Patronsuz Medya

Göl/ge

  Ahmet Büke - 31 Aralık 2003


Bir kuş uçtu mahalleden. Döndü yarım karaltısıyla. Sabah nemini kanatlarının altına alıp, burgusuyla yükselen sıcaklığa tutundu. Önce ikiye böldü boşluğu. Ardından sabırla gidip geldi. Yıldız ışığı gibi parçaladı havayı. Tüyleri azıcık fosfora bulanmış olsaydı başını kaldıran herkes o müthiş bayram yeri şekerleri patlağıyla yanan atlası görecekti.

Kuşlar, hele böyle avuç içi gibi lop lokma olanlar kolayca yorulur ya, kondu kavak dallarının birine. Ama boyuna bakmadan zamanın kum saatini tersine çevirmişti; Öksürüklü Bakkal kepenginin ucunu kavradı. Gürültüden ürken duman rengi kediyle enikleri koşup domates kasalarının altına bastılar kendilerini. Delikanlı kahvesinin çoktan kaynayan ocağından ilk çayın kokusu buğu olup camlardan kaydı.

Uyandım.

Ben pek kederli uyurum. Uykuya teslim olmamak için verdiğim onca kavga gürültüden yılıp düştüğüm yatak da ayrı bir cenk yarasıdır. Hiç kapatmadığım pencerelerden giren yelin atlıları dörtnala duvarlarıma vurur. Yün yorganı pullu bir zırh gibi sarınırım. Bu seferde içimdeki Truva atlarının kapıları açılır. Surları döven mancınıklar, kapıları zorlayan koç başları ve altımda patlayan lağımların barut kokusu elbet beni bitirir. Şu yarı ölüm de olmasa hayat çok güzel.

Mutaf, senin gibi adamın Allah bin belâ sını versin. Hem de sabah, akşam kalksın dinlensin versin…

Bu Yeter Abla. Ustamın karısı. Alımlı kadındır. Ağzı kalabalık da olsa güzel kalçalarıyla yürüsün şöyle, tüm yırtıklığı gider. İç etek giymez hiç. Yeter Abla yola çıkınca herkes güneşi karşısına almak ister. Ayıp değil mi ama ben de kaş yıkar bakarım.

Soldurdun gençliğimi bülük suratlı adam…

Ustam kızınca pavyon kedisi der. Güya Basmane'den çıkarmış kadını. Herkes bilir ki yalandır. En azından ben inanmam. Çünkü Mutaf'ın hayatta kimseyi kurtaracak takati olmadı ki. Merhemi olsa keline sürerdi.

Onların aşkı kılıç oyunu gibidir. Bir o çeker bir öbürü. Gün boyu didişirler de gece indi mi gerisini ben bilirim. Mum yakıp def çalarlar. Renkli dumanlar çıkar tek göz pencerelerinden. Duvardaki gölge oyunlarını çözmek zordur ya anlarım yine de.

Yorgun bir eşeğe binmiş adam iki tepeyi sırayla tırmanır. Önce birinde dinlenir. En üstte durur. Oradaki beyaz pınardan içer ağız dolusu. Sonra kayarak iner. Diğerine asılır. Susuzluk bu, öyle kolay geçer mi? Adımları ağrıyarak öbür zirveye varır. Mührü dudaklarıyla bozar. En ayıp, en anlatılmaz suyu ağzına akıtır. Sonra bırakıverir kendini. Aşağıya. Eğim tatlılaşır gitgide. Kadife gibi ısıtır tabanlarını. Ağır kumaş havlı soluk olur.

Çukurluğa girer yol. Sanki kurumuş vaha. Dibindeki göz içine düşmüş. Eşekli adam derince iç geçirir kıyısında. Keçi kılından matarasını boşaltır kör kuyuya. Belki su suyu çeker diye. Göz gözlüğünü hatırlasın diye. Duaya çıkar. Bulgur serper. Allah kurdun kuşun hakkını görsün de şu insanoğluna acısın ister. Uçanın, sürünenin bile rızkını içinden kesen kullarını görür belki. Ağlayarak çarpar ellerini nemini unutmuş topraklara. Adı büyük, kendi büyük hikmet bu. Duyar herkesi, işitir her şeyi. Parmaklarıyla iter bulutları. Hep toplaşırlar. Aşağıda eşekli adam. Aşağıda kocaman, kara bir yas.

Ah eşek efendi, dünyada en zor iş beklemektir…

Allah beklemez ama bekletir. Yeter mi bir çift avuç. O ister ki tüm eller açılsın. Nedamet getirsin günaha karmış ruhlar. Herkes sandıklarını açsın, doğduğu andan itibaren ne kadar kirlisi varsa kumların üstüne sersin. Hepsi için ayrı ayrı ağlasın. Sonra katlasın gerisin geri. Yine çıkarsın. Yine dövünsün. Ama işte aşağıda uyuz eşekli bir adam var. Hepsi bu. Nereden bakarsan bak iki can. Birini de hiç sayma. Hiç sayma eşeği. O susuzluktan çıldırır. Nallarını şakırdatır kumların üstünde. Deli eşek. Sıyırır yularını kaçar. Koşar iki tepenin arasına. İki tepenin başladığı yatağın içinde kaybolur.

Kalır mı adam? Yalnız. Ipıssız. Eşeksiz gezgin kuru ağaca benzer. Bulutların altında kalır gölgesi. Gölgesi yiter. Ağlasın mı? Ne fayda. İlensin mi?

Ah kadim ruh, seni babana şikâyet edeyim. Dudaklarını düğümlesin efendin.

Allah bu çarpar bulutları birbirine. Kızar. İstese yalına boyar görünmez solukları. Ama adamı incitmek ister, öldürmek değil. İncinsin içine kadar, der. Çarpar bulutları da ilaç olsun diye bir damla bile düşürmez. Düşmez kalkmaz bir o. Gerisi yalnız eşeksiz adam. Bütün dünya bu kuyudan ibaret. O da körün körü. Gerideki tepelere çıksa. Yeniden dudaklarını değirse kızıl gözlere. Kar beyazı suları yutsa. Ama dizleri çekmez onu. Eşeği kaybolmuş gezgin ölmeli bu dünyada. Pişman mı yaşlı adam? Eşeksiz gezgin.

Hem öfke bu. Öyle kolay dinmez bir ulu. Ulu dağların üzerinde altından peykelere sığmaz hiddeti. Kuru sıkı fırtınaları yollar. En çölden daha susuz dikenli rüzgârlarını omuzlar. Yetmez. Yeter mi büyük kaynamanın durmasına?

Ardından sırtlan başlı alıcı kuşları sökün eder. Dönerler kısır bulutların altında. Aşağıda eşeksiz adam. Doğduğuna pişman. Alçalıp çarparlar. Alçalıp abanırlar. Abanırlar ihtiyarın göğüs kafesine. Damla düşmez. Yumuşacık ten gitgide çöl olur. Gerilir. Çatlakları büyür. Büyürde üstünde çırpınan her şeyi, her eşeksiz gezgini yutmak ister.

Sürünür. Sürünsün, yağmur bile yok ona. Suyu unutsun. Hiç hatırlamasın ıslaklığı. Nemi geride, anılarının en dibinde kalsın.

Gezgin tırnaklarıyla kazır yolu. Milim milim sürünür. Göz geride kaldı. Zaten sağır, bitmiş, tükenmiş bir kuyu o.

Ufacık bir tepeye tırmanır. İleride, daha aşağılarda sanki adını unuttuğu bir sevinç var. Gözlerini ovuşturur, yırtarcasına bakar. Kör talih yırtılıyor mu ne? Sanki uzakta ya da pek yakında ama oralarda sarı sazlar, kısa, ufak nazlı saplar salınır. Sanki rüzgâr yeniden yanındadır. Serapsa da güzeldir. Bir damla suyun, ıslaklığın, yılan sakızının hayali uğruna bile ölmek güzeldir.

Af mı ettin beni, densizliğimi? Yoksa ölmeden mezara mı koymak istersin?

Titreyerek doğrulur. Zangırdar kemikleri.

Göl bu. Sazlarından anladım. Şimdi perdesinin ardında göz göz kabarcıkları, yayınları, yılanları ve danaburunlarıyla su var orada.

Koşar ihtiyar. Eşeksiz gezgin. Ah şimdi eşeği de olsaydı ya yanında. Çıldırmasaydı umutsuzluktan.

Sonra ustam adamı göle koşturur. Gölgeler büyür duvarda. Ayaklarına dolanır sazlar. Sarı sazlar. Islaklık çıplak tabanlarını yalar. Ben karşıdan hissederim. Penceremden. Boğazım düğümlenir. Gezginin mutluluğu benim içimde büyür. İçim kalkar. Karaltılar titrer. Ayaklanır. Yeter Abla, o uzun ıssızlık, tepeleri, kör pınarı ve gölüyle çırpınır. Mutaf'ı kollarından tutar. Üstüne alır. Yeter dünyanın en çıplak gölgesidir. Mutaf, gölge ustası, cüce Mutaf, yeni oyununa başlar.

Benim uykularım çok zorludur. Karşı pencerenin pervazında, el kadar uzakta yenik düşerim. Her sabah en dökük burcumda boynumu vurur sabahın atlıları.

Bir kuş uçar mahalleden. Mutaf gözlerini kapar. Ben açarım. Avuçlarımda boydan boya gölgelerin acısı. Büyür ayıplarım.

diYorum

Ahmet Büke neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

95