Ali Türkan - 8 Eylül 2002
Rahmetli anneannem, evliya takımıyla epey yakın ilişkileri olan bir insandı. Artık günahı boynuna, ne kadarı doğru bilmiyorum ama insanın kanını donduran hikâyeleri vardı dağarcığında.
Benim gibi sokak aralarında, arsalarda, yangın yerlerinde büyüyen çocuklar bilir; bütün gün sürttükten ve hava karardıktan epey sonra eve gelince, birkaç lokma bir şey yemeye ve mecâlsizlikle çöktüğümüz divanın üstünde uyuklamaya hâlimiz kalırdı ancak.
Çocukların çoktan uyuduğuna inanan yetişkinler de rahat rahat konuşurdu her şeyi...
Yani, "uyudular galiba" ile "kalk yerine yat!" arasına sıkıştırdıkları muhabbetleri, genellikle, bizim duymamamız gereken mevzulardan oluşurdu. Öyle "keyifli" şeyler konuşurlardı ki, gözlerimi açık tutacak mecâlim olmasa bile, uykuya direnir, sonuna kadar dinlerdim anlatılanları.
O zamanlar, elektiriği olmayan tek katlı bir evde oturuyorduk. Oradan sonra oturduğumuz çoğu ev aklımda bile değil ama orayı unutmamışım nedense... Basık tavanlı, bağdadi duvarlı, kilimlerle, koyun postlarıyla falan "beslenmiş" tahta tabanlı, her köşesine bir minder atılmış, hamamındaki leğende kol gibi sıçanların cirit attığı bir evdi (ilk kedim Arap da o evdeydi ama sıçanlara pek bulaşmazdı tabansız).
Bugün gibi gözümün önünde her şey:
Anneannem, sobanın yanındaki mindere bağdaş kurar, mevsimine göre bir şeyler atıştırır, bir yandan da o dehşetli hikâyelerini anlatırdı.
Yok efendim, daha iki gün önce, odanın şu köşesinde küçük bir arı uçuyormuş da birden büyümüş, ak libaslar içinde, ak sakallı bir dede olmuş, "neden benim için havlu asmıyorsunuz?" diye hönkürmüş... Yok, bahçede bi şey yapıyormuş da, kalın bir ses "senin bir torunun olacak, asacak, kesecek..." buyurmuş. Öfkesine yenilen başka bir yatır, mutfağın ortasına koca koca kayalar taşımış, v.s...
Haydiii, banyoya temiz bir havlu asılır, mutfağa bir tabak yemek konur, bahçeye bilmemne yapılır. Ulan, ev ev değil, yatır rehabilitasyon merkezi. Üstelik, bunların anlatıldığı dekor da öyle muhteşem ki, inanmamak mümkün değil... Gaz lâmbası, duvarlara gölgenin kralını salar; dedemin yaptığı özel "mahfazasının" içindeki çalar saat, tiktaklarıyla "sound efekt" yapar; sobada odunlar çatırdar; muhabbetin ortasında yatsı ezanı, dedemin "cellecelahu"su... Aklın sana "inanma" der ama sıkıysa inanma. İnsanda akıl mı kalır?
Sonra "kalk yerine yat!" komutuyla, o sıcak odadan çıkıp daha serin bir odaya, buz gibi yatağa girersin ve uyku falan da kalmaz tabii. Odaya gitmek de ayrı maceradır elbette. Sessiz sedasız geçsen bilmem ne dede sinirlenir; korkudan şarkı söylesen fişmekân dede celâllenir. Onca dededen sıyırıp yatağa girince de asıl eziyet başlar.
Duvardaki çiviye asılı bir ceket, gözünde büyür de büyür. Sanki herifin biri saklanmış da uyumanı beklemektedir. Kolunu, yatağın altında erketeye yatmış cinlere kaptıracağından korkarsın ve asla yorganın içinden çıkmaz. Sırtını duvara dayasan, duvardan çıkan kolların seni saracağından, pencereye dönsen, içeriye girecek bir şeyleri kaçıracağından korkarsın.
Parmak boğumlarında saya saya yirmi bir besmele çekersin korkuyu yenmek için ama bu sefer de "ya hesabı şaşırdıysam" diye ödün patlar.
Velhasıl, korku dağları tutar. Tutar ama insan da belli bir zaman sonra şerbetlenir korkuya karşı. Kork kork, nereye kadar yani? Bir gece yerinden kalkar, gözünü karartıp o cekete bir hamle yaparsın veya eğilip inadına dalarsın yatağın altına. Karakancolos, cin, peri falan vız gelir, tırıs gider. Eee, bunca şeye karşı zafer kazanan bir çocuğun da yürüyüşü bile değişir elbette.
Sanırım, kendimi Zaloğlu Rüstem Pehlivan sanma hastalığım o günlerde başladı. Onca cini, periyi yenmiş bir tıfılın, ölümlülerden korkması ayıp olacağından, şöyle bir yüzüme bakanlara "ne bakıyon lan!" diye efelenmelerim, uçarak kafa atma denemelerim, biraz kalabalık görünce "açılın, açılın" diye hadisenin ortasına dalmalarım da gene o günlerin gazıyladır.
Belediye zabıtasından, burnumun ortasına okkalı bir kafa yeyince, şevkim kırılacağına iyice arttı. Öyle bir günde "öncü savaşçı" olunmuyordu tabii; uğraşmak gerekti.
Bunca evliyaya karşı zafer kazanmış, cine, periye posta koymuş biri de ölümlülerden korkmayacağından, nerede bi "hadise" olsa, hemen ortasına dalmaya başlamıştım. Bu yüzden, resmi kaydı yapılmamış "her boka maydanoz olup sopa yeme" rekoru da hâlâ bana aittir herhalde. (Bir de kız abilerinden ve babalarından dayak yeme rekorum var ama onu da başka zaman anlatırım artık. Şu kadarını söyleyeyim: O zamanlar "çıktığım" kızların evine, öğün başına en az on ekmek alınıyordu.)
Korkuyu yenmek için her şeyin üstüne gideyim derken, iyice "dayak arsızı" olmuştum galiba. Sopa yemeden duramıyordum. Eh, bunca sopayı yedikçe, yavaş yavaş kavgalarda pişmeye, ufaktan ustalaşmaya başlamıştım. Tek sorun sakarlığımdaydı. Epey şık kafa atıyordum ama çoğu zaman balistik hesapları yanlış yapıp, kendi çenemi dağıtıyordum. Kaç kere, hasmımın burnuna okkalı bir kafa oturtayım derken, herifin burnuna gözümle vurmuş, her seferinde "kapı çarptı" mavrasına sığınmıştım. O kadar "tetikte" bir hayat sürüyordum ki, odaya bir sinek dalsa, hemen yumruklarımı sıkıp gardımı alıyordum.
İşte, kendime böylesi güvendiğim günlerde, bizim semtten epey uzakta oturan bir arkadaşın evinde gece yarısına kadar muhabbet etmiş, son otobüsü yakalamak için koşarak evden fırlamıştım. Galiba, Sümerbank işi "postallarım" zart zurt ayağımdan fırladığı için, onlarla boğuşayım derken yolu kaybetmiş, daha önce hiç görmediğim bir meydana gelmiştim. Ortada havuz gibi bir şey, bir sürü caddenin ayrıldığı bir meydan...
O havuz gibi şeyin mermerine oturmuş, ayakkabıların içindeki pamuğu kurcalarken, tam ense kökümde bir ses duydum:
- Bakar mısın birader!
Dönüp baktım.
Kazık gibi dört adam. Belli ki, askerliği yapalı epey olmuş dördünün de... Bıyıkları Gök Türk kararnamesine uygun bırakmış dört "tosun"... Sanki, Atsız'ın Bozkurtların Ölümü romanından fırlamışlar. Başlarındaki tosunun adı Binbaşı İşpara Alp olsa gerek... Arkadaki tıfıllar da Bögü Alp, Yumru ve Çalık olmalı...
İşpara Alp kükredi:
- Burada ne ararsın yiğidim?
(Yani o böyle sormadı da, bana, böyle sorsa daha romantik olurmuş gibi geliyor şimdi. O düpedüz ve koyu bir Çankırı ağzıyla, "ne arıyon lan burda?" diye sormuştu.)
Kafamın içinde şimşek hızıyla "ananınmını...pucuğu" ve "valla yolu kaybettim abi!" yanıtları çaktı o an ama durum biraz komikti doğrusu. Ayakkabılardan biri havuzun mermerinde, diğeri elimde, koşmaktan nefes nefese bir haldeydim. Ne desem sonu sopayla biteceği için, ayakkabıları çoktan gözden çıkartmıştım ama pantalonu da vermekten korkuyordum doğrusu. Belli ki mübalağa cenk olunacaktı. Boru değil, karşımda Tarkan'ın yedi sülâlesi duruyordu.
Aslında muhabbetin bundan sonraki kısmı, yarım büyük devirip "gene böyle bir gece, hiç unutmam..." diye anlatılmalı ama kıyak kafayla yazı yazmama gibi bir prensibim olduğundan, hiç abartmadan anlatacağım.
Aklım, "boşver oğlum, uyma itlere" diyordu ama aklımı dinlemek ağırıma gitti nedense. Aylardır önüme gelene posta koyuyor, her türlü cengin ortasına dalıyordum; şimdi bu lâlelerden mi korkacaktım be! En fazla, bir kez daha madrup olurduk şu âlemde. Neden bilmiyorum ama birden kan beynime hücum etti ve oturduğum yerden fırlayıp"sana ne lan, mcıkaazlı!" diyerek, herife "burnu budur" deyip şık bir "destekli" oturttum. Sonra da yalınayak yağladım tabanları.
"Kaçan, kovalayandan hızlıdır" da ne demek? Fuleli adımlarla hayatımın deparını attım o gece. (Kafayı çekmiş olsam "silah sesleri duydum" falan da derdim ama hem duymadım hem de öyle tabanca falan kesmez; en az uçaksavar olmalı ki anlatmaya değsin.) Peşimden epey koştular ve boyuna kalayladılar. Birkaç ağır küfür dışında, hiç birine cevap vermedim. (Efendilik bende kalsın)
Ara sokaklarda epey koştum. Önce çorapları sonra ayaklarımı paraladım ve şehir bitiverdi. Peşimdekiler ya izimi kaybettiler, ya da benim kadar kondisyonları olmadığı için peşimi bıraktılar ama ben "kazanmıştım" işte. Hâlâ ayakkabılara yansam da, insanlık onuru ve pantalon kurtulmuştu.
Olsun be! Hani, benim çocuklar "apolitik" falan olursa, "utanın be utanın! Babanız sizin yaşınızdayken, dört faşoya birden dalardı!" diye tafra yapabilirim en azından. Pedagojik amaçlı yalanlar, yalan sayılmaz değil mi? Şimdi, "dört taneydiler ama ben birine daldım, sonra da tabana kuvvet..." desem, pek etkileyici olmaz da...
Böylece ilk "siyasi" kavgamdan alnımın akıyla çıkmıştım ama maalesef tek şahit yoktu. Gene militanlığımı onaylatamamıştım anasını satayım!
Söyledim lâfzan güzel tarihini
Oldu yetmiş sekizde bu şanlı gazâ!
Ali Türkan yazıları
Burada Psikiyatrist benim ahbap! Ha ha haaa!
Necdet Şen
Soruyorum; kendini "hasta" zannedenlerin sayısı çoğaldıkça, bu kuruntu salgını lüks semtlerdeki havalı kliniklerin cirosuna doğrudan yansır mı yansımaz mı? Ve son sorumu soruyorum; günümüz itibariyle, psikiyatri bir bilim midir, yoksa sermayesi bizim korkutulabilme katsayımız olan yüksek cirolu bir sektör mü?
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 406 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart