Ali Türkan - 11 Ağustos 2002
Bir de, şu Suzan'ı anlattığım şeyin devamını sorup duruyor millet. Yazsam çok mu görgüsüzlük olur acaba? Unutmadan sorayım bir de; Suzan adını nerden buldun? O manitanın gerçek adı... Idi.
Sahi yaaaa, çok komik bir şey de oldu. Berlin'de okuyan bir genç, "abi bu ortamlar nerde, ben de istiyorum yaaaa!" mealinde bir şey yazmış bana. Öldüm gülmekten.
Şimdilik bu kadar. Gidip yatiim accık.
Eyvallah.
Neco'nun yorumu:
Ben de dahil, erkeklerin yüzde doksandokuz buçuğunda "lezbiyen yavru" fantezisi olduğunu unuttun galiba. Herifçioğlu dalacak iki manitanın arasına, bi ondan, bi ondan... Ooooh! Mübarek babafingo sanki zulfikaar, bi ona bi ona...
Benim de şöyle bir fantezim var son yıllarda: Dört tane hatunun arasına yatıcam, biri sırtımı kaşırken diğeri kafama masaj yapıcak, bir diğeri ağzıma kavun dilimleri tıkıştırırken, diğeri de pencerenin yanında çello çalıcak...
Haa, kim mi "çizecek" kestane şekerini? Bana ne yaav, onların sorunu...
Yaz abi Suzan konusunun devamını. Hatta uydur. Millet kafa yapsın.
O ad aklıma cart diye geliverdi işte. Hem Türk adı, hem de beynelmilel.
Yaz abi, aşk-meşk mevzuları antidepresan gibi, halkımın sinirini gevşetiyor. En çok da manitalar hasta bu konulara. "Vaaay be, herif her türlü üftadeyi götürmüş, tam kündeye getirilecek adam, bayrak dikilecek burç!" durumları.
İyidir yani...
Bu yazıyı yollamak için net kafeye gelmiştim, senin maili okudum:-) Ben de "aynı konuya devam etsem boku çıkar mı acaba?" diye kaygılanıyordum. İyi oldu galiba:-)
Benim fantezileri hiç yazmiim buraya. Yoksa anında "sapık" damgasını yerim. En hafifini yazayım da bir resim olsun en azından. Yani, ayağımın her parmağına ayrı bir hatun isterim. Üstelik ilgilenme falan da yok. Ben kitabımı okurken şööle... Allah, allaaaaaaah!
Kadın erkek eşitliği ha! Yahu, hayatımız oyun aslında.
Suzan mevzuunun devamını anlatmam için epey yoğun istek geldi. Sizi kıracağıma dişimi kırarım be! Aha gerisi! Sizden mi esirgeyeceğim?
Ama önce ufaktan bir peşrev çekeyim:
Elime geçen ilk ciddi "seks" kitabı, Rasim Adasal'ın (adını yanlış hatırlamıyorsam) Aşk, Evlilik ve Cinsellik adındaki kitabıydı. Adından da anlaşılacağı gibi, bu mevzuların anlatıldığı, araya birkaç da resim sokulmuş, bilimsel bir kitaptı.
İşte o kitapta, siyah beyaz bir resim vardı. Manastır bahçesinde iki rahibe birbirine sarılmış; birinin eteği hafifçe açılmış; bacağını diğerinin üstüne atmış; baldırlar, kalçanın bir kısmı ortada; manitaların dudakları birbirine yapışmış... Abariiii! Bu ne be! Henüz, Atilla İlhan romanlarının adını bile duymamışım ki, "çevremdeki her kadın lezzo mu acaba?" diye bir kıllanma olsun bünyemde. Ööle kalmıştım.
Nasıl oluyor da oluyordu yani? Bi şey eksik olmuyor muydu?
Hemen kitabın ilgili bölümünü açmış, Lesbos adası, kadın homoseksüalitesi, sevicilik, diye kafamı daha çok karıştıran yığınla şeyi hatmetmiştim. Ama ne okursam okuyayım, pek bir şey anlamamıştım. Çünkü öğrenmek istediğim şey o kitapta yoktu. İstimnayı bile sapıklık olarak anlatan bir kitaptan, neyi öğrenebilirdim zaten? O kitaptan tek öğrendiğim, "sapıklık" olarak anlatılan her şeyin bende ve tanıdığım her insanda mebzul miktarda olduğuydu. Bu işlerden anlayan bir ağabeyim "okuma lan bunları, kafan karışır" demiş, sonra da "hem bu herif gerici" diye eklemişti. Ben de elimi dizime vurup "anlamıştım valla" demiştim. Neyi anladıysam?
Çevremdekilere sorup öğrenme olanağım olmayan yığınla konu gibi, sevicilik konusu da karşıma çıktığında yeniden kafa yormak üzere, bir kenara itilmişti kafamda. Kime soracaktım ki? Okuldaki kadın öğretmenlere mi? Allahıma, tükenmez kalemimi kırarlardı o saat!
Aradan yıllar geçmiş ve sonunda karşıma çıkmıştı işte o konu. Hani şu (senin bulduğun müstear isimle) Suzan konusu...
O konuya dalmadan önce, bir konuya daha açıklık getirmek gerekiyor tabii. Erkek milletinin içini gıcıklayan ağır konulardan biridir sevicilik. Hemen hemen her erkeğin düşünde, şööle en az iki hatunu önce seyretmek, sonra da "hazır" biçimde muhabbete katılmak gibi bir ayrıntı saklıdır. Sanırım bunda, son yıllarda halkın kullanımına açılmış o biçim filmlerin etkisi de epey çoktur. Hatta bazı tanıdıklarım, o filmlerde özellikle bu numaraların olduğu sahnelere meraklıdır ve bunu da "elin herifinin şeyini görüp de n'olcek? Hiç olmazsa ilik gibi manitalarla eğleniyoruz" şeklinde açıklarlar. Hiç birinde de "yahu, ben helâlimin hakkından gelemezken, iki üftadeyle nasıl olcak?" gibi bir soru olmaz. "Sandöviçi" kolay bi şii sanırlar. Hayâl alemi işte. (Kolay olmayabilir, ama gene de insanın ağzının suyu akıyor! Ha bir manitaya madara olmuşsun, ha beş manitaya, ne fark eder?)
Ama iliklik hususu, pratikte farklıdır biraz. Harbi seviciler, ööle porno filmlerindeki gibi taş şeklindeki manitaların ekip çalışmasından oluşmaz. Tamam, Suzan, macera, gerilim, korku, her filmde oynardı ama ben, onun "sevgili" diye eve getirdiği kadınların çoğundan daha güzeldim yani. Hani tam, "orama kaş göz yapsam, daha güzel olur be!" tipi kadınları beğeniyordu. Hatta sevgililerinden biri, Allah'ın gücüne gitmesin ama aynı Cörçil'e benziyordu.
Belki biraz bu yüzden, biraz da Suzan, benim o güne kadar gördüğüm en güzel kadın olduğu için, o taraklarda bezim yoktu. Fena halde aşıktım ve Suzan'ı bütün kadınlardan kıskanıyordum.
Şimdi konumuza dönebiliriz.
Çaresiz, sevdiğim kadının kadınları sevdiği gerçeğini kabul etmiştim. Odama kapanıp bol bol Müslüm dinliyor, evdeki "otçu" tayfasına inat, mis gibi alkolde boğuyordum kalp ağrımı. Atilla İlhan o şiiri kimin için yazdı bilmiyorum ama en harbisinden bir "ne kadınlar sevdim zaten yoktular" şeysi olmuştum. Cuk oturmuştu yani.
Ne zaman, koridorda falan Suzan'a rastlasam, yüreğim "cız" ediyor, yüzüne bile bakmayarak "teessüflerimi" bildiriyordum. Küsmüştük.
Sonunda her "mağlup" aşığın başına gelen, benim de başıma gelmişti tabii. Aşk şiirleri gitmiş, intikamdan söz edenleri gelmiş, Müslüm babanın yerini de Hasan Mutlucan'dan cenk türküleri almıştı. Görecekti gününü o! Nah buraya yazıyordum; ayaklarıma kapanacaktı. İnim inim inleyecekti de dönüp bakmayacaktım bile. Bana karı mı yoktu be!
Yoktu.
Birincisi, yaşım on yediydi daha ve bir ikisi hariç tüm yaşadıklarım, "grekoromen" müsabakalardı. İkincisi, deplasmandaydım ve bu minderin dilini de öğrenememiştim henüz. Ama gençtim ve kolay kolay da yılmazdım öyle. Madem benim ağrımı, Suzan'ın karşısına ondan daha kral bir manitayla çıkmak dindirecekti, bu uğurda ne gerekiyorsa yapacaktım.
Hemen, kendine Bob Marley havası vermiş (bobstil diye buna mı denir acep) Camaykalı komşuma iltica ettim. Adam bu işlerin piriydi ne de olsa. Üstelik, hemen yanımdaki odada her gece türlü numaralar çevirip imanımı gevreten de oydu. Alacaklıydım yani.
Kapısını çaldım, gözlerinin akı balgam sarısı olmuş haliyle ve yüklediği afyonun uyuşukluğuyla iyice kendi alemine dalmış şekilde açtı kapıyı. Öyle farklı bir boyuttaydı ki, sözlerimin kulağından beynine gittiği süre içinde, o başka bir mevzuya zıplamış oluyordu çoktan. "Hişşt! Alooo!" falan kâr etmiyordu. Ben ne desem kikir kikir gülüyordu. Yahu, ben bu haldeyken... Allah, şu Kökler dizisinin belâsını versin! Mandinga savaşçısı Kunta Kinte, kölelik, pis beyazlar falan derken, "zenciler kardeş, beyazlar kalleş" sloganıyla yaklaşıyordum adama o dizi yüzünden. Yoksa anında kafayı geçirir, taze kanı damarlarına pompalayıp kendine getirirdim oracıkta. Gönül yarası bu be! Gözüm dönmüştü bir kere.
İntikam ateşi her yanımı sarmıştı (bir Kerime Nadir klasiği gibi oldu bu cümle). Mutlaka, hem de o gün, Suzan'dan daha klas bir manita bulmalıydım. Camaykalı'dan umudu kesince, odama gidip yatağıma uzandım ve başladım dalga geçmeye: Manitayla geliyordum, (gözlerimin önünde canlanan manita da Ornella Muti'ydi yani, aşağısı kurtarmazdı Suzan'a karşı) herkes masaya oturmuş yemek yerken, en "cool" halimle mutfağa dalıyor, sevgilimi herkesle tanıştırıyordum. Sonra da doğru benim odaya... Sabaha kadar öyle atraksiyonlar çekiyordum ki Ornella'ya, bütün ev bizi dinliyor, Suzan'ı uyku tutmuyor, böyle bir koçyiğidi kaçırdığı için dizlerini dövüyor, saçını başını yoluyordu.
Yattığım yerde keyiften gülüyor, sahnede bana ait sözleri yüksek sesle söylüyor, repliği Ornella'ya attıktan sonra, onu da istediğim gibi konuşturuyordum. Tabii Suzan'ı da... Görecekti o gününü; görecekti! Kurduğum o dünyada öyle mutluydum ki o anda, kalkmak, sokaklarda bir Ornella aramak, sonra da onu "memnun etmek" git gide daha anlamsız ve zor geliyordu bana. Odamda iki şişe votka ve bir şişe de cin vardı; ufaktan ziftlenmeye başladım.
Sonra film koptu bir yerlerde ve bir rüya gördüm.
Rüyamda, ben çok fena durumdaydım ve evdeki herkes korkulu bakışlarla başıma toplanmıştı. Suzan da vardı ve diğerlerine "siz yatın, ben ilgilenirim onunla" diyordu. Herkese, "ben sarhoş değilim be!" dedikten sonra, Suzan'a dönüp "senji varj ya, çok yani, yani buramjdan böööle!" gibi bir şeyler söylüyordum, o da gülümsüyordu bana.
Sonra boku çıktı rüyanın. Ben kusuyordum, Suzan da leğen tutuyordu. Bu ne biçim aşktı be! Romeo'nun sevgilisinin elindeki leğene kustuğu hangi kitapta yazar? Uykum da hafiftir ve kötü rüyalarda hemen uyanırım ama ne yaparsam yapayım, uyanamıyordum bir türlü.
Ve uzun bir zaman sonra uyandım.
Suzan, yatağımın kenarına oturmuş bana bakıyordu. Eliyle alnımı şöyle bir sıvazlayıp "hadi geçmiş olsun" dedi. Yüzüne çok salak bir ifadeyle bakmış olacağım ki, "alkol komasına girdin deli çocuk" diye ekledi gülerek. Hadi yaaa!
Benim rüya, rüya değilmiş ve fena dağıtmışım. Evdeki herkesi de bi güzel kalaylamışım o arada. Allah'tan bütün küfürleri Türkçe etmişim de Suzan'dan başka kimse anlamamış. Yandaki Camaykalı'dan ev sahibine kadar hepsini sıradan geçirmişim bir güzel. "Her yere yetti yani, hatta Çörçil'e bile küfür ettin be!" diyerek işletti beni (heh, heh!).
Sonra duruldu. Alnımdaki saçları eliyle düzeltip "biliyor musun, hep senin gibi bir kardeşimin olmasını istedim." dedi ve alnımdan öpüp çıktı odamdan. Benden sekiz yaş büyüktü. O, her şeyi görmüş, yaşamış bir kadındı ve ben çocuktum daha.
Suzan'ı neden mi affetmiyorum?
Evlendi ve iki çocuğu var şimdi. İyiymiş.
Gerçek adı Suzan değil tabii ve bu yazıları okuduktan sonra, size selâm söylememi istedi benden.
Bu mevzuyu, Arabın yalellisi olmadan bitiriyorum. Soru falan istemem artık.
Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?
Ali Türkan
O çocuklar büyüdü Ahmet abi
Ali Türkan
Ve bir gün, kendi seçtiklerini yaşamış bir ben olarak öleceğim. En güzeli, biraz maçam sıksa, tüfengi alıp vuruşa vuruşa çekileceğim dağlara. Zirveye varınca da elimi kulağıma atıp "kiiiime kin ettin de giydin allarıaaakin iken ırak ettin yolları" mayasına dayanacağım. Devam
Daha fazlasını iste!
Erdem Abaka
Neden güzele ve ümit verene dair öneriler aldığımızda umurumuzda olmuyor da, ihtiyacımız olmayanı tüketme hastalığımız yüzünden başımıza gelmeyen kalmadığı halde, "tüketim canavarı olma" denildiğinde dinimize küfredilmiş gibi celâlleniyor, aslan kesiliyoruz? Devam
Nefret Duygusu!
Necdet Şen
Bir insan türü var oralarda -ki günahkâr Lût kavmi gibi hep birlikte gezip hep birlikte yiyip içip düzüşürler. Öyle bir kördüğümdür ki, hangi ipin ucunu tutsan pek çoğuna teğet geçebileceğin bir "akrabalık" ve "düşmanlık" haritası çıkar ortaya. Devam
Kâmuran Kızlak - Dr. OZ nam zatı şahane artık hekimliği falan aşıp... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Enver Turan - Benim anlamadığım iki nokta daha var. Mehmet Öz'un... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Necdettin Efendi - Dr. Oz örneğinde belki de sorulması gereken soru... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Hüsnü Zan - Bu dolandırıcılık hikâyelerinin her biri bir başka filim. Hadi yalancılığı... Pilot
Kâmuran Kızlak - Yukarıda hikâyesini yazdığım pilottan 2 yıl kadar önce apartmana... Pilot
Nazmi Bilgen - Necdet Bey'in Kuraklığa çareler başlıklı yazısında bahsettiği... Yazar ve Patron
Hayat hediyesi; hayatın kendisi
Alper Uzun
O bebeler, meselâ avucunuzu açın, bakın! Hah işte kimileri o kadarcık. O elin tepesine bir kafa koyun. Bacakları ise serçe parmağınız kadar. Ve bir de meselâ 500 gramı gözünüzün önüne getirin. Ağırlıkları da o civarlarda. Devam
Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Ahmet Faruk Yağcı
Kişilere göre değişir ama, her konuda "orta yol"cu olmak en iyisi herhalde. Hiç ölmeyecek gibi spor ya da diyet çok da gerekli değil. En kötüsü de böyle diyet ve spor saplantısı içinde lastik yarmak ya da balataları sıyırmak. Devam
Pilot
Kâmuran Kızlak
Aile güzel kızlarına hayırlı bir kısmet çıkmış olmasının bahtiyarlığı içinde, kızın ise aşkından neredeyse ayakları yerden kesilmiş. Ufak bir omuz vererek bu hayırlı işe vesile olan bu hakiri ise hatırlayan bile yok. Devam
Bankacı
Deniz Türkoğlu
Evet, ilk günlerde kibirli ve küstâhtım, her şey gözüme korkunç görünüyordu, oysa hiç bir yara hemen kapanmaz. Önemli olan, yarayı kaşıya kaşıya kanatarak durmadan taze tutmaya çalışmamak. Devam
Banka
Deniz Türkoğlu
Banka ne olabilir ki? Etraftaki para bolluğu, kendini zengin hissetmen için kullanımına sunulmuş şahane bir hipnoz. Ay sonlarında eline tutuşturulan beyaz zarfın içindeki paraya gelince, o gerçekten kim olduğunu anlamana yarayabilir. Devam
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Erdem Abaka
Hollywood yapımlarında bazı sahneler vardır hani. Kahramanımız uçurumdan düşmekte olan arkadaşına elini uzatır da, beriki "beni bırak sen kendini kurtar ve görevi tamamla!" der. Devam
Okul yolunda genç olmak
Hasan Demirpaz
Tek örnek kıyafet. Evet. Ortak paydası, ortak kültürü belki o okulun. Standart bir disiplin anlayışının da gereği hatta. Ama nasıl ki hepimiz insan olmak ortak paydasında buluşuyorsak da farklıyız, bambaşkayız her birimiz. Devam
Bir sor Allah aşkına
Seyit Balkuv
Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz? Devam
Kırık Emekli General Hayatları
Ahmet Faruk Yağcı
Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır. Devam
Trigger Happy
Deniz Türkoğlu
Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı. Devam
Hayat Oburu
Necdet Şen
Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum. Devam
Avrupa'da bir seçim
Yalçın Şahin
İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur. Devam
Kanlıca'nın yalnızları
Deniz Türkoğlu
Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk. Devam
Etiketler
12 Eylül Aile Ali Türkan Askerlik Avrupa Bellek Beslenme Beyaz Türk Birey Bisiklet Bürokrasi Cem Karaca Cinsellik Çizgi Film Çizgi Roman Çocuk Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekmek Teknesi Ekonomi Ensest Erkek Evlilik Felsefe Feminizm Gazete Gençlik Genetik Güvenlik Hayvanlar Hedonizm Hızlı Gazeteci Hobi Hukuk Internet Kapitalizm Kedi Kemalizm Kent Konformizm Kürtler Masonlar Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mistisizm Mizah Mobbing Modernizm Münevver Müzik Nefret Nostalji Operasyon Oportünizm Otomobil Para Pazarlama Polemik Pornografi Portre Psikoloji Reklam Sanat Satanizm Seks Seyahat Sigara Sinema Siyaset Sokak Sosyalizm Sosyoloji Spam Spor Taassup Tabiat Takvim Tatil Teknoloji Televizyon Terör TIP Tiyatro Turizm Tüketim Toplumu Hayat© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.

Yazı Boyutu
Büyük
Normal