Patronsuz Medya

Mevzu yarım kalmıştı…

Ahmet Kekeç - 30 Mart 2004  


İnternette gezinirken karşıma çıktı; "Hızlı Gazeteci"nin çizeri Necdet Şen'in bir yazısı… Seçim araya girdiği için mevzu yarım kalmıştı.

Hani, Başbakan Basın Müşaviri Ahmet Tezcan, İlhan Selçuk'a gönderdiği yazıda, "Bir gazetecinin nasıl susturulacağı konusunda sizden daha mahir kim olabilir diye düşünüyorum; yıllar içinde yöneticisi olduğunuz gazeteden tasfiye ettiğiniz, sansürlediğiniz, susturduğunuz gazetecilerin sadece isimlerini alt alta yazacak olsalar bir küçük kitapçık halinde yayınlamak mümkün olabilirdi" demişti ya; ben de örnek olarak Aydın Engin'le İpek Çalışlar'ı göstermiştim.

Bilmediğim başka örnekler de var mış.

Necdet Şen…

Biliyorsunuz, "Hızlı Gazeteci" bandı Hürriyet sayfalarında görünmeden önce Cumhuriyet'teydi. Şen, Hürriyet'ten "kendi isteğiyle" ayrılmıştı.

Ertuğrul Özkök'ün bir yazısını hatırlıyorum; "Necdet iki yıla yakın Hürriyet'te çalıştı" diyordu, "Sonra hep birilerine takmaya başladı. Bir gün ayrılacağını söyledi. Alıp yemeğe götürdüm, ikna ettiğimi sandım. Üç beş gün sonra gelip, 'Ben artık tıkandım. İleri gidemiyorum 'dedi ve ayrıldı."

Meğer Cumhuriyet'ten kovulmuş.

İlhan Selçuk'un dahli var mı bunda, bilmiyorum.

Ne fark eder?

Sol gazeteler, Ekrem Dumanlı'nın altını çizdiği gibi, sadece "milliyetçi", "muhafazakar", "sağcı" bilinen yazarlara değil, Necdet Şen gibi farklı düşünen, statüko karşıtı sosyalistlere de kapalı.

İşte Necdet Şen'in ağzından "kovulma" öyküsü:

Özkök'ün gazetecilik tarzına, plaza basınına ve plaza binalarındaki insan ilişkilerine ilişkin çok ağır sayılabilecek eleştirilerde bulunmuştum.

Özkök gazetenin tek hakimiydi, bana ve eleştirilerime katlanmak zorunda değildi. Ama yine de o yayınlara hiç müdahale etmedi. Kırıldıysa da kendi içinde kırıldı, bunu bana yansıtmadı. Ben çekip gittikten sonra da geri getirmek için uğraştı.

Oysa bu tahammülün binde birini Cumhuriyet gazetesini yönetenlerde göremedim. Daha ilk eleştirimde Hızlı Gazeteci'yi yayından kaldırdılar. Hem de "Hızlı Gazeteci'yi geri isteriz" diye telefonlar mektuplar yağdıran, gazetenin santralini günlerce kilitleyen okura "hastalandı, tatile gitti" ve benzeri yalanlar söyleyerek…

Onlar, bir zamanlar Nazım Hikmet'e küfrettiklerini, Nazi partisini ve Hitler'i destekleyen yayın yaptıklarını inkâr edip sonradan solculuk taslayanlardır. Şimdiyse, "banka sermayesiyle Nazım'ın içini boşaltma yılı"nda vaktiyle kalayladıkları şairin hatırasının meyvasını toplama peşindeler.

Ne zaman ki paşalar darbe yaptı, onlar "Devrimci Ordu" diye manşetler attılar. Ama "devrimci ordu" onları da işkence köşklerine buyur edince üslûpları değişti.

Onlar hem cuntalar kurup hem de "biz demokratız" diye demagoji yapanlardır.

Onlar tanklar asfalta çıkıp da sol yamyassı edildiğinde hep birden sosyalizmden istifa edip bir gecede kemalist olanlardır.

Bir zamanlar zehir zemberek yazılar ve manşetlerle "faşist" diye damgaladıklarını şimdi patron ve müttefik olarak bağırlarına basanlardır.

Eskiden "yobaz" dendiğinde, çember sakallı, takunyalı, eli tespihli bir adam gelirdi gözümün önüne.

"Çağdaş" dendiğinde de yakasında Atatürk rozetiyle dolaşan, Cumhuriyet bayramlarında Bağdat Caddesi'nde gövde gösterisi yapan alafranga birileri.

Şimdi anlıyorum ki, ne yobazlık ne de çağdaşlık hiç bir cemaatin, dinin, partinin, ideolojinin, gazetenin tekelinde değil…

Yobaz, zihnini tek bir noktaya odaklamış, akıl hocasının her dediğini sorgusuz sualsiz doğru bulan ve kendisine gösterilen "düşman" ları sorgusuz sualsiz "düşman" belleyen, o noktadan sonra da düşman saydıklarına karşı her türlü melâneti gönül rahatlığıyla yapabilen, empati ve merak kapısını "haklılık" gibi bir gerekçeyle kapatmış olan kişiye denir.

diYorum

 

101
Derkenar'da     Google'da   ARA