Ali Türkan - 26 Temmuz 2002
İmreneyim mi, tiksineyim mi, bi türlü karar veremediğim adamlar vardır.
Bir ara, her anınız birlikte geçmiştir. Hani, "içtiği su ayrı" gitmeyen cinsinden.
Sonra bi kaybolurlar ortadan; telefonda sesleri uzak, soğuk falan gelir... "Nerde yanlış yaptım da kırdım" falan diye kendini paralarsın. Sonra aradan epey zaman geçer ve o dostun, hiç bir şey olmamış gibi ve mutlaka bir işi düştüğü için arar seni (yüzüm de hiç tutmaz ve mutlaka görürüm o işlerini).
Araya bunca zaman girdikten ve tüm dostlarımı bunca ihmâl ettikten sonra, söze nereden başlayacağımı bilemiyorum. Siz, en iyisi Ahmet Erhan'ın o nefis şiirindeki "ben geldim, hayırsızın" tarzı bi ince ayar çekin bana. Şu aile ortamında, evin hayırsız oğlu olayım. Buncağız nazım geçmeyecekse.
Çünkü (günümüzde ve bi çokları için ayıp olsa bile, gene de sööliiim) bi internet kafeye gidecek param yoktu cebimde. Çünkü sürekli deplâsmanda oynamaktan yorulmuş ve işe falan boşverip kervanı çökertmiş, develere izin vermiş, kıçı devirmiştim. Bütün gün, bahçeye gerdiğim hamakta gökyüzüne bakıyor, toplam on kelime kullanıp Zeytin'le muhabbetin kralına dalıyordum. O gelip "mriiooovn" diyor, ben de "sittir lan başımdan!" diye sepetliyordum. Ne kitap, ne gazete, ne TV, ne entellektüel faaliyet... Öööle gökyüzüne bakıp, ruhuma makyaj çekiyordum.
Artık, muhteşem mi oldu, yoksa iyice çığırından mı çıktı bilmiyorum ama "yaşayanların" arasına döndüm yeniden. Dün elime kumanda aygıtını alıp TV'nin karşısına geçtim; birkaç eski gazeteye göz attım, v.s...
Devletin derinliklerinde gene birkaç fay kırığı olmuş galiba. Deeper aslanlarım! Kökleyin! Hüsam Samsun'a mı çıkacakmış? Sonra Erzurum, Sivas... Çağla, Beyaz'ı unutamıyormuş bi türlü... Aaaa, Shakira hakkaten güzel manitaymış. Ben onu ABD'li sanıyordum ama nereli olursa olsun, anında iltica ederim memleketine.
Velhasıl, bu "kıçı devirme sendromu" bitti. Haberlere bakınca pek de iyi olmadı galiba ama bitti işte. Bitti de, ben bunca eşekliğin altından nasıl kalkacağımı bilemiyorum şimdi. Epey mail birikmiş posta kutumda.
"Anahtarı kaybettim" desem... Bu sıralar hayat bana "extra large, extra large"...
Not: "Yokluğumda" bana mailleriyle moral veren, gaza getiren, ağzını bozan (küfür öyle mi edilir be?), akıl veren tüm dost, akraba ve düşmanlarıma, ayrıca üşenmeden bana virüs yollayan (evimde internet bağlantım, yani "erişim şeysi", yok) salaklara sonsuz teşekkürler. İşim düştüğü için aramadım bunca zaman sonra... Hepinizi özledim.
Bi yerde kalmamıştık ama sanki bir yerde kalmışız gibi, lâkkadanak dalayım muhabbete.
"Valideye de çok yaslandım" diye, bir oda kiraladım. Daha Berlin'e geleli üç ay olmuş... Çat pat derdimi anlatacak kadar değil de niyetimi belli edecek kadar Almanca biliyorum. Tanıdıkların yardımıyla bir oda buldum. Epey büyük bir binanın üst katı, olduğu gibi tek daire. Oda oda kiralanıyor. Kiracıların çoğu başka ülkelerden gelmiş yabancı üniversite öğrencisi... Evi asıl kiralayan da kırk yaşlarında, eski solculardan ama kendini "ota" vermiş bir Alman... Zaten eve girdim, mis gibi kenevir kokuyor. "Şimdi buldun papazı oğlum!" diye düşündüm anında...
Yabancısı değilim o nanenin. Çocukluğumdan beri, "kazma, diş, Arap çarşafı, zıvana" falan, işitirim çevremde. "içene, 150 gram peynirle iki ekmek yedirir" tarzı muhabbete de şahit olurdum sık sık... Akraba arasında içenler de vardı zaten ama bu ev başka bir şey, bir nevi cannabis sativa kurtarılmış bölgesi. Kapıdan girer girmez duman altı oluyor insan.
Odama yerleştim, tak kapı, zebella gibi bir zenci; Camaykalı'ymış. Kafadan, "du yu spik ingliş?" diye sordu ve ben, yurt dışına çıkan her Türk gencinin yaptığı o hatayı yapıp "yes!" dedim. "Misis Brown going tu dı skuul" çeptırında on almışım ya, kendimi de İngilizce biliyor sanıyorum. Adam fan fin fon konuşuyor, aklıma gelen tek şey, nedense, "ayva çiçek açmiş" şarkısının, hesapta İngilizce'ye çevirdiğimiz "ayva flavır opın" şekli... Birden kilitleniverdim ve ne dediğini anlamadan "yes" dedim sırıtarak... Anlamadığımi anlamış olacak ki, kah kah gülüp bu sefer aynı şeyleri tane tane söylemeye başladı. Perakende, kilo hesabı farketmez, anlamıyordum işte... Gene de az önce güldüğü için ve her ihtimale karşı, bir de "no" dedim, bu sefer daha çok güldü. Aklıma da başka kelime gelmiyordu zaten.
Meğer çocuk, yanımdaki odada kalıyormuş ve bana, "hoş geldin, bi şeye ihtiyacın olursa, çekinmeden söyle" meâlinde bi şeyler anlatırmış. Almancası benimkinden de kötüydü ve yarı Almanca, yarı İngilizce, biraz da el kol hareketleriyle anlatabildi bunu bana. En kralından bir "tenk yu" çektim ve saçları "raster look" yapıp kendine hafiften Bob Marley havası vermiş komşum, "sanşayn regi" temposunda çıktı odamdan.
O çıktıktan az sonra çat kapı, odalardan birinde kalan bir Hintli ve Afrikalı sevgilisi geldiler ziyaretime... Ve gene aynı soru: "Du yu spik İngliş?" N'oluyoruz ya? Hesapta Almanya'ya geldik, herkes ne kadar İngilizce bildiğimi merak ediyor. Yılmadım tabii ve gene "yes" dedim ama her ihtimâle karşı bir de "lidil bit" ekledim. Önce kendini, sonra sevgilisini tanıttı; anında "nays tu miiç yu" yapıştırdım ve kendime güvenim de arttı. O da başladı fan fin... Bu Hintli çocuğun söylediklerini biraz anlıyordum sanki... Sırıtarak "tenk yu" dedim ve doğru cevabı vermiş olacağım ki, "baaay" deyip çıktı ikisi de.
Evdekilerle kısa zamanda kaynaştık. Ev sahibi de en kalenderinden, gün görmüş bir herif; kimseye bulaşmıyor. Evin temizliği, birlikte yaşamananın rahatlığı için bir takım kurallar konmuş, herkes harfiyen yerine getiriyor ve hiç maraza çıkmıyordu. "Suluyu" sevdiğim için, evin her yerinden tüten buram buram dumana alışmam biraz zaman aldı ama zamanla o da sorun olmadı. Sürekli "duman altı" vaziyette ve hafif tatlılaşmış bir şekilde, yaşayıp gidiyordum.
Nasıl anlatsam? Bizim sülalenin en "korkulan" çocuğu bendim sanırım. Herkes pusuda, nasıl serseri olacağımı ve "ben demiştim" demeyi bekliyordu. Bu yüzden ottan falan uzak duruyor, komşularımın odasına falan gittiğimde, "sevmem" deyip ikramlarını geri çeviriyordum. Mesela yanımdaki Camaykalı, tam teşeküllü bir hayat sürüyordu. Mısır koçanından, tahtadan, lüle taşından, metalden pipolar; çeşit çeşit nargileler; Fransız işi hazır çarşaflar, zıvanalar; Osmanlı, Çin işi çubuklar; çay kaynatma tertibatı; 180'e çıkınca, kafa bozmayan müzikler; bizde "taklaya gelme" denen "bad trip" durumunda uzanacak rahat minderler falan... İlmini yapmıştı bu işin. Bir yakışıklı, bir sevimli hergeleydi de aynı zamanda...
Akşama doğru, o biçim "olmuş" vaziyette evden çıkıyor, en geç iki saat içinde, kolunda bir hatun geri geliyordu. Önce kahkahalar, ardından mırıldanmalar, peşinden "ııh, ıhh" inlemeler, sonra da sabaha kadar dobraşıyordu manitayla... Helâl olsun! Zerre kadar kıskanmıyordum ama biz de can taşıyoruz birader. Elime kitabı almış, her türlü iç gıcıklayıcı mevzuyu soğutmuşken, durduk yerde eşeğin kulağına su kaçırıyordu. Keşiş olsan kaç yazar? Her akşam kold wotır duş, imanım gevremişti...
Benim Hintli sandığım çocuk ve sevgilisi de aslında Güney Afrikalı'ymış ve Apartheid (ırk ayrımı) şeysinden bunaldıkları için Avrupa'ya tüymüşler... İyi de yapmışlar. Bir yandan okuyor, bir yandan da la dolçe vita (tatlı hayat) takılıyorlardı. Kız bir barda garsonluk yapıyor, oğlan da Taksi kullanıyordu (taksi şoförlüğü belâsına da onun yüzünden bulaştım zaten). Hem Almanya'dan, hem de hayatlarından memnundular. Tevatür aşk yaşıyorlardı yani... Ben öölesini görmedim.
Akşamları genelde hep bir araya gelip yemek yiyorduk. Bu ikisi yemeğin ortasında aniden kalkıyor, hoop odanın yolunu tutuyordu. Masadakiler de manalı manalı sırıtıyordu arkalarından... Kısa zamanda ben de çözmüştüm işi. Kız bi bakış fırlatıyordu bizimkine, anında gözü kararıyordu çocuğun. Hani erekemişin (ereksiyondan bozma, ben uydurdum şimdi) "dini imani olmaz" derler ya, o şekil...
Hele ev sahibim... Kendini hafiften Bhagwan felsefesine vermiş, odasında iki hatunla yaşıyor. Kadınlar da biraz geçkin ama yoga falan; üçü de sırım gibi... Üstelik baba, Kama Sutra uzmanı; G noktası masajı, multi bilmemne orgazm falan, sabaha kadar üçü de deli danalar gibi böğürüyor. Ceremesi de bana tabii.
Zaten bu memlekete, kültür yapmak, ufkumu genişletmek, dil öğrenmek için geldiğim kadar, azıcık da sarışın hatun düşkünlüğüm yüzünden gelmişim ve geldiğimden beri "tık" yok. Bir de bulduğum ev hara gibi; öyle bir hale geldim ki, bütün gün sinirimden gülüyorum ama derdimi anlamayan saf komşular, "ne sevimli çocuk" diyorlar.
Evdeki ilk iki haftam bu minval üzere ve komşularımı tanımakla geçti. Kapısı hiç açılmayan bir odada, bir Türk kızı kalıyormuş ve şimdi tatildeymiş... Konuşulanlardan anladığım kadarıyla, herkes yolunu gözlüyordu. Anlaşılan, sevilen bir hemşiremizdi beklenen. Ben de epey merak etmeye başlamıştım doğrusu... "Güzel kız" falan da diyorlar, merakım iyice arttı. Hiç olmazsa, dil sorunu yok, ben de koca evde azınlık olmaktan kurtulma umudundayım. Öyle başıma vurmuş ki, ne gelse kabulüm. Bütün gün "ben kalender meşrebim, güzel çirkin aramam" diye dayanıyorum telkine.
Sıcaklar iyice bastırmıştı. Kendime ait bir odam var ya, anadan üryan soyunmuş, yatağa uzanmış dalga geçerken, kapım ardına kadar açıldı bir gece... Kapıda kule gibi, sarışın, mavi gözlü bir hatun. Ossaat meleklerin sesini duydum. İşte bu! Bu ülkeye bunun için gelmiştim ben. Bilmeden aradığım buymuş o ana kadar. O kadar şaşırmıştım ki, ellerimi başımın altından çekip örtünmek, kapı çalınmadan açıldı diye "çüş!" demek bile gelmiyordu aklıma. Kapıdaki manita, bunu rahatlığıma vermiş olacak ki, hiç bozmadan "selâm, ben Suzan," dedi.
Ve tanıştık.
Odaya girdi, konuştuk. Sürekli, hiç durmadan konuştu. Kendinden, ailesinden, okulundan anlattı durdu. Ben de hayran hayran dinledim.
İstanbulluymuş. Orta halli bir ailenin kızı... Berlin'e okumaya diye gelmiş ama asıl derdi aile baskısından uzakta olmak, kafasını taktığı şeyleri yaşayabilmekti. "Vakit varken yaşamalı her şeyi" gibi bir hayat felesefesi vardı. O evdekilerin hepsinden farklı bir ilişkisi vardı uyuşturucuyla. Kendi üretiyordu. Odasının bir köşesinde, özel lâmbalarla kenevir yetiştiriyor, adını bile duymadığım mantarları kurutup, bir şeylerle karıştırıp çayına katıyor; sevimsiz bir Alman kadınıyla odasına kapanıp, saatlerce bu tip işlerle uğraşıyordu.
Ben de aşkından geberiyordum.
Arıyordu da beni. Sürekli odasına çağırıyor, en sevdiği, neredeyse uzmanı olduğu uyuşturucu maddeler konusunda eğitiyordu. Ama hep mesafeli ve hiç "oralı" değildi. O yollu imalarımı da duymamazlıktan geliyordu. Meselâ, bana derisi yalanınca müthiş kafa yapan kurbağa cinslerinden söz ediyor, ben de hemen sözün üstüne atlayıp "insanın dilinde siğil çıkar be! Hem, bunca vatan evladı telef olurken, kurbağaya komple muamele yapmak da neyin nesi?" tarzı kendi adresimi yolluyordum ama o gülümsemiyordu bile.
Sonunda, ayık olduğu bir gün, baklayı çıkardı ağzından. Erkeklerle denemiş ama olmuyormuş; lezbiyenmiş. O odasına kapattığı sevimsiz kadın da sevgilisiymiş. Ohaaa! Bunu hiç beklemiyordum işte. Daha o yaşlarda da insanların cinsel tercihlerine saygılı olmayı, biri "farklı" diye kendimi bi halt sanmamayı öğrenmiştim ama ne yaparsam yapayım, lezbiyenlik "doğal kaynakların çarçur edilmesi" gibi geliyordu bana. Üstelik, bunca yıl aradığım kadının "lezzo" olduğunu öğrenmek de yenir yutulur şey değildi.
Şarkıların diliyle anlatmam gerekirse, kendimi fuuliş Kazanova ve honki ponki tonino arasında bir yerlerde hissettim. Bir günde hem hayatımın kadınını kaybetmiş hem de fazladan bir "rakip" kazanmıştım; boru mu?
Bir süre daha "fikrini değiştirir de aslına dönerse, yakınlarda bulunmakta fayda var" diye umutlandıysam da ablam iyice azıttı. Mantarın dibine vurup odasına üftadeleri dolduruyordu. On yedi yaşında ve evdeki ot kokusunun "afrodiziyak" etkisinden bütün hormonları çıldırmış bir gence, bundan daha büyük kötülük de yapılmazdı sanırım. Hayatıma giren bütün hayatımın kadınlarını affettim, çoğuyla barıştım ama onu asla affetmeyeceğim.
Bamyanın faziletlerine gelince; ben bu yazıya, alkol lobisinin bastırması sonucu, alkolden çok daha az zararlı uyuşturucuların yasaklanmasını, uyuşturucu ticaretini ve bu ticaretin yılda beş yüz milyar amerikan doları cirosu olduğunu, bunun yaklaşık elli milyarının Türkiye üzerinden aktığını ve bu miktarın yüzde 5 - 7 gibi bir kısmının cennet vatanımızda kaldığını, kara parayı, vatan için kurşun sıkan "kahramanları" anlatmak, azıcık sosyal içerikli takılabilmek için başlamıştım ama galiba gerçekten karta kaçıyorum. Her konuda bi anı var anasını satayım! Bir vur, bin ah işit.
Kısacası, şimdilik hoşbuldum
Ali Türkan yazıları
İnsan adayı çocuklara kıyağımdır
Ali Türkan
Sokağı tut ve birkaç ay ortalarda görünme. Kaçmaz da fena sopa yersen, "yok ben duymadım, bana kimse söylemedi" diye zırlama. Gene unutmadan, kıçının kılları kadayıf olmuş bir takım büyüklerinin size lâf sokmasına da izin verme fazla.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 171 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart