düzüyor bir de. Misyoner okullarından aldığı eğitimi, silah gibi kullanıp hem de kendisini okuyanları ezmek için "değerlendiriyor".
Bir tarzı var bu adamların. "Becerebilir miyim?" diye merak edip ben de denedim ve şöyle bir şey çıktı ortaya:
"CD pleyıra (bunun Türkçesi nasıl acaba?) Tang Xianzu'nun Peonyen Köşkü adındaki o nefis operasının CD'sini attım. Hem de Ye Tang'ın uyarlaması yani... Boru değil, Çin operası bu! Elime de Goethe'nin Urfaust'unu aldım. Ne güzel demiş usta: "Und seh, dass wir nichts wissen können". Az önce de bizim Stephen geldi; son romanı epey tutmuş; onu konuştuk."
Artık becerip beceremediğime siz karar verin.
İnsana bu tip şeyleri yazdıran, yani kibarca söylemem gerekirse, okuyucuyu eşek yerine koyduran ruh hali nasıl bir şeydir acaba? Bir insan bunları yazınca, "Ah ne entellektüel, ne zevkliyim. Bizim ayılar anlamaz bunu. Dere suyuna yufka ekmeğini banarak karın doyuran, sonra da bilek kalınlığında hacet gideren bu kekolardan utanıyorum. Reichstag binasının karşısında mangal da yapar bu hırtlar. Zevkleri de kakaları gibi kalındır" gibi bir şeyler mi demek ister?
Sürekli entellektüellinden, eğitiminden dem vuran biri, "haset etme n'olur, çalış senin de olur" hırtlığındaki bir zenginle neden bu kadar benzeşir? Bilgi, neden kendini savunamayacak insanlara saldırmanın silahıdır bu adamlar için? Bunu hangi ahlâkla bağdaştırır, meslek ilkesinin neresine sığdırırlar?
Yazısını açarsın, mavra başlar: Yok, Victor Hugo kırk bin sözcük kullanmış da, yok Villon kuş kondururmuş, yok Rimbaud 62'den tavşan yaparmış. Başka biri (Emile Zola) Yahudilerden nefret edermiş ama Dreyfuss Davası'nda da onun tarafını tutmuş. Şarap kadehini böyle, kahve fincanını şöyle tutarmış...
Onun bunları yazdığı gün, yanındaki odada çalışan arkadaşı tekme tokat işten atılmış; "anadilimizi istiyoruz" diyen kadınlar, apar topar içeri tıkılmıştır ama bunların hiç önemi yoktur. Bunların adını anmaya da ihtiyacı yoktur zaten. O entellektüeldir. Öyle entellektüeldir ki, Tuluz Lotrek'in hangi kerhanelerde tepiştiğini bile bilir; gidip yerinde incelemelerde bulunmuştur... Anında Lorca'dan dörtlükler çıkartır heybesinden ve anında Elhamra'nın planını çizer cıgara paketinin arkasına...
O, öyle entellektüeldir ki, kendisine tanınan şansa hiç sahip olmamış insanlara, hangi müziği dinleyeceklerini, hangi şehirde yaşayacaklarını, nasıl besleneceklerini, kaç çocuk doğuracaklarını, v.s. dikte etmeye kalkar. Eeee kolay değil, adam Paris'te yaşamış.
O kadar entellektüeldir ama kendine, "yahu, benim bunca terbiyesizliğe hakkım var mı?" diye bir soru sormak aklına gelmez. Arada bir, "muğlâk" hedeflere sardığı ve kendine hafiften "sol" bir hava da verdiği için, kahramandır da aynı zamanda.
O barıştan yanadır. Türk-Yunan bilmemne derneğinde ödül alırken, "bir denizin iki kıyısındaki iki güzel halk..." gibi inciler yumurtlayıverir. Diğer, özellikle Arap komşularıyla barış içinde yaşamak gibi bir niyeti yoktur. Varsa bile, bunu pek söylemez. Yazılarında geçirir de Araplar'a... Bizi "sattıklarından" dem vurur.
Haaa! Bir huyu daha vardır: Sürekli, Türk Burjuvası'nın şekilsizliğinden, kültürsüzlüğünden söz eder. Avrupa tarihinde, Amerika ve Afrika kıtalarının yağmalanması sonucu cukkalanan paradan (akümülasyon) ve o parayı neresine süreceğini bilmeyen zenginlerin sanata yatırım yaptığından haberi vardır çünkü. Bu kadarına da "çüş" demek geliyor içimden ama sanki bizim zenginler şekillenince, kendilerine de bi "sakal" atacakları gibi bir umut taşır. En azından sponsor olacaklarını, tanıtımları için ellerini ceplerine atacaklarına inanır.
Aslında, bazı şeyler olmasa, "samimi" olduğuna da inanacağım. Sonuçta, gazeteci olmak angut olmaya engel değil. Memleketimizde de hangi coğrafyada yaşadığının, yan yana kaç Türkiye olduğunun farkına varmadan, papyonlu bir ahengin içinde yaşadığına inanan salak sayısı epey yüksek. Ama ben gene de yaptıklarında "kasıt" olduğuna inanıyorum.
Meselâ (arabesk dinleyenleri nerdeyse hayvan yerine koyduğu yazılarında) model olarak gösterdiği Avrupa, bunca yıl içinde yaşadığım, ciğerini bildiğim Avrupa'ya hiç benzemiyor. Yazdıklarını okuyunca benim bile, Avrupalı'nın allâme-î cihan olduğuna inanasım geliyor nerdeyse (nitekim, buraya gelmeden önce inanıyordum da buna).
Hayır efendim, ortalama bir Fransız, İngiliz, Alman, Hollandalı, Amerikalı, Yunanlı falan, koltuğunun altında tuğla kalınlığında kitaplarla gezip skolastik felsefe hakkında ahkâm kesmiyor. İnanmayın bu hurafelere! Onlar da bütün gün hayvan gibi çalışıp akşam olunca TV'nin karşısına çörekleniyor ve Çarkıfelek tarzı yarışma programlarını, ahmak Amerikan dizilerini seyrediyor, bira çips tüketip aklına eserse karısına sopayı basıyor. Sonra da tavuklar gibi yatıyor. İmrenilecek fazla bir şey yok hayatlarında.
Üstelik arabesk müzikle aynı işlevi gören, aynı ihtiyacı karşılayan müzik türü, burada da yapılıyor ve çatır çatır da satılıyor. Bir yazısında arabeske sövdükten sonra, başka bir yazısında (bir de utanmadan) övdükleri rembetiko ne sanki? Hanım kızımız cayır cayır "kegome" (yanıyorum) diye bağırıyor kafadan (aynı şarkının içinde bol bol "aman aman" da var).
Ya fado ne yana düşer? Blues, zenci arabeski değilse, nedir Allah aşkına? Almanların da aşktan, acılardan, kalp yaralarından dem vuran kapı gibi "schlager" leri yok mu?
Alman köylüleri Mozart mı dinliyor sanki? Eine kleine Nachtmusik ha! Nah dinliyorlar! Klasik müzik de konser başına seksen euroyu bastıracak ensesi kalınların emrinde zaten. O parayı iki günde kazanabilen biri de "ben bununla bir hafta karnımı doyururum" hesabı yapıyor her "normal" insan gibi.
Velhasıl, kol gibi hacet giderenlerden biri olarak, bi nane yedim ben. Dün akşam oturdum ve Tang Xianzu'nun o operasını olmasa bile (Çin müziği uzak geliyor bana), başka bir operayı dinledim. Hadi bu neyse de bi de mabadım kalktı ki, o kadar olur yani... Birden kendimi, "ne olur şu millet de böyle şeyler yapsa" modunda buldum. Yani, şeyimin keyfi için yaptığım, benim keyif aldığım bir şeyden herkesin keyif almasını istemek gibi masum bir düşüncenin yanında, bunları (veya benzerlerini) dinlemeyenleri pek de adamdan saymayan bir düşünce de oluştu.
Bilgi, insanın kendisiyle, dünyayı algılamasıyla, mutluluğu aradığı yerle ilgili bir şey. Öyle mutlu oluyorsan, karşına çıkan her şeyi merak et ve öğren. Ama bilgili olmak, insanı durduk yerde entellektüel yapmıyor. Dört ressam, iki şair adı sayıp okuyucularının senin yanında ne kadar değersiz olduklarını vurgularken, entellektüelliğin olmazsa olmaz koşulu, mazlumun yanında yer almaya böylesine es geçmen de yığınla ayıbından biri olsun emmoğlu. Sen güce taptığın için, hayatına kattığın her şey, senin gücünü pekiştirmeli. Okuduğun kitapların silaha dönüşmesi de bu yüzden.
Eğer entellektüel, senin gibi bir şeyse, ayrışanın anasını avradını!
Bonsuar, kalinişta, guutenaht, gudnayt, hede, hödö, şu, bu.
Yok olmadı! Kalimerhaba yani.
Ellerine yüreğine sağlık, bu özünü bilmezler anca bu kadar güzel anlatılır.
Selma - 22 Aralık 2007 (11:22)
Ali Türkân'ın bu yazısını okuyunca Murat Bardakçı'nın 2007 yılı içinde Sabah gazetesinde Güneri Civaoğlu hakkında yazdığı bir yazıyı hatırladım. Murat Bardakçı o yazısında Kylie Minogue'un donunun rengine kadar her şeyini bilen; fakat kendi tarihinden bihaber dantellektüellerden söz ediyordu.
Beş veya en fazla on yıl sonra kimse hatırlamayacağı için Kylie Minogue'un ne donu, ne onun rengi, ne de şarkıları ilgimi çeker; ama 150 yıl sonra hatırladığımız ve her dinleyişimde (özellikle Muazzez Abacı'ın sesinden) biraz daha meftun olduğum Dede Efendi'nin "Reh-i Aşkında edip Kaddimi Kütah Gönül" bestesi beni fena halde ilgilendirir.
Sadede geleyim: Gördüğüm kadarıyla entellektüelliğe çapı yetmeyenler malûmatfuruşluğu entellektüellik diye sokuşturmaya çalışıyor.
Bu arada, Ali Türkân'ın son yazısını 2004 yılında yazdığını görünce çok üzüldüm. Umarım bu zaman zarfında oralarda bir Fraulayn bulmuştur ve ona çok yoğun bir Türkçe eğitimi vermekle meşguldür, hevesi tavsayınca da o güzelim yazılarına geri döner.
Kamuran Kızlak - 24 Aralık 2007 (23:34)
Mutluluk ve sevinç durumları için söylecek sözlerim olur ve becerebildiğim kadar paylaşmayı bilirim; lakin ölüm karşısında nutkum tutuluyor, dilhun oluyorum adeta. Ölüm söz konusu olduğunda, bir süre kaybedilen insanla yaşananları hatırlayıp gönül defterini temize çekmekten başka söylenecek pek söz yok galiba. Ali Türkan'ın o nefis yazılarını daha yeni keşfetmiştim ve iki hafta önce yukarıdaki yorumu yazmıştım, nerede olduğunu ve neler yaptığını bilmeden. Meğer bavulunu toplamakla meşgulmüş... Eminim Ali Türkan'ın nesli tükenmekte olan "Kalender" insanlardan biriydi. Keşke tanıyabilseydim...
Kamuran Kızlak - 9 Ocak 2008 (13:32)
Elinize kaleminize sağlık. Bunlar hiç bir şey olamadıkları için,entellektüel olmaya çalişip onu da beceremiyen, entel hurafeler.
Aynı zaman da da "sen kimsin" sorusuna cevap veremiyecek kadar hasta ruhlular.
Can - 14 Eylül 2008 (21:00)
Sevgili Ali. Bir aydir Thomas A. Vaidis diye bir yazar ariyorum internetin sonsuz veri bankasinda.
Karsima sadece "Bir Yunanli Gazeteci Gözü ile Atatürk" cikiyor. Ve artik benim icin olmayan(?) Yunanli yazarin, yazdigi bu kitap hakkinda konusmam isteniyor (kitabi bana getiren sevgili komsum tarafindan).
Bu, benim icin korkunc birsey, olmayan bir yazarin yazdigi ama elimde/okudugum kitap.
Biliyorum, yazdiklarimla ne ilgisi var, dersin. Yazdiklarinla ilgisi var. Aklima geldi. Seyettim.
Öbür taraftan bi sey et, var mi böyle bir yazar?
Isbn: 978-9944-983-47-1
İlker Kocak - 20 Aralık 2008 (01:07)
Hollanda'ya futbol maçına giderler, döndüklerinde Hollandalı uzmanı kesilirler, siz Hollanda'da 40 yıl yaşamış biri bile olsanız, Hollandalıları anlatırlar soluk almadan...
Üç beş ay Fransa'da bir kursa gitmişlerdir ya da en fazla birkaç yıl bir okulda okumuşlardır, kampüsün dışında sadece öğrenci kahvelerinden falan ibarettir hayatları; Fransız'dan çok Fransız olurlar. Fransız kültürünün gelmişi geçmişi ve de geleceği kendilerinden sorulmalıdır.
Ya da Türkiye'de okudukları imtiyazlı okulları sayesinde gitmesek de görmesek de orası bizim memleketimizdir deyip, kendi memleketlerine ve memleleketlilerine burun kıvırırlar...
Rahmetli babam:"Civciv yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmemiş,"derdi böyleleri için...
Her neyse, bizim Batı budalalarının trajikomik halini de ancak Batı'da gerçekten yaşayan bir yazar bu kadar güzel anlatabilirdi.
Ruhun şad olsun Ali Türkan.
Dilek Y. - 25 Nisan 2009 (23:09)
Ali Türkan yazıları
Ali Türkan
Komşum, apış arasındaki sancıyla daldı uykusuna. Bir yerlerde bir kadın, sevgilisinin genç kollarında uyuyor. Şimdilik bütün kaygıları gitmiş. Başka bir kadın, erkeğini özlüyor hıçkırıklar arasında.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 180 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart