Patronsuz Medya

Ayyy, döndüm ayol!

Ali Türkan - 26 Temmuz 2002


Giriş peşrevi

İmreneyim mi, tiksineyim mi, bi türlü karar veremediğim adamlar vardır.

Bir ara, her anınız birlikte geçmiştir. Hani, "içtiği su ayrı" gitmeyen cinsinden.

Sonra bi kaybolurlar ortadan; telefonda sesleri uzak, soğuk falan gelir... "Nerde yanlış yaptım da kırdım" falan diye kendini paralarsın. Sonra aradan epey zaman geçer ve o dostun, hiç bir şey olmamış gibi ve mutlaka bir işi düştüğü için arar seni (yüzüm de hiç tutmaz ve mutlaka görürüm o işlerini).

Araya bunca zaman girdikten ve tüm dostlarımı bunca ihmâl ettikten sonra, söze nereden başlayacağımı bilemiyorum. Siz, en iyisi Ahmet Erhan'ın o nefis şiirindeki "ben geldim, hayırsızın" tarzı bi ince ayar çekin bana. Şu aile ortamında, evin hayırsız oğlu olayım. Buncağız nazım geçmeyecekse.

Çünkü (günümüzde ve bi çokları için ayıp olsa bile, gene de sööliiim) bi internet kafeye gidecek param yoktu cebimde. Çünkü sürekli deplâsmanda oynamaktan yorulmuş ve işe falan boşverip kervanı çökertmiş, develere izin vermiş, kıçı devirmiştim. Bütün gün, bahçeye gerdiğim hamakta gökyüzüne bakıyor, toplam on kelime kullanıp Zeytin'le muhabbetin kralına dalıyordum. O gelip "mriiooovn" diyor, ben de "sittir lan başımdan!" diye sepetliyordum. Ne kitap, ne gazete, ne TV, ne entellektüel faaliyet... Öööle gökyüzüne bakıp, ruhuma makyaj çekiyordum.

Artık, muhteşem mi oldu, yoksa iyice çığırından mı çıktı bilmiyorum ama "yaşayanların" arasına döndüm yeniden. Dün elime kumanda aygıtını alıp TV'nin karşısına geçtim; birkaç eski gazeteye göz attım, v.s...

Devletin derinliklerinde gene birkaç fay kırığı olmuş galiba. Deeper aslanlarım! Kökleyin! Hüsam Samsun'a mı çıkacakmış? Sonra Erzurum, Sivas... Çağla, Beyaz'ı unutamıyormuş bi türlü... Aaaa, Shakira hakkaten güzel manitaymış. Ben onu ABD'li sanıyordum ama nereli olursa olsun, anında iltica ederim memleketine.

Velhasıl, bu "kıçı devirme sendromu" bitti. Haberlere bakınca pek de iyi olmadı galiba ama bitti işte. Bitti de, ben bunca eşekliğin altından nasıl kalkacağımı bilemiyorum şimdi. Epey mail birikmiş posta kutumda.

"Anahtarı kaybettim" desem... Bu sıralar hayat bana "extra large, extra large"...

Not: "Yokluğumda" bana mailleriyle moral veren, gaza getiren, ağzını bozan (küfür öyle mi edilir be?), akıl veren tüm dost, akraba ve düşmanlarıma, ayrıca üşenmeden bana virüs yollayan (evimde internet bağlantım, yani "erişim şeysi", yok) salaklara sonsuz teşekkürler. İşim düştüğü için aramadım bunca zaman sonra... Hepinizi özledim.

* * *

Nerede kalmıştık?

Bi yerde kalmamıştık ama sanki bir yerde kalmışız gibi, lâkkadanak dalayım muhabbete.

"Valideye de çok yaslandım" diye, bir oda kiraladım. Daha Berlin'e geleli üç ay olmuş... Çat pat derdimi anlatacak kadar değil de niyetimi belli edecek kadar Almanca biliyorum. Tanıdıkların yardımıyla bir oda buldum. Epey büyük bir binanın üst katı, olduğu gibi tek daire. Oda oda kiralanıyor. Kiracıların çoğu başka ülkelerden gelmiş yabancı üniversite öğrencisi... Evi asıl kiralayan da kırk yaşlarında, eski solculardan ama kendini "ota" vermiş bir Alman... Zaten eve girdim, mis gibi kenevir kokuyor. "Şimdi buldun papazı oğlum!" diye düşündüm anında...

Yabancısı değilim o nanenin. Çocukluğumdan beri, "kazma, diş, Arap çarşafı, zıvana" falan, işitirim çevremde. "içene, 150 gram peynirle iki ekmek yedirir" tarzı muhabbete de şahit olurdum sık sık... Akraba arasında içenler de vardı zaten ama bu ev başka bir şey, bir nevi cannabis sativa kurtarılmış bölgesi. Kapıdan girer girmez duman altı oluyor insan.

Odama yerleştim, tak kapı, zebella gibi bir zenci; Camaykalı'ymış. Kafadan, "du yu spik ingliş?" diye sordu ve ben, yurt dışına çıkan her Türk gencinin yaptığı o hatayı yapıp "yes!" dedim. "Misis Brown going tu dı skuul" çeptırında on almışım ya, kendimi de İngilizce biliyor sanıyorum. Adam fan fin fon konuşuyor, aklıma gelen tek şey, nedense, "ayva çiçek açmiş" şarkısının, hesapta İngilizce'ye çevirdiğimiz "ayva flavır opın" şekli... Birden kilitleniverdim ve ne dediğini anlamadan "yes" dedim sırıtarak... Anlamadığımi anlamış olacak ki, kah kah gülüp bu sefer aynı şeyleri tane tane söylemeye başladı. Perakende, kilo hesabı farketmez, anlamıyordum işte... Gene de az önce güldüğü için ve her ihtimale karşı, bir de "no" dedim, bu sefer daha çok güldü. Aklıma da başka kelime gelmiyordu zaten.

Meğer çocuk, yanımdaki odada kalıyormuş ve bana, "hoş geldin, bi şeye ihtiyacın olursa, çekinmeden söyle" meâlinde bi şeyler anlatırmış. Almancası benimkinden de kötüydü ve yarı Almanca, yarı İngilizce, biraz da el kol hareketleriyle anlatabildi bunu bana. En kralından bir "tenk yu" çektim ve saçları "raster look" yapıp kendine hafiften Bob Marley havası vermiş komşum, "sanşayn regi" temposunda çıktı odamdan.

O çıktıktan az sonra çat kapı, odalardan birinde kalan bir Hintli ve Afrikalı sevgilisi geldiler ziyaretime... Ve gene aynı soru: "Du yu spik İngliş?" N'oluyoruz ya? Hesapta Almanya'ya geldik, herkes ne kadar İngilizce bildiğimi merak ediyor. Yılmadım tabii ve gene "yes" dedim ama her ihtimâle karşı bir de "lidil bit" ekledim. Önce kendini, sonra sevgilisini tanıttı; anında "nays tu miiç yu" yapıştırdım ve kendime güvenim de arttı. O da başladı fan fin... Bu Hintli çocuğun söylediklerini biraz anlıyordum sanki... Sırıtarak "tenk yu" dedim ve doğru cevabı vermiş olacağım ki, "baaay" deyip çıktı ikisi de.

Evdekilerle kısa zamanda kaynaştık. Ev sahibi de en kalenderinden, gün görmüş bir herif; kimseye bulaşmıyor. Evin temizliği, birlikte yaşamananın rahatlığı için bir takım kurallar konmuş, herkes harfiyen yerine getiriyor ve hiç maraza çıkmıyordu. "Suluyu" sevdiğim için, evin her yerinden tüten buram buram dumana alışmam biraz zaman aldı ama zamanla o da sorun olmadı. Sürekli "duman altı" vaziyette ve hafif tatlılaşmış bir şekilde, yaşayıp gidiyordum.

Nasıl anlatsam? Bizim sülalenin en "korkulan" çocuğu bendim sanırım. Herkes pusuda, nasıl serseri olacağımı ve "ben demiştim" demeyi bekliyordu. Bu yüzden ottan falan uzak duruyor, komşularımın odasına falan gittiğimde, "sevmem" deyip ikramlarını geri çeviriyordum. Mesela yanımdaki Camaykalı, tam teşeküllü bir hayat sürüyordu. Mısır koçanından, tahtadan, lüle taşından, metalden pipolar; çeşit çeşit nargileler; Fransız işi hazır çarşaflar, zıvanalar; Osmanlı, Çin işi çubuklar; çay kaynatma tertibatı; 180'e çıkınca, kafa bozmayan müzikler; bizde "taklaya gelme" denen "bad trip" durumunda uzanacak rahat minderler falan... İlmini yapmıştı bu işin. Bir yakışıklı, bir sevimli hergeleydi de aynı zamanda...

Akşama doğru, o biçim "olmuş" vaziyette evden çıkıyor, en geç iki saat içinde, kolunda bir hatun geri geliyordu. Önce kahkahalar, ardından mırıldanmalar, peşinden "ııh, ıhh" inlemeler, sonra da sabaha kadar dobraşıyordu manitayla... Helâl olsun! Zerre kadar kıskanmıyordum ama biz de can taşıyoruz birader. Elime kitabı almış, her türlü iç gıcıklayıcı mevzuyu soğutmuşken, durduk yerde eşeğin kulağına su kaçırıyordu. Keşiş olsan kaç yazar? Her akşam kold wotır duş, imanım gevremişti...

Benim Hintli sandığım çocuk ve sevgilisi de aslında Güney Afrikalı'ymış ve Apartheid (ırk ayrımı) şeysinden bunaldıkları için Avrupa'ya tüymüşler... İyi de yapmışlar. Bir yandan okuyor, bir yandan da la dolçe vita (tatlı hayat) takılıyorlardı. Kız bir barda garsonluk yapıyor, oğlan da Taksi kullanıyordu (taksi şoförlüğü belâsına da onun yüzünden bulaştım zaten). Hem Almanya'dan, hem de hayatlarından memnundular. Tevatür aşk yaşıyorlardı yani... Ben öölesini görmedim.

Akşamları genelde hep bir araya gelip yemek yiyorduk. Bu ikisi yemeğin ortasında aniden kalkıyor, hoop odanın yolunu tutuyordu. Masadakiler de manalı manalı sırıtıyordu arkalarından... Kısa zamanda ben de çözmüştüm işi. Kız bi bakış fırlatıyordu bizimkine, anında gözü kararıyordu çocuğun. Hani erekemişin (ereksiyondan bozma, ben uydurdum şimdi) "dini imani olmaz" derler ya, o şekil...

Hele ev sahibim... Kendini hafiften Bhagwan felsefesine vermiş, odasında iki hatunla yaşıyor. Kadınlar da biraz geçkin ama yoga falan; üçü de sırım gibi... Üstelik baba, Kama Sutra uzmanı; G noktası masajı, multi bilmemne orgazm falan, sabaha kadar üçü de deli danalar gibi böğürüyor. Ceremesi de bana tabii.

Zaten bu memlekete, kültür yapmak, ufkumu genişletmek, dil öğrenmek için geldiğim kadar, azıcık da sarışın hatun düşkünlüğüm yüzünden gelmişim ve geldiğimden beri "tık" yok. Bir de bulduğum ev hara gibi; öyle bir hale geldim ki, bütün gün sinirimden gülüyorum ama derdimi anlamayan saf komşular, "ne sevimli çocuk" diyorlar.

Evdeki ilk iki haftam bu minval üzere ve komşularımı tanımakla geçti. Kapısı hiç açılmayan bir odada, bir Türk kızı kalıyormuş ve şimdi tatildeymiş... Konuşulanlardan anladığım kadarıyla, herkes yolunu gözlüyordu. Anlaşılan, sevilen bir hemşiremizdi beklenen. Ben de epey merak etmeye başlamıştım doğrusu... "Güzel kız" falan da diyorlar, merakım iyice arttı. Hiç olmazsa, dil sorunu yok, ben de koca evde azınlık olmaktan kurtulma umudundayım. Öyle başıma vurmuş ki, ne gelse kabulüm. Bütün gün "ben kalender meşrebim, güzel çirkin aramam" diye dayanıyorum telkine.

Sıcaklar iyice bastırmıştı. Kendime ait bir odam var ya, anadan üryan soyunmuş, yatağa uzanmış dalga geçerken, kapım ardına kadar açıldı bir gece... Kapıda kule gibi, sarışın, mavi gözlü bir hatun. Ossaat meleklerin sesini duydum. İşte bu! Bu ülkeye bunun için gelmiştim ben. Bilmeden aradığım buymuş o ana kadar. O kadar şaşırmıştım ki, ellerimi başımın altından çekip örtünmek, kapı çalınmadan açıldı diye "çüş!" demek bile gelmiyordu aklıma. Kapıdaki manita, bunu rahatlığıma vermiş olacak ki, hiç bozmadan "selâm, ben Suzan" dedi.

Ve tanıştık.

Odaya girdi, konuştuk. Sürekli, hiç durmadan konuştu. Kendinden, ailesinden, okulundan anlattı durdu. Ben de hayran hayran dinledim.

İstanbulluymuş. Orta halli bir ailenin kızı... Berlin'e okumaya diye gelmiş ama asıl derdi aile baskısından uzakta olmak, kafasını taktığı şeyleri yaşayabilmekti. "Vakit varken yaşamalı her şeyi" gibi bir hayat felesefesi vardı. O evdekilerin hepsinden farklı bir ilişkisi vardı uyuşturucuyla. Kendi üretiyordu. Odasının bir köşesinde, özel lâmbalarla kenevir yetiştiriyor, adını bile duymadığım mantarları kurutup, bir şeylerle karıştırıp çayına katıyor; sevimsiz bir Alman kadınıyla odasına kapanıp, saatlerce bu tip işlerle uğraşıyordu.

Ben de aşkından geberiyordum.

Arıyordu da beni. Sürekli odasına çağırıyor, en sevdiği, neredeyse uzmanı olduğu uyuşturucu maddeler konusunda eğitiyordu. Ama hep mesafeli ve hiç "oralı" değildi. O yollu imalarımı da duymamazlıktan geliyordu. Meselâ, bana derisi yalanınca müthiş kafa yapan kurbağa cinslerinden söz ediyor, ben de hemen sözün üstüne atlayıp "insanın dilinde siğil çıkar be! Hem, bunca vatan evladı telef olurken, kurbağaya komple muamele yapmak da neyin nesi?" tarzı kendi adresimi yolluyordum ama o gülümsemiyordu bile.

Sonunda, ayık olduğu bir gün, baklayı çıkardı ağzından. Erkeklerle denemiş ama olmuyormuş; lezbiyenmiş. O odasına kapattığı sevimsiz kadın da sevgilisiymiş. Ohaaa! Bunu hiç beklemiyordum işte. Daha o yaşlarda da insanların cinsel tercihlerine saygılı olmayı, biri "farklı" diye kendimi bi halt sanmamayı öğrenmiştim ama ne yaparsam yapayım, lezbiyenlik "doğal kaynakların çarçur edilmesi" gibi geliyordu bana. Üstelik, bunca yıl aradığım kadının "lezzo" olduğunu öğrenmek de yenir yutulur şey değildi.

Şarkıların diliyle anlatmam gerekirse, kendimi fuuliş Kazanova ve honki ponki tonino arasında bir yerlerde hissettim. Bir günde hem hayatımın kadınını kaybetmiş hem de fazladan bir "rakip" kazanmıştım; boru mu?

Bir süre daha "fikrini değiştirir de aslına dönerse, yakınlarda bulunmakta fayda var" diye umutlandıysam da ablam iyice azıttı. Mantarın dibine vurup odasına üftadeleri dolduruyordu. On yedi yaşında ve evdeki ot kokusunun "afrodiziyak" etkisinden bütün hormonları çıldırmış bir gence, bundan daha büyük kötülük de yapılmazdı sanırım. Hayatıma giren bütün hayatımın kadınlarını affettim, çoğuyla barıştım ama onu asla affetmeyeceğim.

Bamyanın faziletlerine gelince; ben bu yazıya, alkol lobisinin bastırması sonucu, alkolden çok daha az zararlı uyuşturucuların yasaklanmasını, uyuşturucu ticaretini ve bu ticaretin yılda beş yüz milyar amerikan doları cirosu olduğunu, bunun yaklaşık elli milyarının Türkiye üzerinden aktığını ve bu miktarın yüzde 5 - 7 gibi bir kısmının cennet vatanımızda kaldığını, kara parayı, vatan için kurşun sıkan "kahramanları" anlatmak, azıcık sosyal içerikli takılabilmek için başlamıştım ama galiba gerçekten karta kaçıyorum. Her konuda bi anı var anasını satayım! Bir vur, bin ah işit.

Kısacası, şimdilik hoşbuldum


Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?

 

Görüşlerinizi alalım

Ad Soyad
E Posta   (gizli kalacak)

« 1328


 

Ali Türkan

Editör'ün Önerisi

Oyopsu Tozuu!

Ali Türkan

"Sağlam kafa sağlam vücutta olur" şiarıyla büyüyor, söyleyene güvenip bunun doğru olduğunu sanıyorduk.), yani yığınla eşekliğin bir araya gelmesinden dolayı, Memo'yu görmemezlikten gelip geçip gittim önünden.  Devam


İnsan neden nefret eder?

Kâmuran Kızlak

Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler.    Devam


Noolucak ki canım, iki dakikada çizersin

Necdet Şen

Ortalama okur "noolucak canım, iki dakikada çiziveriyor işte" diye düşündüğü için, yaptığın işi işten bile saymaz, "mesleğim çizerlik" desen, "asıl mesleğin ne?" diye sorar. Patron herkese para dağıtırken, sıra sana gelince eli cebine gitmez.  Devam


Son Yorumlar

Syd Barrett - Çok büyük bir iştahla okudum yazıyı. Tanrım, bu... Cenk Öyküleri 1: Sen kimin uşağısın lan!

Şemsettin Oruk - Ken Parker' i hortlatmak gibi olacak, ama... Klasik çizgi romanın doruğu: Ken Parker

Wakkas Kelle - DEVAM Beyaz Türk kelimesinden ne kastedildiğini bilmiyorum, ancak... Beyaz Türk

Wakkas Kelle - Necdet Bey, kusura bakmayın ama yazınız mantıklı değil. 60'lı yılların Türk... Beyaz Türk

Buse Özkan - Herkes hayatının belli dönemlerinde birçok sıkıntıyla... Eroin Güncesi


Web Gezgini

Savaş kararını (Apo'nun) avukatı aldırdı

Öcalan'ın hedefi ne sizce?

Bütün amacı kendisini kurtarmak. Yaşamı karşılığında, kendisine dayatılan şeyleri yapıyor. Eğer İmralı'da kendisine 'şunu yap, bunu yap' denmese, dışarıda iki asker öldürüldüğü zaman Öcalan'ın ödü kopar. Ama şimdi kendisine çatışma dayatılıyor.

Hüseyin Yıldırım - Neşe Düzel (Taraf)


Son Yazılar

Bir sor Allah aşkına

Seyit Balkuv

Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz?  Devam


Kırık Emekli General Hayatları

Ahmet Faruk Yağcı

Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır.  Devam


Trigger Happy

Deniz Türkoğlu

Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı.  Devam


Hayat Oburu

Necdet Şen

Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum.  Devam


Avrupa'da bir seçim

Yalçın Şahin

İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur.  Devam


Kanlıca'nın yalnızları

Deniz Türkoğlu

Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk.  Devam


Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru

Hülya Yalçın

Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor.  Devam


Nişantaşı Reasürans

Nuri Yalçın

Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil.  Devam


Boşluk

Ahmet Faruk Yağcı

Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız.  Devam


Küllenmiş Zamanların Ardından

Bülent Karaköse

Ertesi gün kendime geldiğimde Sinan'ın siyah deri yeleğini üstümde buldum. Biraz şaşırmıştım ama hatırlamakta zorlanmadım; gece barda üşümüştüm ve çıkarıp yeleğini hediye etmişti.  Devam


Adını yitiren Mehmet

Deniz Türkoğlu

Bir gün Beyazıt'ta yürürken kırmızı spor bir arabanın içinden adımı seslendiklerini duyuyorum, dönüp baktığımda Mehmet'e rastlıyorum. Görüşmeyeli uzun yıllar olmuş.  Devam


Hayat çook garip!

Erdem Abaka

Günümüzde hayatımızı kuşatan bu şeyler bizim için o kadar ön planda ki, asıl olan yalın gerçekliği bazen kaçırıyoruz. Ben o akşamüstü, o kedi yavrularken bir mucizeye tanık oldum. Hayatın başlangıcına. Kadim hakikate.  Devam


Kokulu bir yol yazısı

Ahmet Faruk Yağcı

Etler büyük tabakta cızırdayarak geliyor. Yanında manda yoğurdu. Bu iki koku ile yoğunlaşan mutluluğumuz pirzola dilimlerinı ısırıp dişimizle kemiğinden ayırmaya çalışırken zirve yapıyor.  Devam


Eyjafjallajökull

Yalçın Şahin

Ekonomik, sosyal hatta zihinsel faaliyetlerimizin çoğu bir temel ilke üzerine kuruludur: Tekrarlanabilirlik. Bu kavramın tekerleğin icadıyla ya da ona paralel şekilde insan zihninde yer etmiş olması muhtemeldir.  Devam


Pornografi Hürriyeti

Necdet Şen

Yıllardır medyadan fersah fersah uzakta duran birisi olarak kendi bildiklerime bakınca, kesintisiz 40-50 yılını o camianın içinde geçirenlerin kimbilir neler neler bildiklerini tahmin edebiliyorum.  Devam


Salinger öldü

Deniz Türkoğlu

Salinger'in yazdıklarıyla arasında aşılmaz duvarlar vardı. O duvarlarının arkasından hiç çıkmadı. Ali öyle değildi. Onun duvarları yoktu. Sınırları, çitleri, bir kapısı bile yoktu. Kafasına esen, çat kapı, tanıdığı tanımadığı herkes Ali'ye ulaşabildi.  Devam


© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.  

 

  352 - 11 - 1624 - 1802


Web Derkenar
31 Temmuz 2010 Cumartesi
Yazı Boyutu
©